Evimin önü, çocukluğumun geçtiği mahalledeki çeşme başı gibidir. Tavana yakın ufak penceremin demir parlaklıklarının arasından gördüğüm ayaklar ise yaşamla aramdaki tek bağ. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, geçen insanların diz kapağından üzerini göremiyorum. Ben de hayal ediyorum bedenlerinin geri kalanı. Gerçi karşı kaldırımdan geçenler görülebilir ama miyopluk var ya seçemiyorum oraları.

Özellikle akşamları çok cafcaflı oluyor penceremin önü. Muhitin kadın ve trans orospuları, topuklu rengarenk ayakkabıları, iç gıcıklayan ama ucuz fitilli çorapları ve kahkahalarıyla şenlendiriyorlar mekanımı. Geçenlerde bir tanesi çantasını düşürdü yere. Almak için eğildiğinde göz göze geldik. Önce şaşırır gibi oldu, sonra aslında yıllardır orada olduğumu biliyor gibi kırmızı dudaklarıyla gülümsedi, koyu kestane badem gözleriyle selamladı. Teni ne açık, ne koyu, Arap melezi gibi bir şey. O kısacık anda, yüzü tüm hücrelerime işlendi. Büyük bir suç işlemişim gibi panikle perdemi kapattım, tek gözümün sığabileceği alandan doğrulan bedenini takip ettim. Hangi ayağın bedeni olduğunun izini sürdüm. Kırmızı fitilli çorabın gerçek bir kimliği vardı artık. Her gece daha büyük bir şevkle bekledim penceremde.

Dışarı çıkamıyorum, alan korkusu var bende. Kalabalık bir caddede saldırıya uğradıktan sonra kaldı. Sonrası zorunlu emeklilik. Alışverişimi kapıcı yapıyor. Olmadı telefonla bakkala sipariş veriyorum. Sağ olsun çırak eksiksiz getirir istediklerimi. Çoluk çocuk, torun torba da olmayınca ziyaretime gelen de pek olmuyor. Komşuluk nasıl yapılır onu da bilmem. Tek güzel tarafı yalnız olunca, dışarı da çıkmayınca insanın günahı da olmuyor. Neyse, ne diyordum? Hah, kızı diyorduk. Kız o akşamdan sonra her gece penceremi tıklatmaya başladı. İlk akşam perdemi aralayınca diz çökmüş, kırmızı çoraplarını cama dayamış gülümseyerek selam verdi. Sonra işine koyuldu. Bir gün camı açmamı istedi, ufacık araladım.

-Teyzecim bu akşam nasılsın?

Tereddüt ettim cevap vermeye. Omuz silktim “eh işte!” dercesine. Gülümsedi. Ben de güldüm. Zaman geçtikçe o bana alıştı ben de ona. Uzadı biraz sohbetlerimiz. Sohbet dediysem o anlatır ben dinlerdim. Arabasına bindiği pezevenklerin hikayesi boldu. Bir akşam camda çok bekledim gelmedi. Ertesi gün kapı zili çaldı gecenin bir vakti. Üstten, ortadan, alttan kilitli kapımı açmadan sordum.

-Kim o?

-Benim teyzecim, kırmızı çoraplı kızın. Müsaade varsa bir kahve içelim.

Heyecanlandım tabii. Önce koşa koşa gidip yatak odamın kapısını kapattım ardından sokak kapısının kilitlerini şakırdata şakırdata açtım. Aralıktan baktım. Hakikaten gelmişti. Elinde bir market poşeti, siyah kısa kürküne sarılmış, bacaklarını çaprazlamış, sülün gibi dikiliyordu. Tıpkı gençliğim gibi.

-Aman be teyze ne beklettin! Çekil de içeri gireyim!

Sıkıca bağladığı zemheri siyahi saçlarını ve kalçalarını attıra attıra içeri daldı.

-Amma da havasızmış evin. Anacım açsana şu camlarını eve acık hava girsin! Al bunları sana aldım. Ne ihtiyacın var bilemedim. Fazlasını dolaba atıverirsin.

Kanepeye oturdu. Parfümünün kokusu, evin kokusuyla oynaştı.

-Artık iyice bi tanışıp, kaynaşalım demi. Benim ismim Ceyda. Senin adın ne teyzem?

-Melek, Melek benim adım.

-Kız ne güzelmiş adın! Ne kekeleyip söylüyon? Gururla söyle. Sonuçta kaç kere bir melekle tanışmak nasip oluyor ki bize! Sesin de camdan pek duyulmuyodu, güzelmiş bu arada. Öyle naif naif. Hadi yap bi kahve içip kaçayım ben. Malum iş beklemez. Benimki sade olsun anacım.

Kahveyi yapmaya girdim mutfağa. Heyecandan elim ayağıma dolaştı. Cezveyi düşürdüm önce, sonra fincanın tabağını. Cezve sağlam kaldı ama tabak kırılıverdi. Çok olmuştu birilerine kahve yapmayalı. Sesi uzaktan gelmeye devam etti. Bu gece hiç çalışası yokmuş. Anasına babasına kızıp Adana’dan gelmiş İstanbul’a. Bir ara sesi kesildi. Kahveler cezvede, cezve kısık ateşteyken, bir yanına gideyim dedim. Baktım bizimki yatak odasının kapısını aralamış, şaşkınlıkla dona kalmış.

-Kız abla bunlar ne böyle? Allah senin müstahakını versin emi. Çorap mı onlar?

Onu ittirip, kapıyı çektim. Üzerindeki anahtarı da çevirdim.

-Evet çorap onlar. Hadi gel kahven hazır.

Kahveleri fincanlara boşaltıp, suyla birlikte yanına döndüm.

-Sen nerden topladın o çorapları bakim?

-Toplamadım, hepsi benim.

-Kız orospu muydun sen de? Yoksa kocan çorap fetişisti miydi?

Şuh kahkahasıyla kesti sözünü. Cevap vermedim. Kahvesinden bir yudum aldı.

-Arada ver de eteklerimin altına giyinip salınayım azcık. Şimdilerde kalmadı o ipek çoraplardan. Pek güzellermiş. Yirmi otuz tane var demi onlardan? Öyle bir çekiştirdin ki sayamadım.

-Ehh, var o kadar.

-Limon ağacı mı o çoraplarla süslediğin? Mis gibi kokuyor. Babaannemin bahçesinde vardı eskiden. Yalnız saksısını büyüt biraz küçük kalmış. Hafazanallah kurursa çoraplara yazık olur!

-Olur, büyütürüm.

Kahvesini bitirince gitmek istedi. O istedi ama ben gitmesini istemedim.

-Biraz daha kalsana sohbet edelim.

-Sohbet mi? Kız ben konuşuyorum, sen susuyorsun ne sohbeti?

-Tamam, ben de konuşurum kal biraz daha!

-Yok teyzem gideyim, yine gelirim. Vallahi bekleyenim var.

Ayağa kalktı, salına salına kapıya doğru yürüdü. Gitmesin istedim. Giderse bir daha gelmezdi. Bugüne kadar gidenler hiç geri gelmemişti. Sehpanın üzerinde duran kalın camdan küllük gözüme ilişti. Elime ne ara aldım, kafasına ne ara indirdim inan olsun bugün bile hatırlamıyorum. Çok zor taşıdım onu kanepenin üzerine. Ne belim kaldı, ne kollarım. Soyundurdum onu bir güzel. Yalnızca kırmızı çoraplarını çıkarmadım. Yüzünü ve yara izini sildiğim ıslak pamuklarla onu bir güzel arındırdım. Pek güzel oldu öyle. Aynı gençliğim gibi. Yatak odamdaki limon ağacımdan rengarenk çoraplarımı topladım yıllar sonra. Salona getirdim. Oyuncak bebek misali çorapların birini çıkardım birini giydirdim. Üşümesin diye çoraplarımı yaydım üzerine. Bir güzel kapattım her yerini. Uyuyanın üzerine kar yağar derlerdi eskiden. Fena bayılmıştı, bu kadar harekete uyanmadı. Bir iki seğirdi bedeni hepsi o kadar. Çok sert vurmamıştım halbuki. Neticede bu yaşta ne kadar sert vurabilirim ki? Pezevenklerin gönlünü eyleyeceğim diye helak olmuş belli ki. Öylece onu bırakıp fincanları yıkadım, yemek pişirdim. Salona geri döndüm, uyanmamıştı. Dayanamadım, kırmızı çoraplarını gizlice giyindim. Dar geldi biraz kütük bacaklarıma, kaçtı birkaç yerinden. Umursamadım, kimsenin görüp göreceği yoktu, zaten naylon çoraptı nasıl olsa. Uyanınca benimkilerden birini ona verirdim. Hepsi ipekti, hayır demezdi. Benim zamanımda zenginlere yosmalık yapacaksan ihtişama ayak uyduracaktın. Kesesi bol herifler, yanında gezdireceği kadını orospu gibi değil, zümrelerinin bir parçası gibi göstermek isterlerdi. Ee, hâl böyle olunca meslek icabı kibarlığı da öğreniyorsun. Saatlerce hiç susmadan anlattım. Cevap vermese de, henüz ayılmamış olsa da duyuyordu, emindim. Yılların birikmiş cümleleri çağlayan oldu dudaklarımda. Yemek getirdim kaç kere, ağzına sürmedi. Ekinler gibi sararmaya başladı. Bir ara ellerini tuttum, şişmiş kocaman olmuştu. Bu kadar uyursa olacağı bu tabii.

Aradan iki, üç gün geçti, evimin önünde polis ayakları gezer oldu. Onu arıyorlardı anladım ama anlamamazlıktan geldim. Perdelerimi sıkı sıkı kapattım. Kanepeden indim, bir baktım bizimki bu kadar uyuyunca altına kaçırmış. “Gitti gül gibi çoraplar!” diyerek banyoya koştum sabunlu bez getirdim. Pürtelaş yere diz çöktüm. Bacaklarını, poposunu kaldırıp önce çoraplarını çıkardım, pislettiği yerleri sildim. Temiz çoraplarımdan birini üzerinden alıp hızlıca bacaklarından geçirdim.  O arada bedeninde şiş ve morluklar gördüm. Kim bilir hangi Allahsız yaptı? Nasıl bir güzel uyumak bilemezsin! Ben uyandırmaya kıyamıyorum. Bir de… Uyansa gidecek biliyorum. Su koydum bir kabın içerisine, dirseğimle ısısına baktım sıcaklığı iyimi diye. Bütün bedenini sildim ama geçmedi morluklar. Tekrar kapattım üzerini çoraplarımla.

Kapı çaldı. Bizim kapıcı gelmiş. Sesim çıkmayınca merak etmiş. Kapının ardından “İyiyim,” dedim duymuyormuş herifçioğlu, mecburen kapıyı minicik araladım.

-İyiyim evladım, evde her şeyim var çok şükür. Ondan sesim çıkmıyor.

-Teyzem bu koku ne böyle?

-Karnabahar yaptım o kokuyordur.

-Allah Allah, benim hanımda yapar ama hiç böyle koktuğunu bilmem!

-Neyse neyse, hadi yemeğim yanmasın. Kolay gelsin sana.

Bizim kapıcı yememiş, içmemiş gitmiş polislere haber vermiş. Polisler kapıyı kırıp içeri daldılar. Bir de baktım buradayım. Anlat deyip durdular, ne anlatayım bilemedim ki. Allah’tan sen geldin de rahatladım. İşte böyle doktor hanım. Kız uyanmadı mı hâlâ? Ona da bir sorsaydınız ya. Komiser Bey oğluma haber etsen de buraya bir çay yollasalar. Dilim damağım kurudu vallahi. Alışkın değilim ki bu kadar konuşmaya. Bu sandalye de eskiymiş zaten, kırmızı çoraplar takıldı, durdu. Bak, yine kaçtı aksi şeytan…

Özlem Budak