Orta boylu, kumral, biraz uzunca sayılabilecek saçlarını arkadan topuz yapmış otuzlu yaşlarında bir kadın, meyhanenin kapısından girdi. Yüzünü örten kırmızı peçesi, sol yanağından sağ gözüne doğru uzanan kızarıklığı ve yara izini kapatmaya yetmiyordu. Yüzündeki allık ve hafif makyajıyla güzelliğini belirginleştirmeye çalışan bu kadının aslında hiç makyaj yapmasa da güzel olabileceğini düşündüm. Omzuna astığı çantasını masaya bıraktıktan sonra paltosunu çıkardı. Meyhanedeki bütün gözler bir anda kadına çevrildi. Ben de o anda kadının hemen yanındaki masada oturmuş biramı yudumluyor, önümde duran notlarla yeni yazacağım öyküleri tasarlamaya çalışıyordum. Yazdığım şeye tam olarak odaklanamadığım için üzerindeki bakışları hemen hisseden bu kadının hafif tebessümü ve parlayan gözleriyle dikkatimi çekmesi sürpriz sayılmazdı. Oturduğu sandalyeye iyice yerleşen bu kadın, eliyle garsona işaret ederek menüyü istedi. On dakika sonra derin derin nefes alıp verdikten sonra gözlerini kırpıştırarak saatini kontrol etmeye başladı. İkiyi on geçiyordu. Garsonlardan ilk olarak bir çay isteyip birini beklediğini, diğer siparişlerini misafiri gelince vereceğini söyledi. Çayını yudumlarken gözleri, pencereden görülen yüksek dağlara takılı kaldı bir süre. Göz bebekleri, sağa sola hareket etmeye başladı.

Meyhanenin ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı. Yaklaşık 1.70 boyunda gri paltolu esmer bir adam, kafasında melon şapkası ve masmavi gözlerindeki ışıltıyla kadının oturduğu masaya yaklaşıp, “Merhaba canım, çok beklettim mi seni?” dedi. Kadının gözlerinde bir anlık da olsa beliren ışık, yerini sakinliğe bıraktı. “Yok canım, çok olmadı. Ben de yeni geldim sayılır,” dedi. Derinden gelen tiz sesiyle konuşan bu kadının, aynı kadın olduğuna inanmakta güçlük çektim. Sesi ile güzelliği arasındaki tezatlığı görünce şaşırdım.

Önümdeki öykünün notlarını gözden geçirirken bir şeylerin eksikliğini hissediyor, tam olarak tanımlayamadığım bu eksiklik nedeniyle yazıya odaklanmakta zorlanıyordum. Yan masada oturan kadınla adama hissettirmemeye çalışarak, konuşmalarını dinlemeye devam ettim. Garsonlar masaya gelip, rakı ve meze siparişlerini aldıktan sonra ortadan kayboldu. Yirmi dakika içerisinde bütün masa; ızgara et, yoğurt, haydari, közlenmiş patlıcan salatası, acılı ezme, rakı kadehleri ve yetmişlik rakıyla donatıldı. Garsonlardan biri rakıyı doldurmak istediyse de adam izin vermedi. “Bırakın, ben yaparım servisi. Siz işinize bakın!” dedi. Garsonlar hemen uzaklaşıp, kadınla adamı baş başa bıraktı. Sohbete başladılar. Rakısını yudumlayan kadın, adama tebessüm ederek bakıyor, sarılıyor, yanağına öpücükler konduruyordu. Adam, “İki yıldır tanışıyoruz. Çok güzel bir ilişkimiz de var ama kendine dair hiçbir şey anlatmıyorsun. Bir ailen var mı mesela? Kaç kardeşsiniz? Yüzündeki kızarıklık ve yaranın hikâyesi nedir? Başka sakladığın şeyler de var gibi. Hadi anlat canım, söz vermiştin bir gün anlatacağına dair. O gün neden bugün olmasın!”

Adama gülümseyerek bakan kadının gözlerinde bir hüzün belirdi. Önce derinden bir iç çekti, sonra sigarasından bir nefes çekip anlatmaya başladı. “Nereden başlasam bilmiyorum ki! O kadar uzun bir hikâye ki nereden başlamalı?..” Adam, sessizce dinlemeye başladı. Sanki bir şey söylese ya da konuşmasını bir anlık da olsa kesse bu anın büyüsünün bozulmasından korkuyor gibiydi. Yan masadaki konuşmaları dinlerken, aradığım hikâyenin önümdeki satırlarda değil, hemen yanı başımdaki bu kadının yaşamında gizli olduğunu hemen anladım. 

***

“O zamanlarda on sekiz yaşındaydım. Liseyi yeni bitirmiş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni kazanmıştım. Üniversitenin ikinci yılında kütüphanede tanıştım İsmail’le. Fars Dili ve Edebiyatı’yla ilgili yaptığım araştırma için gittiğim kütüphanede, rafların arasında kitaplara bakınırken üst raflardaki büyük ansiklopediyi almaya çalışıyordum. Kitabı almıştım almasına ama elimden savrulan kitabı kontrol etmeye çalışırken, İsmail’le çarpıştım. Elimden savrulan kitap yere düşmüş, ikimiz de aynı anda kitabı yerden almak için eğilmiştik. İşte o anda göz göze gelmiştik. Hipnotize olmuşçasına birbirimize bakmıştık bir süre. İlk kıvılcım çakmıştı bir kere. Ela gözleriyle hemen dikkatimi çeken İsmail’le ayak üstü tanışıp, yaptığım araştırmaya dair aradığım kaynaklardan söz etmeye başlamıştım başlamasına ama ikimiz de biliyorduk asıl önemli olanın yaptığım araştırma olmadığını.”

“İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir derlerdi de, inanmazdım. İsmail, Fars Dili ve Edebiyatı bölümünde yüksek lisansını vermek için çalışıyordu. Bana önerdiği kaynakları incelediğimde, hazırladığım yazı için önemli bilgiler içerdiğini hemen anlamış, ardından kampüste yaptığım sunumun ardından kısa zamanda yakınlaşmıştık. İsmail’de beni çeken birçok şey vardı ama en hoşuma giden yanı, samimi sohbetleri ve insanlara verdiği değerdi. Onunla sohbet etmekten keyif aldıkça, birlikte geçirdiğimiz zamanlar giderek artmış, aynı evde yaşamaya başlamıştık. İlişkimiz çok iyi gidiyordu, ikimiz de mutluluktan sarhoş olmuş gibiydik. Beraber olmadığımız zamanlarda sürekli telefon eden İsmail zamanla değişmeye, bizim bölümdeki erkek arkadaşlarımla yaptığımız sohbetlere müdahale etmeye başladı. İlk başta bu davranışının arka planında yatan nedenleri anlamaya çalıştım. Derslerimizle ilgili bir konuda konuşurken ya da herhangi bir konuda yapılan bir şakaya güldüğümde, bir anda masamıza gelip kızgınlıkla, ‘Siz ne yapıyorsunuz burada bakalım!’ diye davetsizce yanımıza oturuyor, öfkeli bakışlarıyla bizi süzdükten sonra dizini sürekli aynı ritimle sallamaya başlıyordu. Akşam eve gittiğimde bütün bu çıkışlarının nedenlerini anlamaya çalışıyor, kısa süre önce sevdiğim adamla İsmail’in aynı adam olup olmadığı konusunda düşünmeye başlıyordum. Dersle ilgili konuşmalarımızda ya da arkadaşça sohbetlerimizde onu rahatsız eden neydi bilmiyordum. Yanıtlarıyla sorduğum soruları geçiştiriyor, beni tanıdığım diğer erkek arkadaşlarımdan kıskandığını gizlemeye çalışıyordu. Bizim sınıftaki Leyla, çok önceden beni uyarmıştı aslında. Bu kadar çabuk gelişen ilişkimizde temkinli olmam gerektiğini söylemiş, İsmail’le ilgili duyduklarının hiç de iyi şeyler olmadığını belirtmişti. Babasının Adana’da yüzlerce dönüm toprağı olan bir ağa olduğunu, parasıyla insanları kolaylıkla etkisi altına alabildiğini, önceki sevgilisi kendisiyle evlenmek istemeyince kadına şiddet uyguladığını öğrendiğini, kadının şikayetçi olmasının ardından şiddetin polis kayıtlarından çıkarılıp, üzerinin örtüldüğünü anlatmıştı bana. O zamanlarda İsmail’e kapıldığım için bütün bunları anlamazdan gelmiş, üniversiteyi bitirdikten sonra evlenip, İngiltere’ye yerleşme planları yapmaya başlamıştım.”

“Bir gün yine konferans salonunda, Erken Dönem Cumhuriyet Edebiyatı üzerine yapacağımız sunumun hazırlıkları için Murat’la bir araya gelmiştik. Sunumla ilgili notları yanımıza almış, çalışmalarımızı derleyip toparlamak için bir kafede görüşüp hazırlanmaya başlamıştık. Daha henüz çaylarımızı yeni söylemiştik ki İsmail hışımla kafenin kapısından girip, Murat’la hiç selamlaşmadan, bileğimden sürükleyerek kafeden çıkardı beni. Kafedeki bütün öğrenciler bize bakıyordu. ‘Dur İsmail, ne oldu? Sunum için hazırlanıyorduk, neden böyle yapıyorsun?’ dememe kalmadan, ‘Sen ne yaptığını benden daha iyi bilirsin. Murat’la ilişkiniz varmış, bizim bölümden Mehmet söyledi. Sizi kampüsten çıkarken görmüşler,’ dedi. ‘Ne olurmuş görmüşlerse, senin bu kıskançlıkların yetti artık! Ben üniversiteden bir arkadaşımla yolda yürüyemeyecek miyim artık?’ demiştim. Söylediklerimi hiç umursamayan İsmail’in, ilk o zaman bana kinle baktığını fark etmiştim. Artık tanıdığımı sandığım İsmail gitmiş, yerine ne zaman, ne yapabileceği kestirilemeyen bir adam gelmişti. Akşam evde konuşmayı denemiş, bu kıskançlıklarının yersizliğini anlatmaya çalışmıştım. Söylediklerimi duymuyor gibiydi. Artık İsmail’den ayrılmanın kaçınılmazlığını iyice anlamaya başlamıştım. Bu ayrılık kararımı ona anlatmanın yollarını arıyordum.”

“Günlerden bir gün yatakta yatarken, yüzüme dökülen kezzabın etkisiyle çığlık çığlığa bağırmaya başladım. Yüzüm yanıyor, yanaklarım ve göz bebeklerim eriyordu. Gözlerim kararmaya başlamıştı. Yaşadığım acı dayanılacak gibi değildi. Bağırmaya başladım ‘Yardım edin!’ diye. Gözlerimi hissetmiyordum artık. Bayılmak üzereyken İsmail’in belli belirsiz silüetini fark eder gibi oldum. Evden çıkıp gitmiş olduğunu kapıyı hızla çarpmasından anlamış, ardından bayılmıştım. Çığlıklarımı duyan komşular hemen ambulans çağırıp, hastaneye götürülmemi sağlamıştı. Ambulansın içinde derinden gelen sesler duyuyordum, göz bebeklerimi kontrol ediyor olmalıydılar. Acil servisin kapısından hastaneye kendinden geçmiş bir şekilde götürülmüş, hastanedeki yanık tedavi merkezinde filmlerim çekilmiş, sağ gözümdeki erimenin görme yetisini kaybetmeme neden olabileceği tespit edilmişti. Sol yanağımdaki erime, yüz kaslarıma zarar vermiş, uzun süren tedavi ve ameliyatlara karşın tamamen kapanmamıştı. Doktorlar, yüzümde bu kadar ciddi derecede yaşanan travmatik durum nedeniyle iyileşmemin mucize olduğunu söylemişler, yüzümdeki kızarıklarla yaşamaya alışmam gerektiğini salık vermişlerdi. İlk başlarda alışmakta çok zorlandım, aynalara bakmaya korkuyordum. Aynaya ilk baktığım gün görüntümden ürkmüştüm. Uzun süre ağladım, psikiyatristlere gittim, insan olmaktan çıktığımı düşünmüştüm. Tedavim sürecinde annemle babam Bursa’dan yanıma gelmiş, verdikleri destekle beni ayakta tutmak için çaba göstermişlerdi. Ailemin desteği olmasaydı bu günleri hiçbir zaman atlatamazdım. Bana yeniden insan olduğumu hatırlattılar. Her zaman yanımda olduklarını hissettirdiler. Bu konuda şanslıydım. Ben de içten içe hayatın her şeye karşın yaşanmaya değer olduğunu düşünmeye başlamıştım. Birkaç estetik ameliyatla aradan geçen üç yılın ardından, yüzüm biraz daha toparlanıp kendine gelmeye, psikolojim de yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Ailemin desteği ve yaşama tutunma umudumla birlikte ayakta kalmayı başarmıştım.”

“İsmail’den şikayetçi oldum tabii ki. Biliyordum bütün bunları onun yaptığını. Birkaç kez beni tehdit edip, ‘Göreceksin gününü! Yaşadığına pişman edeceğim seni!’ dediğini hatırlamış, tuttuğum avukat kanalıyla savcılığa suç duyurusunda bulunmuştum. İsmail’in babası, en iyi avukatları tutup, yalancı şahitleri kanalıyla oğlunu başka bir adreste göstermiş, biz de bu durumu kanıtlayamadığımız için kısa zamanda bu suçlamalardan kurtulmuştu. Mahkeme salonundan çıkarken, bana kinle bakmış, ben de ‘Alçaklar!’ diye bağırdığım için güvenlik görevlileri tarafından güçlükle salondan çıkarılmıştım. Yıllar sonra öğrenmiştim İsmail’in, babasının isteğiyle evlendiği kadın tarafından öldürüldüğünü. İsmail evlendikten üç gün sonra eşini tekme tokat dövmeye başlamış, kadın da kendini korumak için ekmek bıçağıyla onu öldürmüştü. Geç de olsa hayatın hükmünü verip, adaletin yerini bulduğunu düşünmüştüm.”

“Her şey yolundaydı artık ya da bana öyle geliyordu. Tam o günlerde üniversiteye geri dönmüş, kantindeki yemek fiyatlarını protesto ettiğimiz eylem sırasında gözaltına alınmıştım. Yaklaşık on iki arkadaşımla birlikte gözaltına alındığımız eylemin ardından karakoldaki sorgularım sırasında işkence görmüş, eylemi savunmaya devam ettiğim için yapılan baskılar giderek artmış, yüzümdeki kızarıklıklara polisin bıçakla açtığı bir yara da eklenmişti. Serbest bırakılmadan önce işkenceci polisler tarafından tehdit edilmiş, şikayetçi olmamam yönünde baskı görmüştüm. Çıkar çıkmaz aldığım doktor raporuyla işkenceyi belgelemiş, polislerden de şikayetçi olmuştum. Sol yanağımdan gözüme doğru uzanan yara iyileşse de izi kalmıştı. Yaklaşık üç yıl önce de şu anki görünümüme kavuştum.” 

“İşte, yaşadıklarımın özeti bu,” dedikten sonra rakı kadehini kafasına dikip, sevdiği adama sarıldı.  Adam da kadının dudağına bir öpücük kondurdu. Hesabı ödediler. Kol kola, neşeli şarkılar söyleyerek çıkışa doğru yürüdüler.

İki sevgilinin çıkışıyla birlikte elimdeki kalem satırlar arasında hızla hareket etmeye ve kendi hikâyesini yazmaya başladı.

HAKAN KİZİR