Baktığım fotoğrafta; iki sokak arasında ahşap sandalyeler, yer bulamamanın sıkıntısı ile dar bir alana sıkıştırılmış, rastgele yerleştirilmiş, birbirine girift olmuş, evlerin damına, göğe doğru yükselmiş ve boşluğu kaplamış, daracık alanda iç içe geçmiş, birlikte olmanın keyfiyle duruyorlar. Tabii dünyayı kasıp kavuran corona virüsü gelmeden önce, bir arada olmaktan çekinmeyen insanlar gibi…

Ürkütücü! Bana yansıyan görüntüsü; zamanı geçmiş, ahşap sandalyeler, tekaütler artık, benim gibi…

Köy meydanını doldurabilecek kadar çok ahşap sandalyenin birini çekip aldığımda, yaşam mücadelesi veren insanlar gibi birbiri ardına sürüklenecek, üzerime yuvarlanacak ve çıkacak olan korkunç sesin kulaklarıma çarpan ürkütücülüğünü yaşayacağım sanki…

Köyün meydanındaki yaşadığım köy düğününü ve kalabalıkta çekilen sandalye kıtlığını düşünmeden edemedim…

Misafir olduğum köyde yaşayan Münevver’i eşlerimizin arkadaşlığı sonucunda tanımış ve sevmiştim. Hiçbir zaman karşılığını yapamayacağımı bilerek, bana hastayken her gün çorba getirip bakması, ilaçlarımı vermedeki titizliğini hiç unutamam…

Tahtadan yapılmış ahşap sandalyeler değil midir tüm köy halkının düğünlerde meydanlara toplanmasına sebep? O sandalyelerde otururlarken yanındakine eğilerek birbirleriyle olan sohbetlerine, köy ile ilgili kötü ve iyi olaylarda konuya hâkim olmalarına, dayanışmalarına, ilişkilerinde birbirlerinin derdini alma şekline hep gıpta ile bakmışımdır. Derme çatma odun parçalarından kendi elleriyle yaptıkları ahşap oturakları ve sandalyeleri kapı önlerine çıkarıp, yaşlıların güneşlenmek hava almak bahanesiyle, gelen geçenle sohbetleri, kahkahaları bugün bile kulaklarımda…

Göğe yükselen bir kule gibi yığılı tahta sandalyelere baktıkça günümüzün modern apartmanlarının yüksekliğini düşünüyorum da; nesiller boyu insanları geniş yaşam alanlarından çıkararak nasıl da dikine doğru adeta kulelere hapsettiler!

Benim gibi bu modern hayatın esiri olup büyük kentte bir sitede 16 katlı blokta oturuyorsanız hele… Of ki… Of!

Alt kattakinin üst kattakinden haberinin olmadığı, diyaloğun koptuğu bir yaşam benimki. Bu yüksek binadaki daire sayısını da düşününce, blokta köy nüfusundan fazla insanın yaşamakta olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Binaya yeni taşındığım zamanki düşüncem, hiç olmazsa kendi katımdakilerle  tanışmaktı.

Asansörde karşılaştığım, aynı katta inip daire kapılarımızı aynı anda açtığımız komşularımın bir selam bile vermediklerini görünce, hoş geldiniz demelerini beklemiyordum beklemesine de anlam da veremiyordum. Dairesinden çıkıp birlikte asansör beklediğimiz, asansör katımıza geldiğinde, sessizce birer köşesine yerleşip birlikte zemin katta indiğimiz gün düşündüm,  çalışıyor olabilirlerdi. Büyük şehirde yaşamanın bireyselliği ve zorluğu üzerlerindeydi. Tanışmaktan zaman zaman vaz geçtiğim tereddütlü günlerim de oldu. Apartman hayatında en azından gündüz çalışma hayatı olmayan kadınlarla komşuluk yapabileceğimi düşünerek hareket etmeliydim.

Aşure zamanıydı, kendim de çok severim. Sabah erken pişirip, öğlen ılıkken kâselere koyup üstlerini ceviz, fındık, hindistan cevizi, biraz da tarçınla süsledim. Tepsiye dizip servis yapmaya karşı dairemden başladım, ziline bastım. İçeride hareket vardı ama zil sesi duyulduktan sonra sessizleşti kapı arkası birden. Diğer kapıya yöneldim. Bu kapı açıldı neyse;

“Asansörün yanındaki onbeş numaraya yeni taşındım. Buyurmaz mısınız? Aşure yaptım.”

“Aaa kabınızı vereyim.” derken yavaşça uzanıp aldı kâseyi.

“Kalabilir sonra alırım.”  

Diyalog kurmaya çalışıyorum ama çok konuşmak istemiyor, elli yaşlarında bir hanım. İyi komşu olabiliriz diye iç geçirerek sevinçle, almadan kâseyi geri dönüyorum. Kapı teşekkürle kapanıyor arkamdan. Dipte kalan daireye yönelip yürüyorum, ziline basıyorum;

 “Kim o!” diyen sese, “Komşu!” Diye cevap veriyorum heyecanla, kapı açıldığında, sesime yansıyan heyecanı bastırarak;

“Aşure getirdim. Onbeş numaralı dairede oturuyorum.” Hiç cevap yok, devam etmek zorunda hissediyorum. “Asansörün bitişiğindeyim.”

Kâseye uzanıyor bu kadar izahtan sonra,“Teşekkür ederim. Boşaltıp, kabınızı vereyim.”

“Kalabilir lütfen! Sonra alabilirim,” diyorum. Vakit kazanıp konuşmak için, bekliyorum. O kâsedeki aşureyi boşaltmaya giderken, sık karşılaştığım büyük çocukları aklıma geliyor. Belki diğer komşudan daha da büyük yaşı, tekrar için için seviniyorum. Kadınlar açmıştı kapıları şansıma, çok güzel diye mırıldanıyorum kendi kendime…

Ve yedi yıldır aynı evdeyim,  sonrası ne mi oldu?  Şaşırmayın yazdıklarıma…

Tüm bu insanların soğuk duruşları, bu tavrın kelimelere yansıması, başından bir an önce savuşturmak için, yaptığı işe devam ederek, yüze bakmadan yapılan konuşmalar ve lütfedip zoraki söylenen;

 İyi akşamlar, günaydın, iyi günler…

Güner Başaytaç