(…) Onun, bu olup bitenlerden hiç haberi yoktur tabii; benim gözüme nasıl göründüğünü bile bilmeden, orada, yüzünde pıhtılaşan kan şeritlerine konup kalkan sinek vızıltılarının gölgesinde, öylece yatmaktadır.

Hasan Ali Toptaş/ Bin Hüzünlü Haz

Yatsın öylece yatsın, sonsuza dek. Çekilin o dudakların üstünden, fırsatçı sinekler, hiç öpemediğim, o kömür rengi sakalların arasından fışkıran, kan kırmızısı dudakların sonsuz tünel gibi aralığından bir kez olsun bana olumlu bir sözcük çıkmamış, başkalarına gelince gonca gülden hızla yol alıp kabak çiçeği gibi açılan, kutsal bir mühür sayıp ama ıstampası olamadığım dudakların üstünden çekilin; bilirim dayanamazsınız kana, hele pıhtılaşınca, hele şerit şerit uzayınca, size kaç kilometrelik bir ziyafet olduğunun farkındayım ama asla o dudaklara konmayacaksınız. Sana ne be diyeceksiniz belki de bizim mekânımız burası, hem gelip rahatsız et, kulaklarımızı patlat sonra da fatura ödemeye gelince uzak dur, yok ya onu burayı seçerken, o kurşunu sıkarken düşünecektin küçük hanım diyeceksiniz biliyorum, senin borun ötmez diyorsunuz kısaca bu iğrenç yer için belki ama ben de meraklı değilim bu kadar uzun zaman bu harada, kurumuş at boklarının kokusunun ciğerlerime dolmasına, bu havasızlığa ama size göre hava hoş, keyfiniz yerinde kanı boka tercih edersiniz tabii; sonra da fatura, matura, yok kulakları patlamış, önünüze şölen serdim ben sizin be, bakın hiçbir şeyden habersiz yatıyor orada, biliyor musunuz bu adamın yarın nikâhı olduğunu, papazın önünde yanındaki sevmediği bir kadınla diz çökeceğini, bilmezsiniz tabii, anlayamazsınız çünkü benim gibi çaresiz değilsiniz, piyango çarpmış size bugün, şahane bir şekilde değişmiş menünüzle ahkâm kesiyorsunuz bana; evet, mekân sizin, keyif sizin olsun; benim derdim dert ama umurunuzda olmaz bu adamın canının gitmesi, hem de benim elimden, çaresizlikten, üstelik bir kurşunla, o kurşun ki yüreğimdeki aşk, nefret, şefkat, acı ile sarmalanarak yivinden çıkmış; ne yapsaydım, bu son gelişim, yalvarışım olacak dedim ben ona, yoksa yarın o kadınla evlenmesine razı mı olsaydım; olmadım, olamazdım, benim olmayan kimsenin olamaz, o kadar.

Sürün keyfinizi sefiller,  benim süremediğim keyfi siz vızıldaya vızıldaya sürün, sürün ki yaşam dediğimiz o pansiyoneri mi kölesi mi olduğumuz belli olmayan köhne apart, önce yolcu ettiği bu yakışıklının darmaduman olmuş son haline, sonra akrep yelkovan bu kadar ağır ilerlerken, zaman denen mezar kazıcı milim milim çukur kazarken benim inadına bugün için aldığım şu fıstık yeşili elbisemi, fışkıran dolgun göğüslerimi, şu incecik belimi, belime inen kömür karası saçlarımı görsün, görsün de elime tutuşturduğu bu soğuk demirden utansın.

Her şeye razıyım, seni ölecek kadar seviyorum dedim, önceleri kalbim dolu dedi durdu her buluşmamızda; yalan olduğu, o mermer gibi yüreğinin kimse için atmayacağı belliydi, paraydı çünkü derdi, paranın yanında güzelliğimin lafının olmayacağını, sevgimin bir sünger gibi sıkılıp bir kenara atılacağını anlamıştım ama ben bunu kabul edecek kadın değildim kesinlikle, derdimi anlatamadım, konuştum, konuştum bir heykel kadar sessiz kaldı karşımda, o heykelin tüm kıvrımlarını ben yaratabilseydim dediğim sessizliğiyle çocukluğuna döndü sadece. “Bilmezsin,” dedi “Sen bilmezsin yoksulluk nasıl bir şey; bir girdaptır içine doğru durmadan, hiç vazgeçmeden çeken, çıkayım diye çabalayıp direnirsin ama sonuç sıfırdır, hep diptir yerin sırtına basanlar yüzünden, ciğerini sökenler yüzünden; öyle olunca da küser, kabına çekilip vazgeçersin dünyadan ama bir anda benim gibi şansı döner bazılarının, dönünce ben de ona döndüm yüzümü ister istemez, sırtımı dönmeyi hiç düşünmeden, karşımdaki çirkin mi, güzel mi, iyi mi, kötü mü diye bakmadan sadece para, para, para diyerek, bir kuru ekmeğe muhtaç, delik ayakkabılı, yamalı pantolonlu yıllarıma inat, ola ola bir seyis parçası olmama, tek hayalimin jokey olmasına inat.

Şu anda benim gözümde sizden bir farkı yok bu adamın. Gördünüz öyle hemen ölmedi, o sırada uzun zamandır özlem duyduğunuz menüyü midenize indirmek için ellerinizi iştahla birbirine sürüp emme borunuzu hazırlarken farkında değildiniz belki de hemen ölmediğinin, şimdi benim farkımdasınız ama değil mi, pişman olmadığımın farkındasınız, evet seyrettim onu, yalvaran gözlerle doktor çağır demesine aldırış etmeden, çok sevmemin bedelini ben mi ödüyordum, o mu anlamaya çalışarak, kurşunun açtığı delikten kendine güzergâh çizen kana bulaşmış ellerimi görünce son kalan gücüyle kolunu kaldırıp saçlarımı okşamak istemesi ne korkunçtu, aslında ben de seni sevdim diyerek günah çıkartmasının sırası mıydı; çok geç kalmıştı çok, oysa her şey ne kadar güzel olabilirdi, birlikte olsaydık bahar çiçekleri yüklü bir kapıdan içeri girecek, duyduğumuz o kokular, ömür boyu nefesimiz olacaktı, olabilirdi bile demiyorum bakın olurdu mutlaka ama o inadıyla iki hayat söndürdü, nefretle elini ittim, yüzündeki iki mavilik biraz daha gölgelenirken kanına bulanmış tırnaklarımın yüzünde açtığı yollardan sonra kapanan gözlerinin artık benim için önemi olmadığını, şimdi nefret ettiğim bu adamın döl alsınlar diye gözünün içine baktığı şu atların yelelerinin özgürlüğüne neden özendiğimi siz de anladınız değil mi sinek sürüleri?  

Biliyorum bundan sonra parmaklıklar arasında, günyüzü görmeden geçecek yıllarım ama ne farkı olacaktı o benim olmadan geçecek yıllarımın hapishaneden, bileceğim ki artık o yok, sizden sonra yılanlar, çıyanlar ziyaret edecek bu bedenini, bir daha konuşmayacak acı dili, umursamaz bakışlarıyla bakamayacak yüzüme, belki de mezarında hop oturup hop kalkacak bir atın sırtında zannederek kendini, gençliğime doyamadım diyerek; oysa o kadının kölesi olmaktansa ölmenin daha iyi olacağını bilmeden, kurtardı beni yaşayacağım o illet hayattan diye bana minnet duymadan ölümüne isyan ederek, o zaman kulaklarımı kapatacağım tüm ranzaların toplayıp yastıklarını; gecelerime önce tırısla sonra dörtnala giren yer gök inleten kişnemeleriyle seyislerini arayan atlara aldırmadan.

Ceyda Sevgi Ünal