“Bize bir şey olmaz!” Kadın sesinin geldiği yöne baktım. Banklarında birkaç  kişinin oturduğu park sessizdi. Salıncakların olduğu taraftan bir kız ve erkek çocuğu peş peşe gülerek koştu. Oturan iki kadınla, elinde kâğıt mendil kutusu olan genç kızın yanına geldiler. Kadınların konuşmalarına çocukların sesi de karışınca gürültü iyice arttı. “Korona korona, oturan oturana…” diye tempo tutan genç kız yoldan geçenlere mendil uzatıyor ve kaçışmalarına karşın nakaratına devam ediyordu, kadınlardan biri “Sus kız, ekmek parası derdimiz!”dedi. Altı yaşlarındaki kıza da şalvarının üzerindeki kâğıt mendillerden verip “Oynadığınız yeter, kardeşinle dolaşın biraz,” dedi.

Olduğum yerde bir ağaç dalıyla ilgileniyormuş gibi yapıp oyalandım. Kadınların diyalogları ilgimi çekmişti. Güneş bulutların arasından kendini gösterse de soğuk vardı. Sandalyeleri masaya yaslanmış olan çay bahçesindeki ağacın dibinde köpeği gören iki karga havalanıp bir ağacın dalına kondu. Ağaçların arasından denizi gördüğümde martılar bir geminin peşinde deniz yüzeyine inip çıkıyordu.

Kadınlardan uzaklaşmaya başlamıştım ki, sokağımızdan yıllar önce taşınan komşumuzu gördüm. Refleksle önüne geçip “Komşu!” dedim. İki metre mesafede durup “Sarılmanın zamanı değil, virüsün şakası yok!” dedi. “Endişen abartılı biraz,” dedim. Etrafına bakındı, bir çiftin kayaların üzerinde sarmaş dolaş halini görünce gülümsedi. Yol kenarında bulunan ağaca yaslanıp, “Ağlanacak halimize güleriz, ne olup biteceğini bilmiyoruz, kestiremiyoruz! Onun için, bu vaka Çin’de ortaya çıktığından beri takip ediyorum. Sabah en az üç gazete alıp virüsle ilgili köşe yazılarını not alarak okuyorum. Televizyondan haberleri izleyip, yorumları dinliyorum. İktidar ne diyor, muhalefet ne diyor, ne yapıyorlar? takip ediyorum. Bizi sıkan yoran bir durumla karşı karşıyayız. Bu salgın durdurulabilecek mi? Ne olacak? Bizde de ölümler her geçen gün artacak mı? Ne kadar çok bilirsem o kadar iyi. Ama araştırdıkça, sorguladıkça daha da çok bilmek istiyorum.”

Komşumdan ayrıldıktan sonra eski günlerimizi düşündüm. Sokağımızda saklambaç ve top oynadığımızı hatırlamıştım. Çarpım cetvelini “Sınıfta ilk ben öğrendim” deyince kavga etmiştik. ‘Bugün de bilgiçlik tasladı, insan hiç değişmez mi?’ dedim.

Çöp kutusunun yanına yaklaştım. On beş yaşlarında Afganlı iki çocuktan biri çöp kutusunun üzerine abanmış, plastik ve kağıtları alıp büyük çuvalın içine atıyordu. Az geçince markette çalışan iki işçiyi sigara içerken gördüm. Sohbet ediyorlardı. Birisi “Bilim insanı virüsün yayılmasına izin vermez. Bu güne kadar ülkemizde vaka sayısı azdı. İktidar sıkı önlemler alıyor, devletimiz güçlüdür,” dedi ve marketin önündeki insanlara baktı, “Hacılarımız Ümre’den döndü, şükürler olsun!” İkinci işçi dikkatle dinliyordu.

Saim Erken resimlerinden alınmıştır

Corona virüsünün yayılmasına önlem olarak kafe, çay bahçeleri gibi yerlerin kapatılmasının ikinci gününde kendi tedirginliğimi de dikkate alarak akşam üzeri evime gitmek için belediye otobüsüne bindim. Şehrin merkeziydi. Hareket saati geldiğinde benim gibi maske takan dört yolcu birer koltuk boşluk bırakıp oturmuştu. Bir durak geçince otobüste bir gürültü oldu. Baktığımda parktaki kadınların çocuklarıyla otobüse binmiş olduğunu gördüm. Genç kız “Ne virüsmüş, otobüs bize kaldı,” dedi ve çocuklara baktı, “Durmayın ayakta, istediğiniz koltuğa oturun.” Çocuklar oturmaya kalkınca yolcularda kıpırdanma oldu. Huzursuzluk belirgin olmasa da havasının estiğini sezinledim. Otobüs kalkacağı an ise çöp kutusunun yanındaki Afganlı çocuklarla, market işçileri peş peşe bindi.  

Otobüs bir durak daha gidince maskeli bir adam bindi. Adımını atar atmaz kaçışanlar olunca, binip binmemekte tereddüt etti. Dikkatlice bakınca karşılaştığım komşum olduğunu gördüm. Yine de kimsenin olmadığı arka koltuklardan birine oturdu. Yüzündeki maskeye karşın tiksinti duygusunu ifade eden bakışı dikkatimi çekti. Durumundan etkilendim: Çocuk ve yeni binen işçilerin gürültüsü rahatsız ediciydi. Virüs nedeniyle, oturacak yer olmasına karşın ayakta rastgele tutunmaları gereksizdi. Havayı solumak ise tehdit içeriyordu. Ayrıca kadınlardan biri ve çocukların yenleriyle burnunu silmesini yadırgadım. İnsan hayatı önemliydi. Tiksindim bir an! Tiksinmek nasıl bir duyguydu? Bulaşmakla ilgisi var mıydı? Virüs her kesimi etkileyerek tiksinme duygusunu benliğimizde yaratmış olamaz mıydı? Komşumdan, maskesi koruma amaçlı olduğu halde, hastalığa yorup kaçışmaları tiksinti duygusunun etkisi değil miydi? Bulaşıcılığın yarattığı tedirginlik, korku; kendimizi bir şekilde izole ederek savunmamızı ve korunmamızı sağlamıyor muydu?

Genç kız ve çocuklar  “Korona korona, oturan oturana…” diye tempo tutuyordu. Onlara market işçileri de katılınca curcuna iyice çoğaldı. Afganlı çocuklarsa sessizce oturmuş, olanları seyrediyordu. Komşum, erkek çocuk mendille yanına geldiğinde, “Şoför bey bu ne rezalettir!” dedi. Gelen sesle otobüste bir an sessizlik oldu. Komşum çok gergindi. Bir an yanına gidip sakin olmasını isteyecektim ki, yerinden fırladı. Ayakta tutunan işçilere,

 ”Korona diye bir virüs var. Aranıza mesafe koyarak durmalısınız, siz ise çocuklara eşlik ediyorsunuz.”

 Şoföre ise,

“Hâlâ müdahale etmiyorsunuz, lütfen otobüsü durdurun inmek istiyorum!” Şoför,

“Haklısınız efendim!” 

Yolculara seslenerek,

“İndirmek zorunda bırakmayın!”

Olanları dikkate almıştı şoför, komşuma hafifçe tebessüm ettim.

İşçilerden biri,

“Gerekli önlemler alınıyor abartmayalım beyefendi, Sağlık Bakanımız her akşam açıklama yapıyor.”

Komşum bunun üzerine,

“Önlem! Araya mesafe konularak alınır.”

Çantasından çıkardığı maskeleri koltuğun üzerine atarak,

“Önlem! Maske takarak alınır.” 

İşçi,

“Siz karışamazsınız!”

Haykırmasıyla komşumun üzerine hamle yaptı. Yerimden fırladım,

“Arkadaşımız haklı herkes yerine otursun!”

İşçi, “Size de ne oluyor?”

Yüzüme yumruk atmaya kalkınca, kadınlardan,

“Şoför bey!”

 Çığlıkları yükseldi. Şoför ani frenle otobüsü durdurdu. Kızgındı,

“Maskesi olmayan otobüsten lütfen insin!”

Kadınlardan biri,

“Nasıl ineriz şoför bey zaten eve geç kaldık.”

Genç kıza işaret ederek,

 “Maskeleri koltuktan al kızım, takalım.”

Genç kız,

“Korona korona, oturan oturana, alalım maskeyi, takalım maskeyi…”

Kadınlardan gülüşmeler geldi. Çocuklar da eşlik edince yine gülüşmeler arttı. Afganlı çocuklarsa sessizce otobüsten indi. Kadınlardan biri onları göstererek,

“Oturma izinleri yok, olay çıktığında polis gelirse diye kaçarlar.”  

Diğer işçi, arkadaşının kolundan tutmuş sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Bugün konuştuk, ölümlerin sayısı açıklandı ve yükseliyor. Amca bey durumun ciddiyetini açıkladı, takın diye maske dahi verdi. Biz böyle durumlarda destek vereceğimize kavga ediyoruz. Hatta salgın gibi durumlar olduğunda korku ve acizlik duygusuna kapılmamalıyız. Elimiz kolumuzu bağlı hissedersek nefes alacak halimiz kalmaz, Allah’a şükür gücümüz yerinde.”  

İşçi kollarını açtırarak,

“Sen de mi bilgiç kesildin başıma!”

Arkadaşını itekledi. O arada şoför koltuktan bir maske aldı ve taktı. İşcilere ise telefonu göstererek, 

“Ya maske takın veya polis çağırıyorum!”

İşçi daha da öfkelendi. Şoförün üzerine saldırdı ve otobüsten indik. Arkadaşı kendisini zor tutuyordu. Polis geldiğindeyse civardan toplanan kişilerin arasında parçaladığı ceketiyle haykırıyordu. Çıldırmıştı. Götürülürken üzüntüsünü gizlemeye çalışan arkadaşı çaresizce otobüse bindi.   

Otobüs hareket ettiğinde sessizlik hakimdi. Biraz yol alınca bir koltuk boşluk bırakarak komşumun yanına oturdum. Yaşanan gerilimin etkisinde olsak da sohbete başladık. Otobüste bulunan kadın ve işçilerin önceden konuştuklarını anlattım:

“Rahat görünüyorlar, biz ise korkuyoruz, panik oluyoruz!’

“Bilgilenmek şüpheyi getirir.” 

Kayan maskesini burnunun üzerine çektirdi ve bir zaman otobüsün camından baktı,

“Yaşayacağımız olayları öngörememe durumundayız.”

Merakımı gizleyemedim,

“Nasıl?”

“Onları düşün.”

“Tedirgin ve ölümcül virüsün bilincindeler.”

“Evet, yaşadığımızı gördün! Bulundukları hali tepki verme, umursamama, kabullenme gibi tavırla gösteriyor veya bunları inançla gizliyorlar.”

Etrafına bakındı ve otobüsün içini gözlemledi,

“Neticede virüs, insanın her halde de dikkatini dağıtıp, enerjisini tüketiyor. Dayanışmamız gerekirken parçalanıp izole oluyoruz.”

 Sokağımıza yaklaşmıştım, aramızdaki mesafeyi korumaya dikkat ederek,

“İyi akşamlar,” dedim.

 Otobüsten inerken ise aklımdan geçen tek şey ‘e, pes doğrusu!’ oldu.

Muhsin Başaldı