“Sait Faik’in Eftalikus’un Kahvesi öyküsüne ithafen…”

     Elimde kağıt kalem, boş sokaklarda yürüyorum. Sokaklar pek dolu değil böylece kalabalık içinde kaybolmadan yol alabiliyorum. Açıkçası nereye gittiğimi ben de bilmiyorum fakat yürüyorum işte belki oturacak sakin bir yer bulabilirim umuduyla. Az ileride ismi tanıdık gelen bir kahve buluyorum, Eftalikus’un Kahvesi. Geçip boş bir masaya oturuyorum. Masa camın kenarında, Taksim sinemasının karşısında… Masada bir şey fark ediyorum, Sait Faik Bey’in küçük bir resmi ve daha önce görmediğim, nadir olduğunu düşündüğüm bir çiçek. Evet, şimdi hatırladım burası Sait Faik Bey’in 1 Ağustos 1950’de geldiği ve Eftalikus’un Kahvesi’ni yazdığı yer ve oturduğu masada oturuyorum. Gözüm gökyüzüne dalıyor. Güneşin nasıl şevkle parıldadığına bakıyorum, gözüm biraz acıyor ve kafamı masmavi gökyüzüne ve bembeyaz bulutlara çeviriyorum. Sanki kendi gözlerimle görmüş, kendim yaşamış gibi hissediyorum. Değişik duygular kaplıyor içimi. Şaşkınlık, heyecan, hepsi…

     Yanımdan geçen garsona seslenip bir kahve istiyorum, tıpkı onların aldığı gibi… Yazdıklarını düşünüyorum, kör adamın nasıl börekçiyi bulduğunu ve nasıl saati bildiğini düşünüyordu. Acaba gerçekten her dükkanın bir kokusu mu vardı. Bunu düşünerek kahveyi kokluyorum, burnuma acı bir kahve kokusu geliyor ve evet her dükkanın bir kokusu olmalı. Tıpkı börekçinin börek, kahvecinin kahve koktuğu gibi. Demek bu şekilde börekçiyi bulmuş diye geçiriyorum içimden. Kahvem sonunda geliyor. Üstündeki köpük dengesiz bir şekilde dağılmış, üstünden çıkan dumanlar kokuyla birlikte burnuma geliyor ve beni eskiye götürüyordu. Kırmızı, tıpkı bir Türk halısı deseni gibi süslenmiş fincan tatlı görünüyordu. Hemen bir yudum alıyorum, tadı acı ama güzeldi. Etrafımı daha dikkatli inceliyorum, yazılar gözümün önüne geliyor ve hepsi canlanmaya başlıyor. Evet, tam karşımda kör adam duruyor olmalı ve oradaki börekçi dükkanı Mahmut Bey’in olmalı.

     Hemen toparlanıp kahveden çıkıyorum. Arkamdan seslenen garsona dönüyorum, tabi ya kahve, parasını vermeyi unutmuşum. Koşar adımlarla kahveye girip parasını veriyorum ve kahveden ayrılıyorum. Garson şaşkınlıkla gözlerini benden ayırmadan beni izliyor. Yoldan karşıya geçtiğimde direk börekçiye girip bir börek alıyorum. Karnım tıka basa dolu olsa da şaşkınlığımdan tok olduğumu unutuyorum. Ağzıma birkaç börek atarak yürüyorum.

Etrafımdakileri umursamadan “Mahmut Bey!” diye sesleniyorum ve böreğimi yiyerek karşıya geçiyorum. Garsonun hala durup beni izlediğini fark ediyorum ve hafif tebessüm ederek kahveye giriyorum. Hala boş olan masama geçip bıraktığım kahveye bakıyorum, bir yudum aldığımda soğuduğunu fark ediyorum. Yüzümü buruşturarak kahveyi ileri itiyorum ve beni şaşkınlıkla izleyen garsona elimle işaret verip kahvemi almasını bekliyorum. Garson kendini hemen toparlayıp yanıma geliyor ve kahvemi götürüyor. Giderken teşekkür ediyorum ve garson afallayıp yine aynı şaşkınlıkla afiyet olsun deyip gidiyor. Ağzıma bir börek atıp düşüncelere dalıyorum.

   Acaba neden bu çiçek, neden bir papatya değil. Çünkü bu çiçek Sait Faik gibi, bir papatya olamaz ancak böyle nadir bir çiçek olabilir, her yerde kolay kolay bulunamayan bir çiçek gibi….

Azra Karademir