Norveçli yazar Per Petterson (1952-    ), 2003 yılında yayımlanan ‘At Çalmaya Gidiyoruz’  romanında okuyucu ile anlatıcıyı karlı bir kasım gününde Norveç’in doğu ucunda, İsveç sınırına yakın göl kenarındaki bir orman kulübesinde buluşturur.  Altmış yedi yaşındaki Trond T. köpeği Lyra ile birlikte Oslo’dan bu ıssız kulübeye taşınmıştır. Trond’un planını ancak kitabın sonlarına doğru kendi ağzından duyarız.

“Yaşamın rüyalardan yarar görebildiğim dönemi kapandı. Artık daha fazla şeyi değiştirmeyeceğim, ben burada kalacağım. Yani becerebilirsem. Plan böyle.” (1)

Per Petterson

Kulübesindeki yeni hayatını kurmaya çalışan Trond, aylardır sadece ışığını gördüğü, ilerideki kulübede yaşayan tek komşusu Lars ile tanıştığı gece ilk kez kulübesinin kapısını kilitleyerek yatar. Tabi ki kapının kilidi ne rüyaların ne de anıların küçük kulübeye doluşmasına engel olamaz. Zaten anlatı ilerledikçe Trond’un bu ıssız yere “arkamda bırakmak istediğim bir geçmiş” diye tanımladığı anılardan kaçmak için değil belki tam da onlarla buluşmak için geldiğini düşünebilir okuyucu. 

İkinci bölüm okuyucuyu Trond’un henüz on beş yaşında olduğu bir yaz gününe götürür. Zaman II.Dünya Savaşı’nın hemen ertesi, 1948 yılı, mekan aynıdır. Kitap boyunca bu zaman atlamaları ile altmış yedi  yaşındaki Trond’un ağzından on beş yaşındaki Trond’un burada geçirdiği o yazı, babasını, Oslo’da kalan ablası ve annesini, köydeki komşularını, birlikte at çalmaya gittikleri arkadaşı Jon’u, Jon’un annesini, ırmağı, ormanı ve yaz sonunda tek başına Oslo’ya dönüşünü dinler okuyucu. Bu Trond’un büyüme hikayesidir. Anlatı, Petterson’un kitaptaki tanımlamasıyla “İsveç sınırından geçip bir yarım daire çizerek akarken vadiden ve bu köyden geçen, birkaç mil güneyde İsveç’e geri dönen, bu yüzden sularının İsveçli mi yoksa Norveçli mi olduğu tartışmalı” ırmak misali 1999 ve 1948 yılları arasında gezer durur. Hatta 1942 yılında Norveç, Alman işgali altındayken yaşananlar bile Trond’un hikayesinde yer bulur.

Anlatıda dikkatimi çeken iki özellik, üslubun içeriği desteklemesi hatta zaman zaman da oluşturmasına iki iyi örnek diye düşünüyorum. İlki, özellikle on beş yaşındaki Trond’un hikayesinde öne çıkıyor. Bu bölümlerde yazarın bolca kullandığı “ama”, “oysa”, “aslında”, “sanki”, “belki” sözcükleri genç Trond’un sancılı büyüme sürecinde yaşadığı ikilemleri, belirsizlikleri, tereddütleri, yaşamı(nı) anlamlandırma çabalarını metnin bütününe yayılan ve okuyucunun da neredeyse farkında olmadan hissettiği bir iklime dönüştürüyor.

“…dünyanın en doğal şeyiymiş gibi onun dediklerini yapıyorlardı, oysa kendileri çok daha doğrusunu biliyor olabilirlerdi.”

“…sanki bu gece sıradan bir geceymiş gibi her şey yerli yerindeydi.”

“Dağ diye anılmasına karşın aslında dağ değil de yalnızca tepesi ormanla kaplı bir yükselti olan Furu Dağı…” (2)

Dikkatimi çeken ikinci özellik, kitapla ilgili notlar alırken, belli ki kitapta başarıyla yaratılan Norveç kırsalındaki kış görüntüsünden de etkilenerek “Buzdağı Anlatı” diye adlandırdığım, yazarın okuyucuya aktardığı öyküden çok daha fazlasının olduğunu hissettiren cümleleri. Bu cümleler yukarıda bahsettiğim ikilemleri, belirsizlikleri bir yandan oluştururken bir yandan da onlardan beslenen bir buzdağı meydana getiriyorlar.

“…o on yaşındaydı, ben daha on beşimdeydim, çevremde olup biten ve benim anlamadığım şeylerden korkmayı bırakmamıştım henüz, anlamama çok az kaldığını, elimi iyice uzatırsam sonuna kadar ulaşabileceğimi ve her şeyi anlayabileceğimi bilmeme rağmen hem de.” (3)

Bu buzdağı roman boyunca yavaş yavaş suyun üzerine çıkıyor, altmış yedi yaşındaki Trond 1948 yazını hatırlayıp anlattıkça, onunla birlikte okuyucu da romanın gizemlerinin tek tek çözümlendiğine şahit oluyor.

Petterson, seçtiği mekanın tüm olanaklarını da kullanıyor bana göre romanında. Ulu ve sık ağaçlardan oluşan bir orman, geniş ve yemyeşil ya da bembeyaz düzlükler, gece gündüz parlayan bir gökyüzü, kışları coşan, kıvrılarak göle dökülen bir ırmak, biçilen otlar, kesilen tomruklar, güçlü atlar, yuva yapan kuşlar, vurulmak zorunda kalınan köpekler, zarif kuğular, uslu inekler, her biri ayrı ayrı tasvir edilen sesleri, dokuları, kokuları ile genç Trond’un büyüme macerasında rol alıyorlar, 1948 yazında. Bu ortamda insanlar her şeyden çok bedensel varlıkları ile katılıyorlar yaşama. Biri babası olan yetişkin birkaç erkek, yetişkin -ve arkadaşının annesi olmasına rağmen genç Trond’u çok heyecanlandıran- bir kadın ve görmüş geçirmiş bir at ile birlikte ormanda ağaç kesip, tomrukları taşınmak üzere ırmağa yığdıkları günlerce süren zorlu uğraş, Trond’un hem kendisini hem insanları ve ilişkileri tanıma sürecinin doruğa çıktığı bölüm oluyor. Bu bölümde; yaptıkları işi çok iyi bilen erkekler, kadın ve at, insan bedeninin aynı kalbin atışlarının ritmiyle ayrı ayrı hareket eden ama mükemmel bir uyum yakalayan uzuvları gibi günlerdir aynı düzenle çalışmaktadırlar. Trond tomrukların, atın ve kadının kokusu ile başı dönmüş, nefesi kesilmiş bir halde bu düzenin içindeki kalp atışlarını yakalamaya, var olmaya, büyümeye çalışarak baltasını çılgınca savurmaktadır. 

Romanda yer alan başka temalar da var. Petterson yalın diliyle aşk, savaş, yaşlılık, yalnızlık, ölüm, evlilik, aile gibi konulara sanki şöyle bir dokunup geçiveriyormuş gibi yaparken aslında neredeyse vurgun yiyebilecek derinliklere daldırıyor okuyucusunu. Örneğin, insanlığın bitmeyen tartışmalarından biri olan yazgı/hür irade ikilemi ile ilgili hür iradeden yana kurduğu -tam da Kuzey ülkeleri kültüründen bekleyebileceğim ve beni çok memnun eden- keskin cümlelerini, çok basit gibi görünen ama okuyucuyu Kuzey’in karlı düzlüklerinin neredeyse sonsuz öngörülebilirliğinden bir anda alıp belirsizliklerle dolu loş bir ormana atıveren bir soruyla bitirebiliyor. Okuyucu dolaşsın dursun artık o ormanda…

Gençliğin yazını, yaşlılığın kışında anlattırıyor Petterson kahramanı Trond T.’ye. Babasının savaş zamanı sınırı kaçak olarak geçmek için kullandığı parola, şimdi yaşamının sonuna yaklaşmış Trond için, geçmişin bazen çok korkutucu olabilen dehlizlerine girmenin parolasıdır: At Çalmaya Gidiyoruz.

Ve parolanın yazılı olmasa da kolayca okunabilen devamı okuyucu için bir davettir: Gelir misin?

Kırmızı Başlıklı Corona

  • Per Petterson, At Çalmaya Gidiyoruz, Metis Yayınları, 2008, Çeviri: Deniz Canefe
  • a.g.e
  • a.g.e