Çay bardakları, poğaçalar ve bisküvilerle dolu tepsiyi balkondaki masanın üzerine koyuyorum. Sokak ıslak ve bomboş. Denizin mavi kokusu, yaş toprağın kahverengisi ile yükseliyor, sonra az ötedeki çamın yeşil iğnelerinin içinden süzülüp çay bardaklarının kızıl buğusuna doluyor. Çam, en uç yapraklardaki damlaları döküyor, pıt pıtların sesine, yeşillerin derin koyuluğundan çığıl çığıl şarkılar karışıyor.  Çam şakıyor. Çam mı şakıyor? Kuş sesleri vardı da biz mi duymuyorduk?  Ya da duyamıyorduk? Yoksa biz ortadan toz olunca mı onlar kendilerini dışarıya attılar? Yoksa aslında çoktular da şakıma haklarını mı geri aldılar? Yağmur çok şiddetli yağarken nereye saklanır bunlar? Bak, çamın içinde hala daha ıslanmayan bir yığın yer var.

Aç kapa, aç kapa sokağa çıkma yasakları. Artık her pazartesi insanlar kendilerini kafeslerinden dışarıya atıyorlar çılgın gibi. Umurumuzda değil, evde mutluyuz. Olsun, gene de günlerdir evdeyiz, biraz çıkıp yürümeli fakat sahilde polis var, sokmaz. İyi ki balkon var, çok sıcak değil daha, beş keyfi çok güzel, yandan çarklı deniz görünüyor. Manzaramızı birkaç güne kalmaz, yapraklar kapatır, olsun yapraklar da güzel. Balkonun biraz ötesindeki ağacın üzerindeki yenidünyalar sarı sarı, kütür kütür. Dallar serçeden geçilmiyor. Gagalıyorlar meyveyi, gidiyorlar, tekrar geliyorlar. Kursağında depolayıp yavrularına götürüyor diyor eşim. Onlara panayır günü. Kısa süre sonra meyvelerin gagalanan yerleri siyaha dönüşüyor. Sarı siyah şölen var şimdi de.

Karga Bey’in hakkını mermerin üzerine koyuyoruz. “Bu kuşu nasıl seviyorsun anlamıyorum” diyor prenses. “Çok zeki çünkü, en zeki üçüncü hayvan, hadi ona zekasına yaraşır başka bir isim verelim.” “Onun adı Karga Bey” diyor, “başka isim gerekmez.” Karga Bey’le cilveleşiyor, poğaçasından parçalar koyuyor. Ayranlı poğaça. Yapımı kolay, yumuşacık oluyor. Balkonda çayın yanında ne yersek ‘Karga Bey’in hakkını ayırmak zorundayız. Prenses bu defa iki bisküvi koyuyor balkon mermerine, dakika sekmiyor, ‘Karga Bey’ karşı apartmanın damından pike yapıyor. Ona bakmamaya çalışıyoruz çünkü gözler üzerindeyken çalışamıyor. Hiç kırmadan birinci bisküviyi gagasına alıyor ve ikinciyi de almayı deniyor. Pötibör bisküvilerin ikincisi gagasına sığmıyor. Birinciyi alıp uçuyor, birazdan öbürünü de almaya gelir, hakkını bırakmaz asla. Bütün bu uğraş sırasında iki bisküvinin de hasar almadan bütün kalmasına şaşırıyoruz, Karga Bey’in zekasına hayret nidaları ile bir alkış gönderiyoruz.

Yağmur tüm hızıyla yağıyor, balkondayız gene. Çıkır çıkır çıkır. Başımı kaldırıyorum, karşı apartmanın damında bir beyaz martı. Yoksa bir martı heykeli mi? Başını yukarı kaldırmış, gagasını havaya dikmiş, profilden görünüyor. “Martıya bakın!” Prenses bakıyor, “Hayret” diyor, “sanki meditasyon yapıyor, yağmur ona dokunmuyor gibi.”

Hiç böyle kuş görmemiştim, serçe gibi ama renkleri değil. Çam ağacının sivri yeşillikleri arasında sarı siyah bir balerin gibi dolanıyor. Biraz ilerde bir arkadaşı daha var. Üçümüz, sessizliğin sesi içinde ağaçla salınarak yapılan büyüleyici bir tiyatroyu seyrediyoruz. İçeri giriyorum, eşim yanıma geliyor, kuşların resmini çekmeyi başarmış. Çok da net. “Adı ne bu kuşun?” “Bilmiyorum” diyor. Şaşırıyorum. Kuşları çok iyi tanır oysa. Bilgisayarın başına gidip yazıyorum, ‘karnı sarı kuş’. Resimler dökülüyor. Karşılaştırıyoruz; karın sarı, gövdenin üstü serçe rengi, kafa siyah, yanaklar beyaz. Baştankara’ymış. Hiç duymamıştım. Hayret!

Akşam yatak odasındayız, ufak tefek aile yadigarlarının durduğu camlı küçük dolabın üstüne eşimin hayretle baktığını görüyorum, ben de bakıyorum. Yıllar evvel beraber kutladığımız ilk doğum günümde verdiği çiçek demeti orada. Ne zaman olduğunu anımsamadığın başka bir zamanda getirdiği çiçeklerden birinin üzerinden ince uzun çubuğa bağlı bir kuşu çıkartıp ilk çiçek demetinin içine koyduğunu hatırlıyorum. Eşim demeti kuşla beraber alıyor dolabın üzerinden. Karnı sarı, gövdenin üstü serçe rengi, kafası siyah, yanaklar beyaz kuşa ikimizde hayretle bakakalıyoruz. Korona günleri kuşların ve çiçeklerin birlikteliği ile kutsanıyor.

Asil Şenol Topçu