Vitrindeki kitaplara bakıyorum; son çıkanlar, çok okunanlar… Satışı çok para getirenler, vitrin için çok para ödeyenler…

İçeri giriyorum. Bangır bangır çalan Arapça bir müziğe irkiliyor kulaklarım. Gözlerim, keyifle dinleyen gençlere takılıyor. Biraz ileride kitapçının sabit duran müzik sisteminden şarkı dinleyen adamı görüyorum. Hafif sallanışı, ritme ayak uydurmaya çalışması, dinlediği şarkının dışarı sızan sesi …

“Geçip giden huhu zamanları huhuuu”

Aynı zaman dilimine takılmış olmamıza şaşmıyorum. Kafamı eğerek “Seni tanıdım,” selamı verip geçiyorum. Hemen ikinci kata çıkıyorum. Rafların yerleri değişmiş. Tam karşınıza çıkan çok satanlar aynı yerinde, her zaman yaptığım gibi yine yüzlerine bakmadan geçiyorum. Sol duvarda kalan koca raf yeni çıkanlar rafı olmuş. Ne kadar çok yeni çıkan kitap var. Çoğu ismini bilmediğim insanlar. Hoş bu kadar yazar varken çok bilinenleri bile öğrenmekte zorlanıyorum. Okudukça çoğalıyor okunacaklar. İçinde kayboluyorum. İlerliyorum, indirimli kitaplar rafını arıyorum. Bambaşka yeni isimler konulan rafların içinde avuç içi kadar yer ayırmamışlar onlara. Karşıdan gelen kızın bir an Suna olmasını diliyorum. Yaklaştıkça rengarenk çoğalıyor karşımda. O kadar başka bir hali var ki kızın, Suna’yla ilk karşılaşmamız düşüyor aklıma.  

Ağaç adamlar’ı, okudunuz mu?

Hayır.

Aslında ben de bu raftaki hiçbir yazarı tanımıyorum.

Tanımak gerekli mi?

Değil. Okumak gerekli.

Gülümserken gül kokusu yayılıyor dudaklarından. Elindeki kitaba birlikte bakıyoruz. Aynı kitabı alıyoruz. Kasaya iniyoruz. Ayraçlara bakmaya çalışırken ikisini de alıyorum.

Olmaz. Ben kimseden hediye kabul etmem.

Hediye değil ki. 

Peki ya ne?

Okuduktan sonra sahilde, iskelenin yanında çay içeceğiz.

Nasıl?

Sen çayı ısmarlayacaksın, birlikte çaylarımızı yudumlarken kitabı konuşacağız.

Kabul edemem.

Ettin bile. Reha ben. Kitabın arkasında ev numaram yazılı. Akşamları ararsan bulursun.

Gökkuşağının Beşiktaş şubesi karşıma geçmiş ne aradığımı soruyor.

Eskiden burada indirimli kitaplar olurdu.

He kaldırdılar onları, ya onlar çok eski, artık bakan yok.

Ben bakıyorum işte.

Hee evet ya, bazı yaşlılar geliyor arada.

Patron diyor, bıktım bu dinozorların anılarından diye.

Ben kendime söyleyince garip değil ama bu kelimeleri yutan, kafasında gökkuşağıyla gezen, cak cak ağızlı kızdan duyunca tuhaf oluyorum. Patron da bizim nesilden birinin çocuğu mu acaba? Yeni gençlerin yaşlı fobisi! Sanki biz çok severdik; akıl veren teyzeleri, amcaları…

İçeride tüm raflara göz gezdiriyorum. O gri parlak kapaklı kitaplardan aralara bir yerlere sıkışmıştır diye aranıyorum.

“Gözyaşıma dalıp dalıp, seni hatırlarım”

Gökkuşağı kafa haklı, hiçbir iz kalmamış bizim gençliğimizin temelini atan kitaplardan. Kimseyle göz göze gelmeden kaçıyorum oradan. Pasajın içine doğru ilerliyorum. Çocukluğumuzun alışveriş merkezleri. Şimdi çoğu dükkân kapanmış. Alt kattaki sahafın yaşadığına inanarak iniyorum merdivenleri. Yaşıyor ama can çekişerek. Her taraf çok çıkan sorular kitaplarıyla dolu. Lgs, kpss, oyp, oks, öss, dgs, tus,dus….

Ağaç Adamlar kitabı var mı?

Gözleri çökmüş hafif, saçlarının yer yer kırlıkları kafasında pamuk tarlasına dönüşmüş. Gözlüklerin camı çift mercekli. Bir alttan bir üstten bakıyor. Hala zayıf, hafta sonu biralarının hafif göbeği dışında değişim yok. Elleri daha kemikli olmuş, yaşlılık lekeleri oturmuş tenine. Boynundaki siğile benzer benler çoğalmış.

“Geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam”

Her zamanki bildik tavırla arıyor kitapların arasında. En altta tozların kitaplardan daha kalın olduğu yerlere atıyor ellerini. Boğuk bir öksürük. Sigarayı bırakmamış.

Gidiyorum Mehmet abi?

Damdan düşer gibi. Hâl hatır sorma yok mu?

Daldım abi kusura bakma.

Anlat bakalım.

Biliyorsun olanları tekrara ne gerek var.

Haklısın. O valiz ne? Yolculuk bu kadar yakın demek.

Yok abi. Hani bazı kitaplar var ya. Sana getirdim. Benden hatıra. İki hafta sonu bira içersin benden.

Olmaz lan öyle şey. Yola gideni harçlıksız bırakmayan neslin adamıyım ben.

Buldum. Kimse bilmez bu yazarı. Zaten yıllar önce bir dangalak kim olduğunu bilmeden almış, okumuş üstüne aşk şiirleri yazmış, kara sevdaya tutulmuş, sonra da bana bırakıp gitti. Al bakalım biraz da sen oyalan bununla.

(Dangalak mı? bunca yılın ardından hiç hatıram kalmamış be Mehmet abi.) Hikayesi neymiş? Anlatır mısınız? Vaktiniz varsa tabii.

Ne anlatcam lan! Sen benden iyi biliyorsun.

Gözümden dökülen sicim tanelerine mi yanayım, bunca oyuna geldiğime mi? Buruk bir mutlulukla, şaşkınca sarılıyorum. Hiç esirgemiyor kollarını. Koca tokatlar atıyor sırtıma. Acılarım dökülüyor ayaklarımın dibine.

Satmadın mı abi?

Bir gün dönüp bu kitabı isteyeceğini biliyordum. Zaten kimsenin de ilgisini çekmedi.

Kim alsın ki? O kitap iki kişilik. Birlikte okumalık. Okuyup, üstüne konuşmalık. Bakışıp âşık olmalık. Alevlerde tutuşmalık.

Suna ben?

Suna?

Çay içmem ben.

Anlamadım.

Hani çay ısmarlayacaktım ya. Kitaba karşılık.

Kahve içersin.

Olur. Yarın üçte orada olacağım. Hoşça kal

Mehmet abinin benim için yaşayan bir efsane olduğunu yeniden hissediyorum. Ağarmış sakallarında, dilinden düşmeyen küfürlerinde iliklerime kadar geçmişimi görüyorum.

Hadi Elma’ya gidip, iki bira çakalım.

Abi sen hafta içi içmezdin. Hem de öğle vakti.

Gençlik günlerindeydi o.

Hala gençsin abi.

Olm giderken, sen dinozor oldun, diyordun. Şimdi fosil olduk lan!

Dışım dinozor, içim fosil. Benim de Mehmet abiden farkım kalmamış. Saçlarımdaki beyazların sayısı aynı, kitaplarındaki tozların hepsi ruhuma yer etmiş. Her öksürükte geçmişten bir an dökülüyor ağzımın içinden. Baharda art arda gelen hapşırıklarımda etrafa tüm güzel günlerim saçılıyor. Kendimi eritiyorum. Elma’nın yeri değişmiş. Cadde üzerinden meydanın orada büyük bir dükkâna taşınmış. Eski Elma’nın önünden geçerken gazete kağıtlarıyla kaplı camlarının üzerinde beliriyor Mehmet abi. Elinde birası tatlı rüzgarlar esen bir cumartesi akşamında oturmuş masasına, gelen geçeni izlerken, tanıdık birini görünce kaldırıyor kadehi, her kalkışta bir yudum alıyor, bardaklar hızla değişiyor. Geçmişin birahanesine takılınca arkasında kalıyorum, bakıyorum hafif kamburlaşmış sanki. Yanına yaklaşıyorum tek tek esnafı soruyorum. Ayakkabıcı Pandora kapanmış. Şile bezi kıyafetler satan Cemile abla vefat etmiş, çocuk giyim mağazası pet shop olmuş, annemin kazakçısının vitrinine avuç içi kadar bluzlar yerleşmiş, kestirme pasaj büyük mağazaya katılmış, balıkçıların tezgâhları bile değişmiş.

“Sonra üzülsem, üzüldüğüme üzülsem”

Nasıl kartal heykelini beğendin mi? Ölü götü gibi diktiler bunu buraya piçler!

Çirkinmiş.

Ya sen de bildin. Herkes, çirkin kartal, diyor. Yine de taraftarlar gelince güzelleşiyor be oğlum.

Keşke maç olsaydı bugün. Özledim o bağrışmaları.

Özlediysen daha önce gelseydin puşt. Bunca yıl derdin neydi?

Biliyorsun abi.

Biliyorsun, biliyorsun. Sıçtığımın memleketinde tek kız o sümüklü müydü?

Çok seviyordum. Çok sevdim. Hala çok seviyorum.

Bok var!

Kızların ses tonları değişmiş. Kelimeleri uzamış. Saçları rengarenk olmuş. Erkekler daracık kıyafetler içinde tuhaf saç modelleriyle kızlara fark atmış. Hepsinin elinde sigara, bira şişeleri. Gizli saklı bahçelerde içerdik biz. Ya birileri görürse maazallah paparayı yerdik. Şimdi biri bir laf etse dikleniyorlar. Canım çay çekiyor onları görünce. Sıcak bir mutluluğa ihtiyacım var.

Kahve de sevmem. Telefonda söylemedim.

Ihlamurcu musun sen?

Yok. Oralet olsun. Limonlu severim.

Beğendin mi kitabı?

Aslında pek sevmedim. Öğretmen bir arkadaşa verdim. Okulun kütüphanesine koysun.

Sigara bahanesiyle kalktım masadan. Mehmet abi hangi kadehe kadar uzar, nerede evini hatırlar, içindekilerle boğuşmaktan kaçıncı bardakta vazgeçer… Üç beş lafla aradan geçen yirmi yılı toparladık bitti. Martıların bokuna ayağımın ucunu sürmeden çay içersem, sahildeki küçük sandalyelerde oturmadan dönersem karanlığım hiç aydınlanmaz bundan sonra. Ağır aksak diğer yoldan gidiyorum. Bistro, bistro, bistro önünde anlamsız birkaç kelimeyle asılmış tabelaların hepsinde bistro yazıyor. Önünden her geçtiğimde bardak aldığım dükkânın yerinde inşaat başlamış. Kuyumcuların hepsi kapısına kilit vurmuş.

Sahilden önce Suna’nın evinin olduğu sokağa gidiyor ayaklarım. Köşedeki manav aynı gülümsüyor. Karşısındaki mağaza sahibinin saçları hala kırmızı, İskender kebapçının kokusu yükseliyor sokağa doğru. Bıraktığım gibi bulmak heyecanlandırıyor beni. Suna’yı görme ihtimalinin heyecanına kapılıyorum.

Sokaktan çok geçme komşular anlayacak.

Suna, o sokakta senin gibi kaç tane genç kız var biliyor musun?

Biliyorum ama sen bizim binaya bakıyorsun. Oradakilerin hepsi yaşlı, ben hariç.

Birbirine karışan müzik sesleri, sokağın uğultusu, kahkahalar, kedilerin cırlamaları… Kulaklarım uğulduyor. İnsan seli içinde ilerlemeye çalışıyorum. Önümü kesen çocuk menüyü sıralıyor. Geriye dönüp bakıyorum. Tüm giriş katlar kafe olmuş. Bir süre sonra anlıyorum ki hepsi kahvaltıcı, yumurta kokuları yükseliyor. Kediler atılan peynirlerin, salamların peşinde. Suna’nın evi bir brandanın altında kalmış. Müşterilerini sığdıramayanlardan biri Suna’nın evinin içine girmiş. Balkonda küçücük bir masa tek bir sandalye boş duruyor.

Küçücük balkonu cennete çevirmişsin.

Annemin çiçekleri onlar.

Annen hiç ilgilenmiyor, yani görmedim.

Cennet dedin ya, oradan başlıyor annemin cenneti.

Özür dilerim. Üzmek istemedim.

Dileme, bilmiyordun.

Ya baban, neden yalnızsın?

Babam cehennemde!

Tek sandalyenin üzerinde çukura düşüyorum. Suna’ya boğuluyorum. Son nefesimi verirken elinde çayla gelen garsonun bardağı uzatırken nasıl zarif olduğuna bakıyorum. Çok kibarlar. Sokaktaki gençlere benzemiyor bunlar. Sanki ayrı dünyalarda yetişmişler. Müşteriyle konuşan diğer garsonu dinliyorum. “Öğrenciyiz hepimiz, vardiyalı geliyoruz. Burada çalışanların hepsi sınıf arkadaşlarım.” Hemen ileride bir kız yurdu vardı. Belki de orada kalıyorlar. Belki orası da bir kahvaltıcıya kurban gitmiştir. Merak etmiyorum.

“Hiçbir şey istemem, neye yarar hatıralar”

Sıkıntı basıyor üzerime, gizlice girdiğim mabedime şimdi tüm bu insanların dokunduğunu düşünmek canımı yakıyor. Çiçeklerin kokusuyla uyandığım sabahların, sarhoş yattığım gecelerin anılarının kahvaltı sofrasına dönüştüğünü görmek önce aklımı sonra midemi bulandırıyor. Gözümün önünden geçen kıpkırmızı menemen bileklerimi kesme isteği uyandırıyor. Açık havada nefes alamıyorum. Koşar adım sahile gidiyorum. Limonlu oraletin bulantımı geçireceğini biliyorum.

Yasak!

Nasıl yasak?

Buradan gidemezsin. Şimdi başkan gelecek.

Ne başkanı?

Papua Yeni Gine başkanı. Uzaylı mısın? Git kardeşim, kapalı.

Çay bahçesine gideceğim.

Adamın kahverengi dişleri güldükçe siyaha dönüyor, katran gibi içime akarken çaresizlik içinde geri dönüyorum. Denizcilik müzesinin oradan dolaşmak aklıma bile gelmiyor.

Ne sigaraymış sevdalı kafa.

Abi sahildeki çay bahçesine ne oldu?

Oğlum bunca yıl nerede yaşadın? Hiç mi gazete okumadın?

N’oldu abi?

Yıktılar. Tehlikeliymiş. Birilerine dinlenme ofisi oldu Dolmabahçe’nin çay bahçesi. Bizim kıçı kırık çaycımıza da yol verdiler.

Sahilden bu tarafa tüm binalar yıkılarak üzerime geliyor. Altında kalıyorum. Tozlar doluyor ciğerime. Suna gelip oturuyor karşıma.  Neden Suna? Bildiğim cevapları sıralıyor, toz bulutlarının arasından. Mehmet abi, hiç ara vermeden içerek unutmaya çalışırken beni de unutuyor.  Gidiyor.

Ardı sıra sürükleniyorum. Yeniden aklıma düşen çay bahçesine doğru yolumu değiştiriyorum. Uzaktan bakıyorum. Polislerin ardında dümdüz bir boşluk…

Burada başladı, burada bitsin.

Ne bitecek Sunam?

Artık yapamıyorum.

Anlamıyorum.

Anlamak istemiyorsun.

Düzeltmeye çalışmayacak mıyız? Konuşmayacak mıyız?

Daha ne diyeyim Reha. Çok sevme, bu kadar sevme, beni boğacak kadar sevme, dedim.

E ne var bunda herkes kendini çok seven birini ister. Senin derdin ne?

Ben çok seven bir adam tanıdım. Öldüresiye seviyordu.

Bunca yıldır söyledin durdun, ezberledim. Bıktım. Anlat ben de bileyim.

Anlatacak bir şey yok. Beni bulmayacağın kadar uzağa gideceğim Reha. Bitti.

Sahilde oturan gençlere takılıyor gözlerim. Bankların, betonların hiç değişmediğini görüyorum. Biraz ben bulmak için yaklaşıyorum sakin bir köşesine, iki genç kızın dışa ses verdikleri telefondan gülüşerek dinledikleri şarkıya takılıyor son yirmi yılım. Yalnızlığım geçiyor gözlerimden. Köşeye çöküp içime haykırarak ağlarken dinozorların sonunu getiren göktaşını bekliyorum.

Zeynep Pınarbaşı