“Deli deli kulakları küpeli.” Polisin birlikte görev yaptığı arkadaşına, gülerek “Parkın delisi, bırak geçsin.” dediğini duyuyorsun. Sen de parkın banklarında sabahladın ve cesaretle geçip gitmek istiyorsun. Deli sana bakarken, “Hanımefendi!” diyor. Kapüşonlu kabanını düzeltip, saçlarını bir çırpıda arkaya atıyorsun. İltifat edildiğini ve şımartıldığını düşünüyorsun. “Sokağa çıkma yasağı var, kimliğiniz lütfen!” Arkana bakınıyorsun, kimse olmayınca kendine söylendiğinden eminsin. “Koronavirüsten dolayı.” diyor deli. Siyah bir köpek yanından hiç ayrılmıyor. Elindeki ağaç dalını ayaklarının arasına alıp, at gibi gibi kişneyerek parka doğru gidiyor. Bakıyorsun arkasından. Tekerlekli bavulun yaya kaldırımının kenarına çekildi ve içi boşaltıldı. Bulunamadı kimlik. Afallıyorsun, delinin yanına gelmesini bekliyorsun ve “Yardım et!” der gibi bakmak istiyorsun yüzüne.

Kimliği en son ne zaman kullandım diye düşünüyorsun. Bavulundaki alıp sattığın kolye, bileklik ve incik, boncuğu hatırladın. Otobüs geliyor gözlerinin önüne, birinin, “Kadın kendini idare ediyordu, salgın lafları çıkınca işler düştü; gitsin İstanbul’a, geçindirir kendini.” dediğini duyuyorsun. “Kocasının işlediği cinayetten sonra iki çocuğuyla perişan oldu.” Hatırlamıyorsun, kocanı ve iki çocuğunu. “Ne zaman evlendim, evim nerede, iki çocuk mu doğurdum?” diyorsun. Annem babam kimdi, akrabam var mıydı, nasıl olur? Aklın almıyor.

Delinin kişneyerek ve köpeğin de havlayarak geldiğini gördüğünde seviniyorsun. Fakat giysilerinin temiz olmayışı üzüyor seni. Belki de çocuğunun yaşında. Sarılıp bağrına basmak, öpmek istiyorsun doya doya. Anne dese, anne sevgisi böyle bir şey demek ki, yaşadığım bu duyguyu hatırlamıyorum, diyorsun. Ya diğer çocuğum kaç yaşında, kız mı yoksa erkek miydi? Deli, “Ne oldu, şaşkınlığın ne?” diyor. Anlıyor seni. Başlıyorsun anlatmaya: Kocanı ve çocuklarını hatırlamadığını ve otobüse bindiğini. “Ben varım, bak Arap var!” diyor. Sırtındaki torbadan çıkardığı borazanı üflüyor, herkes duysun istiyor. O da kuyruğunu sallıyor. Kucaklaşıyorsunuz deliyle, hiç düşünemeyeceğin haliyle. Arap’ı aranıza alıyorsunuz. “Ne kadar çok çoğalırsan, o kadar mutlu olursun.” diyor deli. Anlamıyorsun ama umutlanıyorsun. Deliye deli demek gelmiyor içinden.

Sonra ne yaptığını soruyor deli. Anlatıyorsun, Esenler Otogarı’nda indiğini ve Beyazıt’ın arka sokaklarında ucuz bir otelde kaldığını. Bavulundaki malzemelerle meydanda ufak bir tezgah açtığını ve burada da iş yapamadığını. Otelden elinde kalan battaniyeyle atıldığını. Caminin etrafı güvenli olur diyerek beş altı gece duvar diplerinde uyuduğunu. En sonunda da kâğıt mendil sattığını anlatıyorsun. Deli dikkatle dinliyor. İlk zaman kabanının temiz ve bavulunun yeni olması sayesinde, yoldan geçen insanların rahatsız olmadığını söylüyorsun. Sonra senden kaçıştıklarını ve bazılarının ise, “Salgın günlerinde mikrop saçıyor!” dediklerini. Bir hanım kızın sana sahip çıktığını ve maskeyle, üç beş lira verdiğini. Bavulundan çıkardığın maskeleri gösterip takıyorsun. Deli, “Ben böyle borazan çalamam!” diyor. Gülüyorsunuz. “Çalarım, çalarım başka yerimden çalarım.” Düşünüyorsun bu söylediği delilik mi diye. “Sonra ne yaptın?” diyor. Senin durumunu merak edişinden memnun oluyorsun. “Biri, zabıtaya mikrop saçıyor diye şikayet etti. Elimden battaniyemi zorla aldı. Ağladım.” diyorsun. Deli üzülüyor ve eline sarılıyor. “Nasıl dayandın, çektiğin çile!” diyor. “Ya parka gelişin?” Duygulanıp başlıyorsun ağlamaya. Oğlum demek istiyorsun. “Umudum kalmadı, ölmek istedim ve bir belediye otobüsüne bindim, dün akşam indiğimde bu parkta buldum kendimi.” “Ölmek sonraki iş,” diyor deli, “yaşamaya devam.” Yine şaşırıyorsun. Yola baktığın da ise polisin hala kimlik sorduğunu görüyorsun.

Merak ediyorsun delinin anne babasını. Hatırlamıyor. “Evim dünya ve odam park.” diyor. Ağaçları ve uçuşan kuşları gösteriyor. “Bak, uçuyorum kuşların yanına.” Kollarını yana açıp başlıyor koşmağa, uuuuuv diye ses çıkarıyor, geldiğinde konuşmasına devam ediyor, “Hikayem bu ve bitmedi.” Tahsilin var mı, hiperaktif çocuk muydun demek istiyorsun. Dahi ile deli arasında gidip geliyorsun. Arap’la oynuyor, onunla kardeş gibi yerde yuvarlanıyor deli. Birden kişneyerek koşuyor, geldiğinde de elinde kahvaltılık bir şeyler olduğunu görüyorsun. “Acıktın sabah sabah.” diyor. Arap’a da süt veriyor. O an yolda kimliksizlerin toplandığını görüyorsun. Deli yanlarına gidiyor. “Gördün deli savrul geri!” diyor. “İsmin varsa anılınırsın, hikayendir tarihe geçen.”

Yanına geldiğinde benim delim demek istiyorsun. Adı Delim olsun! Dinliyorsun, “Hikaye! hikayesi olmalı insanın,” diyor “ana rahmine düştüğünde başlar, öldüğünde biter.”

Ağaçlara bakıyor, kuşlar gibi kollarını açıyor,

“Kendin olup farkındalığın çoğaldığında hikayenin anlamı olur.”

“Farkındalık da ne?” diyorsun.

“Farklı olanı düşünebilmemiz bence.”

Borazanını torbasından çıkarıyor ve devam ediyor,

“Toplum olarak baktığımızda da bu böyle.”

Arap’ın başını okşuyor,

“Sömürülmek, kadın cinayetleri, etnik köken ayrımı, nefret suçları vs. Tüm bunları içimizde var edebilmek.”

“Ne çok şey biliyor!” diyorsun. Yoksa delilik oyunu mu oynuyor veya eğleniyor mu? Ama ne olursa olsun yaşamıma anlam kattı, o benim Delim ve oğlum! Şanslıyım, otobüse bindiğimde hikayem başladı, parkta anlam kazandı ve bitmedi.

Polis “Kimliği getir!” diye sesleniyor, duyuyorsun. Bir telaş alıyor seni. Tekrar tekrar bavulu didikliyorsun. Delim, “Kabanınındaki gizli cebine bak,” diyor “çıkar ben bakayım.” Hatırlıyorsun hanım kızın verdiği üç beş lirayı ve koyduğun iç cebi. Gösteriyorsun kimliği. Delim geliyor yanına. Arap, ayaklarını kokluyor, eteklerine sürtünüyor. Sokağa çıkma cezası veriyor polis. Makbuzu alıyorsun. “Bu ne cezası? Ödeyemem!” diyorsun. Ellerin titriyor, konuşurken kekelediğini fark ediyorsun. “Herkese anlatırım! Amirine.” Çekiyor kolundan Delim, “Benim gibi evsiz annem, ne sokağa çıkması!” diyor. Arap da peşinizden parka geliyor. Nakarat tutturuyorsunuz, “Deli deli kulakları küpeli.”

Muhsin Başaldı