(29 Haziran 1931- 31 Aralık 1983)

Sevim Burak, 1931 yılında kaptan Mehmet Seyfullah Burak ile Bulgaristan’dan İstanbul’a göçeden Yahudi bir ailenin kızı olan Anne Marie Mandil’in ikinci kızı olarak Ortaköy’de dünyaya geldi. Sanatının  ana damarının  kılcallarını  kendi yaşamından besleyen yazarın çocukluğu ve ilk gençliği Kuzguncuk’ta geçmiştir. Mankenlik , tarzilik gibi farklı mesleklerde çalıştıktan sonra 1960’lardan itibaren yazıya yönelmiş, iki kez evlenmiş, iki çocuk annesi olan yazarımız 1976 -1978 yıllarında Nijerya’da yaşamıştır. On  yaşındayken Alman Lisesindeki eğitimini yarıda  bırakmasına neden olan kalp romatizmasıyla başlayan sağlık sorunu  1978’te Londra’da geçirdiği açık kalp ameliyatı sonrasında yaşamı boyunca sürmüş , 1983’te elli iki yaşında da kalp yetmezliğinden hayatını kaybetmiştir.

Mektuplarında rahatsızlığının en ileri düzeyde olduğu dönemde hastalığından bahsetmeyip onu yok sayması , kalp yetmezliğini kanser gibi görerek  yenmeye çalışması  da bu yadsımanın bir başka hali olarak görülebilir.  Son üç yılını hastalığıyla boğuşarak hastanelerde geçirir. Afrika Dansı adlı öyküsünde  hastalığına katlanış şeklini sergilemesine bakınca ,  yazıyı bir sağaltım aracı haline getirdiği bile düşünülebilir.

Sevim Burak’ta “yazar ve yapıtı ilişkisinin” doğallığı,  yaşamdan  yapılan tıpkı alıntılar biçiminde kendini gösterir. Metinlerinin yaşamından kendi aldığı  notlar ve bu yaşama tanıklık  eden her şey ile birlikte eşzamanlı okunması gerekir  Aslında bu, eleştirmen , incelemeci için bulunmaz hazinedir. Bu metinlerarasılığı, yazarımızın göze çarpan temel bir yazınsal karakteri olarak belirleyebiliriz. Sevim Burak’ın yazma biçimi, bir metnin başka bir metni ürettiği bir düşünme sürecidir.  İlk mektuplarından birinde “gerçek dediğin nedir ki o da bizim yaratıcı gücümüzde” der.

Metinlerinde Yahudi/azınlık kimliği taşıyan karakterler, bunların egemen kimlik ile olan ilişkileri ve bu kimliğin yaşam bulduğu mekân ve uzam tekrarı hemen dikkati çeker. Bunlar da yazarın kendi yaşamının gerçeklikleridir.

Her zaman farklı tercihleri olan Sevim Burak, oğlunun daha iyi beslenip bünyesini güçlendirmesi ve daha iyi koşullarda yaşaması için kendisine  gönderdiği parayla antikalar alır.  Boğazdaki meşhur Aslanlı Yalının bir katını kiralar, bütün bir yazı orada geçirir. Belki de  tüm bunlar hastalığa karşı bir meydan okumadır. Çarpıntısı tehlikeli boyutlardayken çok şık bir Afrika elbisesi giyerek ‘çelik’ gibi imza gününe gittiğini 1982’de yazdığı bir mektupta oğluna anlatırken kendinden gurur duymaktadır. Bu tepki, yenilmemiş olmanın dimdik ayakta kalmanın dışavurumu   olarak görülebilir. Neredeyse  her öyküsünde ölümün,  ya ana tema  ya da ikincil öneme sahip şekilde yer alması da bunun bir yansıması  olarak düşünülebilir. Yaşamında üzerinde durmamış gibi yaptığı ve kafa tuttuğu bu ölüm teması  yazarın peşini bırakmamış, yazınında tekrarlanan bir öğe konumuna gelmiştir.

“Benim hikâyelerimdeki kelimelerim… Hiç eskimez yerlerini yıllardır değiştirir dururum. Anlamları da değişir… yani kelimeler, bir takım işaretlerdir. Bir şeylerin işaretleridir. Bir şeyleri anlatmak için kullanılırlar. Aynı harfler ve kelimeler başka başka yerlere konursa başka başka şeyler anlatırlar.

(…) Bir devri daim işidir yazmak, boyuna kelimeler ve sen yer değiştireceksin.

(…) Yazdıklarımın konusu kendi kendisi olan bir edebiyat benimki… (…) Benim konum yok…

Konu edebiyatın kendi kendisi…”

Kendi cümleleriyle yukarıda yazıldığı şekilde  Sevim Burak için bir metni kurmak, kullanacaklarını bulduktan sonra başlar. Sadece malzeme bulmakla değil, o malzemeyi işlemekle uğraşmak ister. Malzeme ne olursa olsun, onu oluşturduğu ana gövdeye ekleyebilir. Mektuplarında, öykülerinde anlattığı, terzilik refleksi olsa gerek, bir kes – iğnele yöntemi kullandığı anlaşılır. Sadece kurgulanan durum, sözcük ve cümleler değil, bir metinle oynanabilecek tüm oyunları oynamaya çalışır. Elyazısı ya da daktilo edilmiş metinleri kesip sırası değiştirilerek birbirine eklediğini, anlatımı kırarak içindeki gizli anlamı bulmaya çalıştığını, sırayı tekrar değiştirdiğini, metnin parçalarını perdelere iğneleyip, bütün eve yayarak ilginç zorlayıcı ve yaratıcı bir montaj ile öykülerini oluşturduğunu anlatır. Gecesini gündüzüne katarak, az uykuyla yazmayı sürdürür. Kağıtları perdelere iğneleyerek ya da yere yayarak, kendi deyimiyle “fal açarak”metinlerini büyük bir titizlikle örer.

Sevim Burak edebiyatı,  toplumsal edebiyatın  Türkçe edebiyatın üzerinde egemen olduğu  yıllarda  “herkesin masal anlattığı, alıştığı şeyleri dinlediği” bir ortamda onlardan oldukça farklı bir  yerde kurulmuştur.  Ve adeta kanının sondamlasına kadar bedenini ve en ücra köşelerine kadar ruhunu verdiği metinleriyle kısa ömründe ardında dünya edebiyatında yerini alacak, eşi benzeri olmayan, günümüz sanatının yeni yeni keşfettiği bir bilincin ürünü olan külliyatını sessiz sedasız bırakacaktır.Bu külliyatı bırakın döneminde bugün bile hakkıyla duyumsamak için derinlikli bir çalışma gerekmektedir.

Türkçe edebiyat onu öykü ve piyes yazarı olarak sınıflandırsa da yazdıkları hiçbir türün sınırlandırmaları içerisine giremeyecek kadar özgün metinlerdir.

Yazarımız , Samuel Becket ve James Joyce gibi yazarları çok beğenmektedir.  Beckett’ in kendi dilini bir yabancı gibi konuşarak, edebiyatı oluşturan ana dili minörleştirmesi, Burak tarafından da uygulanmıştır. Egemen dilin dışında, kişilerin kendilerinin oluşturacakları bu ikinci dil minöriteyle izah edilebilir. Minöritenin Türk edebiyatındaki önemli temsilcilerinden biri de Sevim Burak’tır.  Belki de Beckett ve Kafka’ya olan hayranlığının  bu sekilde yazmasında rolü olmuştur  Yazarın bu tutumu, adeta yazılı kültürün ve onun şımartılmış çocukları öykü ve romanın kıyılarına yapılan bir saldırıdır. Burak, Türkçenin egemen olduğu sulara kendine özgü kurduğu yeni bir dille, adeta hücumda bulunur. Özellikle “On Altıncı Vay” adlı öyküsünde bu tutumunu açık seçik ortaya koyar.

“İchde bou alea guerdanlek lakin benim itchin bou mineli altoun enfiyekoutouse katcha?” (Burak, 1982a: 70) cümlelerini yazar Fransız imlasıyla kurmuştur. Aslında “İşte bu ala gerdanlık lakin benim için bu mineli altın enfiye kutusu kaça?’ demek isteyen Burak’ın bu tavrı minöritenin uygulanışıdır.

Kafka, Tevrat ve Dostoyevski yapıtlarında temeli oluştururken,  dalları da Samuel Beckett, William Faulkner ve JamesJoyce’ dur, denilebilir. Yerli yazarlardan ise Hüseyin Rahmi, Nazım Hikmet, AzizNesin gibi isimlere hayranlık duyan yazar, eserlerinde daha çok yabancı kaynaklardan yararlanmayı tercih eder.

37 yıl önce aramızdan ayrılan Sevim Burak’ı, en çok sevdiği öykülerinden “BoyalıKuş”tan bir bölümle selamlayalım.

” SENİ GÖRÜYORUM

 ORDASIN

AĞACIN ALTINDASIN

 NEFES ALMIYORSUN

GÖZLERİN AÇIK

 UPUZUN YATIYORSUN

KOCA KUŞUN YANINDA

 UYUYORSUN”

 Işık DEMİRTAŞ 31 Aralık 2020

ESERLERİ:

1965’te ilk öykü kitabı Yanık Saraylar

1982 Afrika Dansı kinci öykü kitabı

1982’de “Ah Ya Rab Yehova”yı oyunlaştırarak Sahibinin Sesi adıyla yayınlar.

Everest My Lord (İşte Baş,İşte Gövde, İşte Kanatlar) (1993) adlı oyunu ve

 Palyaço Ruşen (1993) Öyküsü  ölümünden sonra yayınlanır.

Oğlu, kendisine yazdığı mektupları birinci baskısı Mach 1’den Mektuplar

(1990) adıyla , son baskısını ise BeniDeliler Anlar  (2009) adıyla yayınlar

Yararlanılan kaynaklar:

–  SEVİM BURAK’I BESLEYEN DAMARLAR; Arş. Gör. Bedia KOÇAKOGLU Selçuk Üniver.

 –  SEVİM BURAK’IN OYUN METİNLERİNDE KADINLAR; Özlem BELKIS  DERGİ PARK ;

–   A’dan Z’ye Sevim Burak ; Nilüfer GÜNGÖRMÜŞ