Mavi bir gökyüzü, oynaşan minik dalgalar, frişka bir rüzgâr, bu frişka kelimesi de çok hoşuma gidiyor, kelime kadar kendisini de seviyorum, çünkü bu rüzgârda, teknemiz tüm yelkenleri sonuna dek açık, denizde süzülüyor. Orta derecede hoş rüzgârmış bu İtalyanca kökenli kelimenin anlamı. Denizcilik terimlerinin çoğu İtalyancadan geçmiş dilimize. O zamanlar Ceneviz gemileri yelken basıyormuş denizlerimizde.

Sabah gün doğmadan palamarları çözüp demir aldık Ege’deki küçük bir limandan. Ama bakın palamar Rumcadan, ne de olsa bizden daha denizciler. Güneş denizden başını çıkarıp yavaş yavaş gökyüzünü kızıl ve turuncuya boyarken teknenin su ile yaptığı dansın melodisi eşlik eder manzaraya. İşte bu anı yaşamak için tan yeri ağarmadan çıkarız denize, yoksa yat uyu değil mi, ciyak ciyak martı sesleriyle de uyan, uyanmanın en keyiflisiyle.

Kıyıdan epeyce uzaklaştık, artık etrafta kara parçası görünmüyor, bu sefer yolumuz uzun, gece boyunca da seyrimize aynı hızla devam edebilirsek yarın öğlene doğru yeni bir limana varabiliriz. En büyük çelişkim de bu. Hızlı gidelim istiyorum, ancak bu, daha yüksek rüzgâr; daha yüksek rüzgâr, iyice dolmuş yelkenler; iyice dolmuş yelkenler yan yatmış tekne, her an müdahaleye hazır tetikte beklemek, yani yorulmak demek. Teknede iki kişiyiz, orta yaşı geride bırakmış karı koca. Gerginlikten uzak, denizde yaşamayı seçmişsin. Karadaki yerleşik hayatı bırakıp, bu kırk metrekarelik tekneyi yuva bellemişsin, strese ne gerek var. Yine de hep hazır olmalısın, denizde hava her an değişebilir.

Birden rüzgâr yükseldi, hızımız arttı. Yelkenleri biraz küçültelim derken aniden önümüzde uçsuz bucaksız, duvar gibi yoğun bir sis oluştu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken rüzgârla yelkenleri iyice dolmuş tekne hızla sis duvarının içine daldı. Koyu, nemli, göz gözü görmeyen bu yerden ne oluyoruz demeden geçmiştik. Garip bir aydınlığın içine düştük, rüzgâr durmuş, deniz durgun bir göl gibi kıpırtısız ve yemyeşil olmuş, sis duvarı arkamızda kalmıştı. Boşalan yelkenler ipe asılmış çamaşırlar gibi sallanmaya başladı, iyice yavaşladık ve durduk. Ne rüzgâr, ne dalga, ne akıntı, kıpırtısız bir ortam… Neredeydik? Bir süre kendimize gelemedik, sonra kalkıp teknenin seyir aletlerine baktık, hepsi kapkaranlıktı. Telsiz sinyal almıyor, elektronik aletler çalışmıyordu. Dört bir yanımız göz alabildiğince durgun, yemyeşil bir deniz, rahatsız edici bir huzur. İlk şaşkınlıktan sonra ne yapacağımızı düşündük, aşağı yukarı nerede olduğumuzu biliyorduk, aynı rotada devam edebilirsek hedeflediğimiz limana varabilirdik. Ama aynı yerde miydik gerçekten? Yelkenleri toplamaya karar verdiğimiz anda deniz hafifçe kabardı, devasa bir deniz kaplumbağası başını çıkardı. Bu güzel manzarayı yakalamak için hemen telefonuma uzandım ama ekranı kararmıştı, açamadım. Kaplumbağa tekrar denize dalmıştı, tam o sırada tepemizden üzerinde iki çocuğun olduğu altın renkli bir koç uçarak geçti. Birbirimize bakakaldık, el alışkanlığıyla yelkenleri toplayıp sardık. Motoru çalıştırıp geri dönmek en iyisiydi. Bu bir rüya olmalıydı.

Motoru bir türlü çalıştıramadık, belirsizliğin içinde çaresizce kalmıştık. Biz kıpırdayamıyorduk ama arkamızdaki sis duvarı yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Rüzgâr çıksa da hareket edebilsek, uzaklaşmakta olan sis kapısından kendi dünyamıza dönebilsek diyordum içimden. Burada kalırsak stoktaki su ve yiyecekler bize anca bir ay yeterdi.

Bu sırada kocam ambar kapağını açmış bir şeyler yapıyordu, meğer sigortalar atmış, sis duvarından geçerken etkilenmiş olmalı. Şalter açılınca elektrikli aletler çalışmaya başladı. Bir de motoru çalıştırabilse! Nerede olduğumuzu anlamak için ekrana bakıyorum, sinyal almıyor, demek ki gerçekten uyduların erişemediği bir yerdeyiz. Motorda kısa devre olmuş, sonunda onu da düzeltti bizim kaptan. Artık rüzgârı beklemeye gerek yok, motoru çalıştırıp gidebiliriz. Ama nereye? Artık sis duvarı da gözükmüyor, dört yanımız deniz, gidilecek bir kara parçası da yok ufuklarda, tam bir kâbus. Kısıtlı yakıtımızı bitirmemek için beklemeye karar veriyoruz. Okyanuslarda doldrum bölgesine düşen denizciler gibi rüzgârı bekleyelim bakalım. Eski zaman denizcilerinin en büyük korkularından biri rüzgârsız, yaprak kıpırdamayan bu bölgelere düşmeleriymiş, bazen aylarca aynı yerde beklerlermiş. Ama en azından nerede olduklarını biliyorlardı, rüzgâr çıkınca yollarına devam edebilirlerdi.

Biz kendimizle meşgulken teknenin etrafının deniz kızlarıyla çevrildiğini gördük. Kocaman masmavi gözleri, upuzun yosun renkli saçlarıyla bir deniz kızı yaklaşıp, ılık tatlı bir rüzgâr esiyormuş hissi veren sesiyle hoş geldiniz dedi. Konuşmayı seven bir deniz kızıydı. Bulunduğumuz yer konusunda bir şey söyleyemedi. İlk defa böyle bir tekne görüyordu, son zamanlarda daha önce görmedikleri şeyler oluyormuş. Uzak denizlerden su altında şarkı söyleyen kocaman balinalar gelmiş mesela. Yiyecek bulamayınca öyle tiz ses çıkarıyorlarmış ki, dev ahtapotlar rahatsız olup mağaralarından çıkıp tartışıyorlarmış. Göçmen balıklar bütün denizlerde kirliliğin arttığını, yiyecek bulmanın zorlaştığını söylüyorlarmış. Poseidon rüzgârları durdurmuş, nehir tanrısı Okeanos ve karısı Thetis’ten pislikleri denize akıtmaktan vazgeçmelerini söylemiş. Deniz kızları uzaklaşırken, sohbeti seven deniz kızımız yardıma ihtiyacımız olursa Frişka diye seslenmemizin yeterli olacağını söyleyip hızla suya daldı. Gökyüzünün rengi birden değişti, gündüzün parlak ışığı kendini lacivert bir geceye bıraktı.

Gökyüzünde hiç yıldız görünmüyor, ay da yok ama gece loş bir şekilde aydınlık. Artık hiçbir şeyi yadırgamıyorum. Denizde bir hareketlenme oluyor, diplerden doğru yoğun bir yosun kütlesi örümcek ağı gibi her türlü çöp, plastik artıkları toplamış olarak su yüzüne yükselmeye, yavaş yavaş etrafımızı sarmaya başlıyor. Aradaki boşluklardan kocaman balıklar başlarını çıkartıp oksijen almaya çalışıyor. Devasa kaplumbağa bu kez tam teknenin yanında zorlanarak su yüzüne çıkıyor. Balıklar hep bir ağızdan nefes alamıyoruz diye bağırıyorlar. İkimiz de tekneden kaplumbağaya doğru uzanıp bakıyoruz, büyük bir balık ağına takılmış, kurtulmaya çalıştıkça iyice düğüm olmuş, zor hareket ediyor. Bir yandan deniz, içindeki tüm çöpleri sanki kusmaya çalışıyor. Etrafımız doldukça tekne de yosunlarla sarılmış çöplüğün üzerinde yükselip yana doğru yatıyor. Birden gök gürlemesi gibi bir sesle elinde üç uçlu mızrağıyla Poseidon beliriyor, dünyanın tüm dengesini bozdunuz diye bağırıyor bize. Kurtarın bu kaplumbağayı, görevine dönsün. Şimşekler çakarak uzaklaşıyor.

Yana yatmış teknede düşmemeye çalışarak halat kesmek için kullandığımız bıçakları bulup kaplumbağanın üzerine çıkıyor, elbirliği ile ağı kesmeye başlıyoruz. Ağlardan kurtuldukça kaplumbağa suyun üzerinde daha rahat hareket etmeye başlıyor, bir yandan da kesilen ağlara tutunmuş yosun ve çöp dağları yavaş yavaş dibe çöküyor. İşimiz bitince küçük bir yüzen adaya benzeyen kaplumbağanın sırtında oturup etrafa bakıyoruz, denizin üzerindeki tüm pislikler kaybolmuş, teknemiz de tekrar düzelmiş sakin denizin üzerinde salınıyor. Küçük adamız yüzerek bizi tekneye getiriyor, tırmanıp çıkıyoruz. Kaplumbağa bir süre su yüzünde yüzüp yavaşça derinlere dalıyor.

Frişka bu kez tek başına denize dalıp çıkarak yanımıza geliyor. Rüzgâr tanrısı size yardımcı olacak deyip teknenin etrafında yüzüyor. Beklediğimiz rüzgâr hafif hafif esmeye başlıyor. Hemen yelkenleri sonuna kadar açıyoruz. Artık rüzgâr bizi nereye götürürse oraya gidelim. Lacivert gecenin içinde ilerlerken esintiyi yeniden yüzümde hissetmek güzel… Bir süre sonra tekrar puslu bir havaya giriyoruz.

Puslar dağılırken hava aydınlanmaya başlıyor, ufukta güneş etrafı kızıla boyayarak doğuyor. Uzun bir gece yolculuğu oldu, hava yelken için çok uygundu. Tahmin ettiğimizden daha erken limana ulaşacağız gibi. Konum ekranına bakıyorum, yaklaşık iki saatlik yolumuz var. Şimdi iyi bir kahvaltı etme zamanı.

Zeliha Özer