Pazarda dut görünce ağaçlardan dut silkelemeler geldi değil mi usuna,  gittin yine Sinop’a, tahta kasadaki incirlerin kokusu burnunda, yüklüğün içine nane kokuları yayılmış… elma, armut, erik, ağaçları, kiminin dalından koparıp yemeler kiminin tepelerine kedi gibi tırmanmalar… dalından toplanan dutları dedenin incir yaprağından yaptığı sepetin içinden yemenin keyfi tarifsiz, kurbağaların vırak vırak sesleri kulaklarında küçük havuz dibindeki ağaçtan  karadut yerken ellerin kıpkırmızı üzerine sürünce bıraktığı lekeler işittiğin azarlar, Çocukluğum; ağaç tepeleri…

Yüzünde maskenle Covit19 aşısı olmaya giderken incir yaprağının kokusunu kapalı burnunla nasıl da hissettin, çocukluğun canlandı belleğinde bakındın bu koku nerden geliyor diye kenarda sıkışmış küçümen incir fidesi kokusuyla gittin salıncak tepesine, sabahları incir ağacının altında yaptığınız büyük aile kahvaltıları bazen kim neden o adı koymuş bilemediğin hiç de sormayı düşünmediğin Kaş dedikleri denize nazır tepede, bazen de evin önündeki elmalıkların altında, anneannenin kahvaltılıkları doldurduğu koca siniyi o zayıf bedeni  ile taşıması hep şaşırttı seni, duyanlara Antalya’nın  Kaş’ı gibi gelse de senin ve ailenin  kaşıydı  orası, geçen balıkçı motorlarını belli günlerde  yelken kulübünün antrenman saatinde su kayağı yapan gençleri izlemeler, kahvaltı sonrası kuzenlerle, eniştenin her yaz başında yamaçtan aşağıya inmek için elleriyle kazarak yaptığı basamaklardan koşarak denize inmeler, bahçede ekili salatalıklardan taze taze koparıp yanınıza nevale almalar. Çocukluğum; deniz…

Kimi zaman tahta masaya sığamayınca, yerde serili hasırın üstündeki yer sofrasında kuzenlerle keyifle yenen kahvaltılar incir ağacına kurulan salıncak ve sıra ile sallanmalar Çocukluğum; salıncak…

Pazar sabahları pide zamanı, dedenin torunlarından isteyenleri yanına alıp fırına götürmeleri, kocaman kapaklı yayvan pide sepetini boşken sen taşırdın küçümen halinle, fırıncı saat verir o saatte gidip pide dolu sepeti deden takardı koluna pidenin iç malzemesi evden götürülüp üzeri bol yumurtalı olsun diye fırıncıya iyice tembihlenirdi.  

Elmalığın altında babanın arkadaşlarının define arama maceraları, söylentilere göre altın gümüş gömüsüymüş, haftalarca nöbetleşe dört kişi helak halde sonunda buldukları güğüm içinde saklanmış tapular. Ata ninenin sakladığı akçeler de var ama beş para etmez derler.

Küçük odada merak uyandıran kilitli dolap… bir gün kuzenlerle anahtar bulup dolabı açtığınızda işittiğiniz azar, içinde bilmem kaç yıldır belki 100 belki 150 yıllık büyük ata dedelerden kalma anılar dedenin annesinin kesilmiş yamalı bez parçası içindeki saçı, naftalin kokusunun tüm eve yayılması. Çocukluğum; kokular…

Kalabalık aile, çoğunun öğretmen olduğu kız kardeşler ve eşleri, kuzenler hepsi bir arada. her yıl haziran da okul kapanınca  gidilip  eylül de İstanbul’a dönene dek geçirilen uzun yaz tatilleri, hatta İstanbul’da yaz nasıl olur bilmezsin bile o yıllarda…iki katlı tahta döşemeli pembe evdeki atılan her adımda  tahta gıcırtısını saymalar alt katla üst katı birbirinden ayıran merdivenin üzerine istenildiğinde indirilen tahta kepenk, çok yıllar önce deden daha küçükken merdivenlerden düşmesin diye dedesinin  yaptığı geceleri kapatılan kepenk üzerinde kuzenlerle oynamanın dayanılmaz zevki, alt katta mutfak banyo ve yemek odası, mutfağın ortasında ocak, odun ateşinde taze toplanmış közlenen mısırların kokusu burnunda tüm torunlar mutfağa üşüşmeler  sıra kavgaları, üst katta tuvaletle büyük oda arasındaki en küçük odanın küçük üste doğru açılan penceresinden denizi seyre  dalmalar büyük odada  dedenin yüzünü denize dönüp pencere kenarındaki masaya kurulup keyifle tıraş seremonisi hala gözünün önünde. 

Misafir odası denilen kapısı gündüzleri kilitli geceleri yatmak için açılan ve merak uyandıran meşhur oda; yeşil koltukların üzeri beyaz örtülerle korumaya alınmış, odadaki anahtarı üzerinde yeşil büfenin içinden bayramlık şekerlerden aşırmalar tam ağzına atarken yakalanmalar hepsi hafızanda, büyük oda ile misafir odası arasındaki yüklük ne ilgini çekerdi bir odadan girip diğerinden çıkmalar  yorganlar arasında oyun kaçamakları, yüklük kapısında torunların boy işaretleri dedenin yeşil kalemi ile isimleriniz yazılı, torunlar etrafta gürültü yapmasın dolaşmasın diye deniz sonrası karınlarını doyurup öğle uykusu için zorlamalar kuzenlerle birkaç saat aynı odada yatıp şakalaşmalar fısıldaşmalar odaya birisi gelince  uyumuş numaraları en sık yaptıklarınızdan. Çocukluğum; kaçamaklar…

Ramazan geceleri gençlerin “helesa yelesa” diyerek manilerle dolaşmaları hala kulaklarında, o zamanlar nedir bu diye sorardın dedene, çok eskilerde fırtınadan kaçıp Sinop limanına  sığınan gemilerden birinde  gemicilerin kumanyaları bitince karaya inip kapı kapı dolaşıp bahşiş toplamalarıyla  başlamış derdi sana, yıllar içinde ramazanlardaki geleneksel şenliklere dönüşmüş ancak asıl amaç  ihtiyaç sahiplerine  yardım toplamak olmuş.

Yağmur sonrası toprak kokusu esen meltemle evin içinde, tavana yakın floresan lambanın etrafında rengarenk uçuşan boy boy kelebekler, gündoğusu esti mi denizin taşkın dalga seslerinden cam kapı açılamaz halde o günlerde iç taraftaki deniz seni almaz içine ama arka deniz seni bekler. Sinop’un en sevdiğin özelliği bu, pembe boyalı iki katlı evin bitişiğinde tavuk kümesi, sabahları kümesten sıcak yumurtalar, tavşanlar yeşil baş ördekler salına salına dolaşmalar.

Haftanın iki günü İstanbul’dan gelen Ege ve Karadeniz isimli gemilerin burnu açıklarda göründüğünde büyük odanın pencere kenarındaki divanda oturup tüm ihtişamıyla dakika dakika limana gelmesini izlerdin, rıhtımda balina misali yatıp, yeni yolcularını alarak tornistan yaparken çaldığı düdüğün yankısı evin her köşesinde, sen de o gemilerle kaç kez seyahat etmiştin küçükken, kamaralar, yemek ve çay salonları, güverteden balıklara, kuşlara attığın ekmek kırıntıları canlandı gözlerinin önünde, geminin güvertesindeki arabalar dikkatini çekerdi, bunları buraya nasıl koyuyorlar diye, sonradan öğrenmiştin vinçlerle indirip bindirdiklerini, Çocukluğum; salıncak, deniz, ağaç tepeleri…

Yaz gecelerinin çalışkanları cırcır böcekleriyle uyuyup horoz sesleriyle uyanmak… unutulmazların…

Markette her zaman taze nane bulamazsın, kokusu çekti seni tezgaha elinde nane açtığın her camdan gelen buram buram kokusu burnunda, ağaç tepelerinde erik toplamalar, elma armut inciri dalından yemelerin tadı nerede kaldı….

Özlem Gemici