da sırtıma saplanan onlarca okla kapısına dayandığımda beni şaşırarak süzdü, sızan kanlar olmasa belki sevimli dev bir kirpiye benzeyebilirdim, kim bilir? Yine en zor iş ona kalmıştı, okların nereye temas edip etmediğini bilmeden çekip çıkarmak. Patlayıcı kablolarla oynanan oyunun okla olanı. Kendi okunu çekerken daha şefkatli davranır mıydı bilemedim.
O, kapıda öylesine duruyor, ben kan kaybediyordum. Belki de böylesi çok daha iyiydi, uyuşuk bir ölüm. Geri çekilen oklar yırtmadan bedenimi ve o beni iyileştirip öldüreceğini bilemeden vermek zorunda olmadığı kararlarla.
Daha önce kimsenin bedeninden ok çıkarmış mıydı? Gidecek başka yerim yoktu. Sargı bezi olmalıydı mutlaka, ben aslında kirli bir çaputa bile razıydım. Ne de olsa bedenin yaraları ruhun yaralarından daha çabuk iyileşiyor.
Kapıyı aralayıp içeri aldığında, söylemiştim diyen gözlerle süzmedi beni, ben de yaşamadan bilemezdim diyen gözlerle bakmadım ona.
Elleri yaşlanmıştı, bu yüzden şefkatle inceledi yaralarımı ama ne yapacağını o da bilmiyordu. Bu kez değil dedim içimden, kendi oklarımı kendim çıkarmak istemiyordum, yaram ne kadar derin olursa olsun sadece teslim olmak… Uyuşuk bir ölüme bile. Bütün gücümü arena meydanında harcamıştım ve zaten oraya gitmeden önce de yaralıydım. Ama son iki ok, onları hiç beklemiyordum işte. Onları bana atanlara attığım adımlar, kirli çaput için değil sargı bezi içindi. Oklar hiç aklıma gelmemişti. Belki önce beynimden vurulmam gerekiyordu, işleyen bir beyin hasta bedenin en büyük düşmanı.
Sırtüstü yatamıyordum, yorgundum ama yaralarımı görmek istiyordum, ölümümün övünç kaynakları. Başımda olsa taç olurdu metal yığın, ucu göğe değse ama uçları içime batıyordu. Aldığım yaraların onurunu ben bilsem de yenilmiştim. Taçları hak eden onurlu mücadelem sırtıma kazınmıştı.
Dev bir kirpi gibiyim dedim, gülmedi, sanırım sesim de düzgün çıkmıyordu.
Doktora gitmeliydin dedi. Sadece şefkate ihtiyacım vardı dedim, yine sesim çıkmadı.
Arena meydanlarını hep sevmişimdir, karnaval havasındaki güç gösterileri beni büyüler. Boğalara aldırmam, çünkü daha önce benim kadar yara almışını görmemiştim. Bir iki mızrak, zaten ben onları seyrederken benim de sırtımdaydı. Hem insan o renk cümbüşü, haykırmalar, nerdeyse nefesini tutarak izlenen savaşta acılarının keskinliğini hissetmiyor. Bence savaşlar arena da olmalıydı, teke tek, sırayla, denge gözetilerek. Tüm mızraklar birden değil, yavaş yavaş intikam sırasını beklemeliydi. Ohhh yoo ben arenada meydanındaki şu katil, adaletsiz savaştan bahsetmiyorum. Pikador’un arenaya asıl savaşıma çıkmadan önce, vazelinle gözleri yarı kör edilen, testislerime tiner sürülen, mızraklanan şişlenen, artık iyice yorulan boğası değilim ben, Matadorun kılıcıyla ana arterlerim kesilerek kan kusturulan, can çekişirken kulaklarım ve kuyruğum kesilen… Boğaya güç toplaması için fırsat verdiğimde boynuzlanan Matador da. Çullanan intikamlar, kalleşçe ama adaletsiz dövüşlerde kazanmak ve onuruyla kazanmak aynı şeylermiş öğrendim, ne ki onuruyla yenilmek.
Ama sen savaşları zaten hiç sevmedin.
Offf beynim, sırtımdan alıp oku beynime saplayasım var.
Elimi uzatıyorum sırtıma, yok bunu yapamam, hani güçlüydün? Altı üstü o sivri ucu geri geri çekip bu kez beynine batıracaksın ve eğer hafıza denilen şey kat kat örülüyorsa, önce çocukluğuna… Kıyamadım,,, gençliğim,,, olmaz, evlilik yok ıııı, peki ne ? peki ne…?
Bana o okları batıran satır araları, noktalı virgüllerden sonra cümleleri bitiren ünlemler, parantez içleri, virgüllü ünlemler… Tarif et desen tek bir cümle kuramam ama o cümlenin her harfi, her kıvrımı, bir kelimenin diğerine çaktırmadan tasladığı üstünlük. Denge denge diye kendimi yırtarken arkamdan kendi aralarında yaptıkları ittifak, savaş.
Oklarım kelimeler mi yoksa?
Çıktıklarında ben hangi cümleyim?

Şaheser Yılmaz