“Veyleee, veyleeee, ya veledeeee” diye yükselen çığlıklar avludaki hurma ağacının altında kendi başına oynamakta olan çocuğu ürkütmüş, koşarak annesine sarılmasına neden olmuştu. Dayısının kanlı bedenine tanık olan çocuk önce bunu bir oyun sanmıştı.  Ağaçtan dökülen hurmaların erken zamanda kızarmış olmasına anlam veremeyen büyükler aslında onların dile gelip bir şeyler anlatmak istediğini söyleyeceklerdir çok sonraları. Aynı büyükler, çocuğun adak diye uzattıkları saçını kesmeyi makasların onaylamadığına, kendi kendilerini parçaladıklarına, zamanın ilerlemeyi durdurduğuna tanık olduklarını da ekleyeceklerdi.

Her dilde ağıtlar ve her dinde yakarışlar avlunun duvarlarını çatlatmaya başlamıştı. Çatlaklardan sızan gözyaşları aşk haritasını oluşturan yerdeki kanı temizlemeyi kabul etmeyecekti. Her gelen, genç bedeni gördükçe ağıtlara eşlik edecek, dizlerini dövmeye başlayacaktı.

Başka dilde aşık olmuş, farklı inanıştan biriyle bir araya gelmişti, cansız bir şekilde yatmakta olan Nihat. Kaçamak buluşmalarını hiçbir tehditten korkmadan sürdürüyordu birlikte olduğu kadınla. Küçük şirin bir kasabaydı yaşadıkları yer ama insanlar yüksek sesle dillendirmeseler de farklı tonda dua ediyor, farklı inanışlara sığınarak birbirleriyle ilişkilerini sürdürüyordu. Akdeniz’in bu şirin kasabasının insanları -yaşamın her rengini kucaklamış olmasına rağmen- birbirleriyle evlenmeyi yasaklamış ama komşuluk ilişkilerini geliştirmişlerdi. Avlulardaki, evlerinin önündeki ağaçların gölgelerinin buluşması onlara ayrı bir haz veriyordu ama bu hazzın bedenlerde buluşmasını bir türlü kabul edemiyorlardı. 
            Çan sesinin ezan sesine karıştığı günler, Yahudisi, Hristiyanı Sünni ve Alevi Müslümanıyla bir arada keyifle geçip gitmekteydi bu topraklarda. Arapça şarkıların Türkçe ezgilere, Ermeni öykülerinin Rum esprilerine eşlik ettiği bir yerdi. Yemek kokuları coşkuyla buluşup, birbirlerine soluk almadan masallar destanlar anlatırlardı, ta ki zamanları tükenip yuvalarına çekilene kadar. Çocukların daha sonra arkadaşlıklarını yitireceklerinden habersizce birlikte oynadıkları oyunlarını terk etmeleri gibi. Aynı toprağın insanları, kapı önü buluşmalarında birbirlerine kendi dillerini öğretmeye çalışırdı hiçbir büyüklenmeye kapılmadan. Yoksulu iyi hallisi, akşam sohbetlerini sürdürecekleri ve daha sonra evlerine dağılacakları avluya aynı kapıdan girerdi. Birbirlerine dil din sormadan oynaşan, sarılıp uyuyan yaşamın diğer ortakları da, aynı ayın ışınlarından yararlanarak avlunun tam da ortasını mesken etmeyi sürdürmekteydi.    

Nihat dualarını biraz farklı dillendiren köklü bir ailenin delikanlısıydı. Aynı yaşta “öteki” olmayan bir ailenin kızına tutkuyla bağlanarak aşkın önüne geçemediği bir yasağı delmişti. Odysseus’ un gemisinin fırtınayla mücadelesi gibiydi yaşadıkları. Ama bu defa binlerce yıl öncekinin tersine, hedefe varılamayacağına herkes inanıyordu. Tüm hoşgörü ortamına rağmen var olan tabloya farklı bir fırçayla dokunmak cesaret isterdi bu topraklarda. Onlara yardım edecek tanrılar ve tanrıçalar bile çoktan mağaralarına çekilmişti. Avlunun duvarları ise içerideki hoşgörü ortamını koruyamayacak kadar zayıftı ne yazık ki.

 “İkisi de birbirlerini seviyor ve bunu gizlemekte zorlanıyorlardı” diye anlatıldı on yıllar sonra. McCarthyciliğin moda olduğu dönemde olduklarına aldırmıyor, izlendiklerine önem vermeden, köşe başı buluşmalarını kuytularda bir araya gelip sarılmayla sonlandırıyorlardı. Bir keresinde, peşlerine takılan adamdan kurtulmak için bir çalılıkta yere uzanıp, birbirlerine sarılı bir şekilde hareketsiz durarak kaya görüntüsü vermişlerdi. Gecenin karanlığı kendisini daha da koyulaştırarak onlara yardım etmiş ve onlar da tehlikenin geçmesinin ardından yüreklerini birbirlerine teslim edip evlere dağılmışlardı. O yerde, birbirine sarılı iki ağacın büyüdüğü söylenir. Yaşananlar unutulsun diye ağaçları kesmeye gelenlerin ellerindeki testerenin ters dönüp sahibini kovaladığına tanık olunmuşluğu da vardır. Her karanlık köşe onların sarılma mekanıydı, tıpkı bu sevgiye göz yuman her arkadaşın evi gibi. Tehlike büyüyordu ama sevgililer de aşklarını büyütüyorlardı. Kendi topluluklarının ileri gelenlerinin uyarılarını dikkate almıyor, artık ayyuka çıkan birlikteliklerini gizleme gereği duymuyorlardı. Sonu belli olan ilişkiye engel olmak isteyenlerin sözlerini kulak arkasına atıyordu rüyalarında ölümü kucaklayan genç çift. Nihat’a selam verenler bir ölüye son görevlerini yapar gibi davranıyordu. Tüm yazılı olmayan kuralları karşılarına aldıklarını bildikleri halde evlenmeyi planlamışlardı.

“Kader ağlarını örmekten hiçbir zaman vazgeçmez!” der kadere inananlar. İnanmayanlar ise “kendi elleriyle kaderin ağlarını ördüklerini!” söylerler. Her ikisi de yaşanacakların ilk basamaklarını oluşturuyordu, bir sahnenin arka dekoru gibi. Ata binmeyi çok severdi Nihat ama bu kez dörtnala sürdüğü atın kendisini sevdiği hayattan hızla uzaklaştırmakta olduğuna inanamamıştı. Kız’ın ailesi çok öfkeliydi ve bu birlikteliğe son vererek her ikisini de cezalandırmak istiyordu. Aslında perdenin görünmeyen yüzünde daha çok Nihat’a büyük bir ceza vermek üzere planlarını yapmaktaydılar.

Şehirdeki neşeli hava yerini tedirginliğe bırakmaya başlamıştı. Avlular erkenden boşalıyor, insanlar kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatıyordu.  Alışveriş yapılan yerlerde bir araya gelenler göz göze gelmekten kaçınıyordu, uğursuz havaya katkıda bulunurcasına. Bir yaz gününün sıcak ve nemli kokusu tüm kokuları bastırmış, sessizlik bile kenara çekilerek, gelmekte olan belaya yol vermek zorunda kalmıştı. Dipten gelen dalga yükselerek kıyıya doğru dev adımlarla ilerliyor, hiçbir şeye aldırmayan sevgililerin yüreklerini titretiyordu. Onları sevenlerin de yürekleri sarsılıyordu. Tehlikenin farkında olup geleneklerinden ödün vermeye yanaşmayan büyükler, aralarına çektikleri görünmez seti daha da kalınlaştırmaya çalışıyordu.

İkinci oğlunun da erken yaşta toprakla buluşmasına tanık olacak olan yüreği acılı anne, yitirmiş olduğu kocasının fotoğrafından günlerdir süzülen yaşlara bir türlü anlam verememişti. Onun ne demek istediğini anlamadığına, ayıklamakta olduğu pirincin içindeki taşın kurşuna dönüşmesini kötüye yormamasına pişman olmuştu sonraları. Farkında olup, oğlunun ölümüne engel olamadığına çok üzülmüş, dizlerini günlerce dövmüştü.

Üç yaşındaki çocuk, her zaman taş atarak düşürdüğü hurmaların, herkesten önce gözyaşlarını süzer gibi dökülmüş olmasına anlam verememiş, çok şaşırmıştı. Oysa ağaç herkesin sonradan gördüğünü önceden görmüş ve hüzünle sallamıştı dallarını. Zamansız olgunlaşan meyveler biraz sonra birleşecekleri gözyaşlarına doğru erkenden yol almışlardı. Avlunun bir köşesinde durmakta olan kadınlar, birazdan gelecek patlama sesini duymak istercesine aralarında fısıltıyla konuşuyor, şiddetle açılacak kapıdan içeri girecek olan kanlı bedeni gerginlikle bekliyorlardı. Kapının kanlar içinde avluya yığılmadan önce açılmasını ve kendisini içeri almasını çok isterdi Nihat. Kuşlar sesle birlikte uçmak için dalların üzerine dizilmişti. Duvar delikanlıyı ve içeride yaşayanları, dışarının tehditlerinden ve öfkesinden korumuştu bunca zaman. Şimdi de öyle yapmasını arzu ederdi dallarda beklemekte olan kuşlar. Patlayan silah sesinin hainliğini duymaktansa, neşeli seslerle havaya yükselip kaçar gibi yapmayı tercih ederlerdi. Sessizliği zılgıtın neşeli tınısının yırtmasını çok isterdi avlunun köşesinde beklemekte olan kadınlar. Çevre köylerden ellerine geçirdikleri silahlarla gidip ortalığı dağıtmak ve genç bedenin intikamını almak üzere otobüslere doluşan erkekler, bunun yerine bir düğüne gider gibi giyinip kuşanıp bu güzel kasabaya koşmayı yeğlerdi. Feyhan, gözyaşlarını bir gelinin gözyaşlarıyla değiştirmeyi ve başını siyah tülbent yerine beyaz bir duvakla süslemeyi arzulardı. Üç yaşındaki çocuk, o kanlı bedenin kendisini tutup, her zaman ki gibi havaya fırlatarak sevmesini isterdi. Toprak sevgiye inandığından istemeden de olsa kabul etmek zorunda kaldığı bu bedenin yerine başkasını içine almayı tercih ederdi.

            Ablası bu olayı hiç unutmayacak, yüreğine saplanan hançeri ömür boyu taşıyacaktı. Aileye katılmak isteyen “öteki”leri önceleri şiddetle reddedecek, ama sonra bağrına basacaktı. Onu anlayanları da yüreğine oturtmaktan çekinmeyecekti. Eşi hemen hemen her hafta ufak bir teneke kutusu kapağında yaktığı buhuru evin içinde dolaştıracaktı mırıldandığı dualarıyla. Koruyucu meleklerin uzaklaşmasını engellemek için benzer duaları sofrada hapşıranın, öksürenin üzerine ekmek kırıntıları atarak okuyacaktı. 

Kaderin belini büktüğü anne, evlatlarına doyasıya veremediği sevgisini, göçebe yaşamı sürdürmek zorunda kaldığı kızlarının evinde serpilmekte olan torunlarına vermişti. Ama bir daha asla pirinç ayıklamamış, yanından ayırmadığı, ilk yitirdiği oğlundan kalma bilgelik yüklü asası, onun dert ortağına dönüşmüştü. Kamburlaşan kadın büyüttüğü torunlarının yaşadığı yasak aşkların tanığı ve koruyucusu olmuş ama anlattığı masalların dilini terk etmelerini sindirememişti. O zamanlar üç yaşında olan torunu, bunu yaşananların yarattığı korkuya bağlamış, o da açıklamaları sessizce ve sitemsizce kabul etmişti.

             Olaydan yıllar ve yıllar sonra yıkılmak istenen avlunun her köşesinden fışkıran ateşi -ki hala yanmakta olduğu söylenir- izlemek, ondan yüreklerine birer avuç çalmak, anlattıklarını dinlemek için insanlar kilometrelerce öteden gelmekte, evde kalmış kızlarına, oğullarına sürmek için de birer tutam alarak yanlarında götürmektelermiş.

HAMİT ERGÜVEN