Mekânların bir ruhu vardır derler. Benim de bir ruhum var elbet. Uzun zamandır Araf’ta olsa da ruhum, isten bir göbek bağıyla bağlıydım her zaman canım İstanbul’uma, var olduğum Hasanpaşa’ya. Anadolu yakasının 2. Gazhanesi’yim ben ve de İstanbul’da havagazı üreten tesislerden günümüze kalmış yegâne örnek. Gazhane de ne? dediğinizi duyar gibiyim, e ne de olsa mazide kaldı gazhaneler, şimdilerde elektrik ve doğal gaz varken kim hatırlar havagazını? Napolyon’un, Eğer dünya tek bir devlet olsaydı, İstanbul başkent olurdu dediği bu yere bir geldik, pir geldik ve ateş böceği misali aydınlattık geceyi ve iki arada bir derede yaşayanların, ne Avrupalı ne Asyalı olamayan, şahsına münhasır insanların yaşadığı efsunlu şehri bir masal kenti haline getirdik.

İçinde bir fitille yağın olduğu kapların bulunduğu MÖ üç bininci yıllardan havagazı kullanımına kadar insanlar çıra, meşale, mum ve yağ kandillerini kullanmışlar. Lamba ve 7. asırdan sonra yaygınlaşan kandillerin ardından cam lambalar ilk kez 18. asırda kullanılmaya başlanmış. Havagazının araştırılması ve geliştirilmesi, 1700’lü yıllarda başlamış ve 1800’lü yıllarda Londra’da dünyanın ilk havagazı şirketinin kurulmasının ardından Amerika’da Baltimore, Fransa’da Paris ve Belçika’da Gent şehirleri havagazı ile aydınlatılmış ve dünyaya yayılmış. Böylece şehirlerin gece yaşamı başlamış. İnsanların rutin hayatları, düzenleri, ilişkileri, tüketimleri, sosyal yaşamları değişmiş.

Osmanlı’da ise aydınlatma, herkesin gözünün önünü görebildiği yerle sınırlı olduğundan şehir geceleri çok karanlık olurmuş. Sarayda ve zengin konaklarında balmumu, halk tabakasında ise yağ mumu yakılarak gerçekleşmiş. Halk, kayıkçılar, tulumbacılar meşale, yağ lambası, kandil, çerağ, mum ve genellikle tenekeden yapılmış içinde mum bulunan el fenerleriyle aydınlanıyormuş. Geceleri fenersiz sokağa çıkmak yasakmış. Edmondo de Amicis; 1874 yılında kaleme aldığı İstanbul adlı eserinde; İstanbul’un, Avrupa’daki gündüz en parlak, gece ise en karanlık şehir olduğundan, İstanbul ahalisinin ekseriyetinin geceleri sokaklarda görünmediğinden, sokaklarda bekçilerden, köpek sürülerinden, kaçışan günahkâr kadınlardan ve meyhaneden çıkan delikanlılardan (gayrimüslimlerden) başka kimselerin olmadığından bahsetmiş.

Dünyadaki bu yeni üretim/tüketim alanı ve yeni yaşam tarzı elbette Osmanlı’yı da etkilemiş ve Londra’daki ilk aydınlatmadan yaklaşık 43 yıl sonra havagazı, Dolmabahçe Sarayı’ndan payitahta girmiş. Lady Hornby’nin Kırım Savaşı’nı merkeze alan mektuplarından oluşan hatıratında ise payitahttaki havagazından önceki günler şöyle anlatılmakta:

Yabancılar için geceleri burada yapabilecek hiçbir şey yok. Sokaklar karanlık ve tehlikeli; sarhoş asker ve bahriyeliler perişan durumdaki kaldırımlarda yüzüstü kapaklanıyor, gürültücü Rumlarsa şarkı söyleyip yüksek sesle bağırıyorlar. Bekçiler ellerindeki demir uçlu asaları taşlara vurdukça tuhaf tıngırtılı bir ses çıkıyor… Edmund ve ben dışarıya gezintiye çıktık, çünkü böyle bir manzarayı bir daha göremeyeceğimizi düşünüyorduk. Kâğıttan küçük,beyaz bir fener alıp fitili yaktıktan sonra içinde her çeşit insanın bulunduğu kalabalığa karıştık. Üzerinde bulunduğumuz dar ana sokaktaki hemen her evde, gece esintisinde dalgalanan bayraklar asılıydı ve tıpkı bizim pencere pervazlarına kutu içinde çiçekler koymamız gibi, burada da pencereler kandil doluydu. Son derece tuhaf, rahatsız edici bir ışıktı.

Oysa 1907 yılında İstanbul’a gelen dünyaca ünlü yazar ve siyasetçi Vicente Blasco İbanez ise bu şehre elektriksizliğin ne kadar yakıştığını söylemiş, Fırtınadan Önce Şark: İstanbul 1907 isimli eserinde. İstanbul’un ışıkları… İmparatorun buyruğuyla hâlâ elektrikten yoksun yaşayan ve sokaklardaki cılız lambalarınkinden başka havagazı bilmeyen bu Avrupa şehri, sıra bayramlarını aydınlatmaya gelince büyük bir sanat yeteneği, eşine az rastlanan bir ustalık sergiliyor. Ufak bir yağ kandili ya da içinde mum yanan bir fener, doğu hayalinin en şaşırtıcı birleşimlerini gerçekleştirmesi için yeterli oluyor. Akkorlaşmış ışık odaklarının ve dizi dizi elektrik ampullerinin tespihleri İstanbul’a vardığı zaman şehir, en özgün görünümlerinden birini kaybedecek: Düşlerden fırlamışa benzeyen ışıklandırmalarını. Bu aydınlatma öyle modern ışıklar gibi insanın gözlerini kamaştırarak, hoyratça patlamıyor; yumuşak, buğulu, saygılı yansımalar yapıyor. Düşlere yaraşır bir aydınlatma. Bin Bir Gece Masalları’nı düşündüren puslu, şiirsel bir pırıltı.

O zamanlar Sultan Abdülmecid Han hüküm sürüyormuş bu topraklarda. Avrupa’daki aydınlatma hadiseleri, elçilerimizin, yazarlarımızın ve seyyahlarımızın da gündemine girmiş, padişahın kulağına kadar gitmiş. Avrupa’dan neyimiz eksik, biz ki cihana hükmetmişiz, tez getirile o ışık ve aydınlatıla payitahtım diye vermiş fermanı. Devletlû büyüklerimiz; İngilizcede town gas, Fransızcada gaz de ville, Almancada da Leuchtgas isimlerindeki gaz kelimesini alarak gazla yapılan aydınlatma için gazla tenvir ve bilahare havagazı terimini kullanmış, gaz üretim mahallerine ise gazhane veya gaz fabrikası adını vermiş.

Padişah efendimizin yaz kış oturacağı Dolmabahçe Sarayı’nın aydınlatılması ve ısıtılması için Hazine-i Hassa-i Hümayun tarafından 1853 yılında, sarayın hemen arkasında, Nişantaşı’na doğru uzanan vadinin ağzına ve has ahırlarının bitişiğine, şimdiki İnönü stadyumunun bulunduğu alana Dolmabahçe Gazhanesi yaptırılmış. İlk havagazı 7 Haziran 1856 tarihinde resmî bir törenle kullanıma açılan sarayla birlikte şehrin aydınlatılması da gündeme gelmiş.

Aynı yıl Beyoğlu bölgesine de havagazı verilmeye başlanmış ve İstiklal Caddesi’nin (Cadde-i Kebir) aydınlatılmasıyla havagazı ile İstanbul’da ilk defa cadde-sokak aydınlatması gerçekleştirilmiş. Önce Taksim’den Galatasaray’a, ikinci aşamada da Galatasaray’dan Tünel Meydanı’na oradan da Yüksek Kaldırım güzergâhı ile Karaköy’e kadar aydınlatılması sağlanmış. Ardından, Pera’nın varlıklı ailelerinin konutlarına havagazı dağıtımına başlanmış ve Galata Kulesi’nin ve Tophane civarlarının da aydınlatılması gerçekleştirilmiş. 1861 yılına gelindiğinde Talimhane, Saraçhane derken havagazı Teşvikiye ve Nişantaşı’na kadar getirilmiş. Pangaltı ve Beşiktaş Caddesi de aydınlatılanlar arasındaymış. Yaklaşık on yıl içinde Beyoğlu, Beşiktaş, Harbiye ve çevresinde havagazıyla aydınlatma gerçekleştirilmiş.

İngiliz tarihi ve arkeolojisi hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan Henry Christmas şöyle anlatıyor o zamanki İstanbul’u: Londra’daki büyük aydınlatma ile İstanbul’dakinin iki farklı şey olduğu açıkça anlaşılmalıdır. Burada yayalarca doldurulan, üzerinden çeşit çeşit arabaların geçtiği büyük caddeler, imparatorluk ailesine mensup armaların ihtişamıyla birbirleriyle yarışan büyük tüccarlar, ihtişamlı kulüp binaları yoktur. İstanbul sokaklarını yabancı biri dolaşacak olsa bazı sokakları kalabalık, fakat hepsini karanlık bulacaktır. (…) Türk aydınlatmasının muhteşem manzarasının keyfini çıkarmak istiyorsanız mutlaka kayığa binip Haliç’e açılmalısınız. Orada nereye bakarsanız bakın peri masallarından bir sahneyle karşılaşırsınız; şehrin planı yıldızlarla çizilmiştir.

Sonra sıra Anadolu yakasına gelmiş. O zamanlar tahtta olan padişah efendimiz Sultan Abdülaziz’in emirleriyle Beylerbeyi Sarayı’nın aydınlatılabilmesi amacıyla 1862’de, bir Fransız Gaz Şirketi tarafından Baba Nakkaş Sokak’ta inşa edilmeye başlanıp 1865 yılında tamamlanan Kuzguncuk Gazhanesi kurulmuş. 1880 yılında ise önceliği şehir olan ve yalnızca İstanbul’un aydınlatılmasında kullanılmak üzere üretim yapan ve yine Fransızlara yaptırılan Yedikule gelmiş.

Bana gelince… Kuzguncuk Gazhanesi’nin yetersiz kaldığı yerde ben devreye girmiş, 28 Temmuz 1891 tarihinde, tam 131 yıl önce Kadıköy’ün zengin semtlerine göre daha mütevazı bir bölgesi olan Hasanpaşa’da, Kurbağalıdere’nin yanında kuruluvermişim. Kadıköy Gazhanesi namıyla tanınırım buralarda. Anadolu yakasında Kadıköy ve Üsküdar ile Anadolu sahilinden Beykoz hududuna kadar olan bölgenin havagazı ile aydınlatılması ve ısıtılması konusunda; 50 yıllık bir mukavelename imzalanmış Parisli demir fabrikatörü Mösyö Charles George adına, mühendis Anatoli Barcil ve Osmanlı Devleti adına Şehremini Rıdvan Paşa arasında.

Benim açılışım da tıpkı bir peri masalındaki sahneler gibi olmuş. Açılışımın şerefine şenlikler düzenlenen o günü hâlâ dün gibi hatırlarım. Ne şaşaalı bir açılıştı ama. Bazı belgelere göre güzel bir Eylül günü, Zaptiye Nezareti tarafından Sadaret makamına yazılmış diğer bir belgeye göre de Ekim ayının ikinci yarısında açılış merasimi yapılacağı bildirilerek şenlik düzenlenmişti. Bu şenlikte işletme hakkını elinde bulunduran Mösyö Jorj ile İdare Reisi Mösyö Sömize ile yabancı Sefaret mensupları, Osmanlı devlet erkânı ve de tabii ki halk bulunmuştu. Hatta geniş bir katılım sağlanması amacıyla saat beş sıralarında Beşiktaş Vapur iskelesinde hazır bulunan buharla işleyen, filika büyüklüğünde deniz teknesi yani küçük vapur’la saat beş buçukta Kadıköyü’ne varış ve oradan da doğruca Gazhane’ye geliş planlanmıştı. Aslında çok daha şaşaalı olacakmış açılışım, Üsküdar vapur iskelesi civarındaki gemiler aydınlatılacak, Fransa’dan talep edilecek bir şahıs da balonla havaya uçurulacakmış ancak tehlikeli bulunduğundan kalmış. Açılışta bir de tören düzenlenmiş ve Padişah efendimiz tarafından emeği geçenlere bazı nişanlar verilerek ödüllendirilmişlerdi. En sonunda da Gazhane’nin yemek salonunda büyük bir ziyafet düzenlenmiş ve hem göze hem damağa hitap edilmiş bir vaziyette görev tamamlanmıştı.

O zamana kadar Kadıköy Gazhanesi adı ile tanınan bendeniz, 6 Ocak 1892 tarihinde fiilen hizmete girerek bölgem dâhilindeki her yeri akşam-ı şerifleriniz hayırlı olsun dermişçesine aydınlattım ve Üsküdar-Kadıköy Gaz Şirket-i Tenviriyesi adıyla faaliyetimi sürdürmeye devam ettim.

Cumhuriyetle birlikte 1924’te hükümetle bir ek mukavele imzalanarak anlaşma bir 50 yıl daha uzatılınca, Kadıköy, Üsküdar ve Anadoluhisarı belediye sınırları içerisindeki; Kadıköy tarafından Bostancıbaşı İskelesi, Bostancıbaşı Deresi’ni takip ederek İçerenköy, Merdivenköy, Libadiye, Muhacirköy, Çakalköy ve Göksu Deresi’nden geçerek Akbaba’nın arkasından ve Kabakoz köyleri önünden Şehitlik’ten inerek Anadolu Kavağı’na giden hudut dâhilindeki yerler benim sorumluluğuma verildi ama uygulamada ancak Bostancı’dan Kandilli’ye kadar bu hizmeti verebildik.

Beni yönetenler birçok kere değişse de, ben hiç değişmedim ve gece gündüz demeden, canla, başla, birlikte yaşayarak ve öğrenerek bu devasa mekânı yaşattık el birliğiyle ve dertlere deva, hastalara şifa misali bütün bu yakadaki insanlara ışığımızı sunduk. İstanbul halkı da çabuk alışmıştı havagazına. Dersaadet Elektrik ve Tramvay Şirketi’nin yayın organında şöyle denmişti:

İstanbul ahali-i muhteremesi muhtelif tarz ve şekilde emrine amade bulundurulan tenvirat ve kudret-i elektrikiyyenin kendisine temin ettiği refaha ve istirahata pek çabuk alıştı. Dokunduğunuz vakit elinizi kirleten ve is kokan yağ ve petrol lambası unutuldu ve uzaktan uzağa tüten bir ziya neşreden sokak fenerlerinin hatırası maziye karıştı.

1957’de kapasitem yükletilse de ancak sistemi yürütebilecek kadar tamirat yapılıp yeterli teknolojik yatırımın yapılmamasından dolayı yenilenmeden geri kalmam, giderimin gelirimden fazla olması, yarattığım hava kirliliğinin üstüne bir de şehre doğalgaz gelmesi nedenleriyle 13 Haziran 1993’de beni kapattılar. Dile kolay, tam 101 yıl bilfiil hizmetten sonra, kapatıldım. Ruhumu kömür karasıyla, is karasıyla bu topraklara, bu insanlara bağlamış olan ben kala kaldım ortalarda. Terk edildim, ıssızlaştım, İstanbul’un ortasında Araf’ta kalmış bir ruh gibi saplanıp kaldım Hasanpaşa’da. Ruhumu doyuran, bana can katan ateşçisinden, katrancısına, şebekecisinden sayaççısına, işçisinden mühendisine herkes birer birer gitti, gölgeleri kaldı ıssız avluda, bir de ben donmuş ruhumla. Beni ben yapan, beni çoğaltan emekçilerim yoktu artık, yapayalnızdım. İlk zamanlar bilemedim zamanın aktığını, kalakaldım ıssızlığın ortasında. Kömür karası bir karanlık geldi çöktü ruhumun orta yerine.

Fenikeliler, Bizanslılar, Osmanlılar derken şimdilerde çoğunluğunu Karadenizlilerin ve göçmenlerin, en çok da Balkanlıların (Gostivarlılar) oluşturduğu Hasanpaşa halkı da vazgeçmişti benden. Çıkan isten, kurumdan ve homurdanarak astımlı bir hasta gibi hırlayan sesimden çok şikâyet etseler de, bu çevrenin diğer yerlere göre ucuz oluşu onları bu kömür karasına, isine mahkûm etmişti ne yazık ki. Bahçedeki çiçekler, balkondaki çamaşırlar is kokardı hep, camlar hiç açılmaz, yüzler gülmez olmuştu zaman içinde. Çoğu kömür solumaktan astım hastası olmuştu. Hayatlarından kolayca vazgeçenler de vardı ruhumu acıtan, sanki tatlı bir uykuya dalar gibi giderlerdi dönüşü olmayan yere. Ben de tıpkı onlar gibi ağır bir uykuya daldım, etrafımdaki renkler zaten çoktan solmuştu, öylesine karaya boyamıştık ki etrafı, aydınlanması için yıllar geçmesi gerekecekti. Daha biz faalken başlamıştı karanlık aslında. Mahallenin delikanlıları ile birlikte başka bir karanlık devreye girmişti. Aslında
delikanlı dememek lazım, belalılardı onlar. Ben diyeyim belalı, siz diyin bıçkın, bitirim. En bilinenleri Gazhaneli Arap Metin’di. O zamanlar karneyle kömür alınırdı, belalılar da Gazhane’nin kapısında kömür çekerler, kömür taşırlardı evlere. Hasanpaşa’dan Fikirtepe’ye doğru giderken dere bölgesini mesken tutmuşlardı. Dere kenarında tek tük evler, barakalar vardı, orada kalırlar, içerler, bağrış çığrış konuşurlardı. Bölge halkının ödü kopardı.

Kapatılmamla birlikte sessizlik bürüdü her yeri. Beni yalnızlığıma kilitlerken, onlarca yıllık emeğimi, hizmeti hiçe saydılar. En acısı da beni yok saydılar, oysaki ben bir mirastım geleceğe. Geçmişini bilmeyen geleceğini tasarlayamaz derler. Ne meşakkatli yıllar, ne cansiperane çalışmalar vardı o yıllar içinde ama hiç yerine sayıldı. Derken birer ikişer teknik aksamım alınıp/çalınıp satılmaya başlandı, görenler gördü, görülmeyecek gibi değildi de zaten, koca koca gazometreler, makineler göstere göstere söküldü bağrımdan. Hurda deposu ve çöplük haline getirildim. Yok oluşum çığ gibi büyüyerek artıyordu.

Hangi ara yerleştiler farkında bile değilim, usul usul ele geçirdiler bedenimi. Nasılsa boş arazi, kimse yok, başımızın üstünde bir dam olsun diyerek yurdun çeşitli yerlerinden gelen evsizler güruhu yerleşti harabeye dönen içime. Bir zamanlar atölyelerden gelen makine seslerinin yerini taşkınlık yapan, bağırarak konuşan adamlar, hayattan bezmiş yorgun bakışlı kadınlar ve üstleri başları perişan çocuklar almıştı. Üstelik satmak üzere getirdikleri ve şehrin dört bir yanından topladıkları kâğıtlar ve çöplerden oluşan moloz yığınları ve tuvalet ihtiyaçlarını ortalık yerde gideren bu insanlar yüzünden çevreye dayanılmaz bir koku yayılıyordu, fareler de cabasıydı. Ne elektrik, ne su, ne de tuvalet vardı. Ama bütün bu olumsuz koşullara rağmen hâlâ değerliydim, çünkü üzerinde var olduğum toprak yıllar içinde genişleyen İstanbul ile birlikte çok değer kazanmış, bu kadar büyük bir araziye sahip olan arsam bazı aç gözlülerin ağzını sulandırmıştı. Bu kadarına dayanamayacaktım, ben de kolay yolu seçerek kendi isteğimle kendimi Araf’a attım, derin bir uykuya, derin bir rüyaya daldım.

Rüyamda toprağına sıkı sıkıya bağlı olduğum İstanbul’umdaydım yine. Etraf masmavi, kömür karama inat. Denizin kokusu, ıhlamurlarla, erguvanlarla karışmış ılık bir meltem gibi insanın içine içine işliyor. Özlemişim şehrimi. Bir kere bu şehri sevmeye gör, vazgeçemezsin derlerdi, doğruymuş. Araf’ta da olsam kalbim hep İstanbul, İstanbul diye atıyordu her zaman. Kömür karası boğucu havamın içinde iken bile gözüm hep açık gökyüzünde özgürce uçan, denizin kokusunu bana taşıyan martılarda, kuşlardaydı ne hikmetse. En çok da masallardaki Anka kuşunu severdim. Efsaneye göre Anka kuşu, yaşlanınca yuvasında yanarak ölür, sonra da küllerinden yeniden Anka yavrusu olarak dünyaya gelirmiş. Gözyaşları da şifa verirmiş. Ben de yaşlanmış, işe yaramaz hale gelmiş ve ölmeye terk edilmiştim. Sonrasında kalbim atmaz olmuş, ölmüş, küllerimin arasında yok olup gitmiştim. Sonrası yok… Uzun bir bekleyişti Araf’ta ölüm. Ah ben de Anka kuşu olsam, Anka kuşu gibi küllerimden yeniden doğsam diye sayıklarken bulmuştum sonrasında kendimi. Oysa ben ne bir Zümrüd-ü Anka kuşuydum, ne de kanatlarım vardı. Rüyam son bulmuş, acı gerçekler kalbime bir köz ateş gibi oturmuştu. Sönüyor, küle dönüşüyordum. Küllerimden yeniden doğabilmem için büyük bir mucize gerekti. İnancınızı sakın yitirmeyin, çünkü mucizeler gerçek ve benim için o mucizenin adı Afife Batur’du. Rüyayla gerçek arasında sonsuz bir bekleyişe hapsedilmiş ruhumu Araf’tan çekip kurtaran bir kartal misali Afife Batur geldi, beni küllerimden kurtarıp ateşimi harladı, beni yeniden kanatlandırdı, yeniden doğmama vesile oldu. Yeni bir Gazhane yarattı benden. Yoksa o muydu Anka kuşu, gözyaşlarıyla bana şifa veren.

Böyle insanlar da var mıymış dedirten bir entelektüeldir Afife Batur. Bir mimar, bir mimarlık tarihçisi, bir sanatçı, bir müzisyen, bir sivil toplumcu, bir her şey. Mimarlık derslerini kuru kuruya anlatılan bir ders olmaktan çıkartıp, o dönemin entelektüel ortamını da öğrencilerine aktaran, mimarlığı diğer sanat dalları ile bağdaşlaştıran bir virtüöz. İstanbul’un arnuvosunu (Art Nouveau) gündeme taşıyan, tarih yazılımına katandır o. Yaptığı o kadar çok şey vardır ki sayfalar yetmez anlatmaya. Bunları nereden mi biliyorum, biliyorum çünkü beni tekrardan yaratan o. Biliyorum çünkü onun adına bir Kütüphane Afife Batur Kütüphanesi var bünyemde. Biliyorum çünkü yapılan her sempozyumda, her toplantıda onu özlemle anlatıyorlar, sevgi ve saygıyla anıyorlar, önünde saygıyla eğiliyorlar. Biliyorum çünkü öğrencileri, arkadaşları, dostları her yerde onun adını söylüyor, yaptığı o müthiş eserlerden bahsediyor, onun ne kadar dört dörtlük bir insan olduğundan, sadece mimarlığıyla anılmasının eksik kalacağından bahsediyorlar. 60 yıllık meslek yaşamında birçok ödül almış çağdaş bir bilim insanı olduğundan, Mimarlık Tarihi Disiplininin kurulmasında büyük rolü olduğundan bahsediyorlar. Hasanpaşa Gazhanesi’nin yani bendenizin kurtarılması, atıldığım Araf’tan beni tekrar yeryüzüne indirip yenileyerek İstanbul’a kazandırılmam Afife Batur’un sivil toplum etkinliklerinin kayda değer bir sonucudur. Gazhane Çevre Gönüllülerinin girişimiyle başlatılan kurtarılma çalışmalarına destek veren, kurumsal, sivil, akademik bir çalışma sergileyen Afife Batur her şeyin ve herkesin ortasında, tam merkezde duran ve organize eden kişi olarak büyük emek sarf etmiştir kurtarılmamda.

Biliyorum çünkü beni bir kent hafızası ve kültürel bellek mirasının bir parçası olarak gören NEYYA Edebiyat Atölyesi haftanın belli günlerinde gelip Gazhane Belleği üzerine araştırmalar yapıyor ve Gazhane’nin eski çalışanlarını arıyor, buluyor, buluşuyor ve görüşüyor. İTÜ mimarlarıyla da görüşen ekip sayesinde hatıralardaki anılar gün yüzüne çıkıyor, notlar alınıyor. Projenin başındaki araştırmacı, yazar Nükhet Eren, Gazhane gönüllüsü Işık Demirtaş ve atölye yazarları istiyorlar ki yüz yıldan fazladır ayakta duran bu kültür mirasının hafızası korunsun, gelecek nesillere aktarılsın.

Yıllar içinde farklı dönemlerde birilerinin kömür deposu da oldum, otobüs garajı da, sahipsizdim ya! Benden kaynaklanan sıkıntılara göğüs geren Hasanpaşalılar benim kamu yararına değil başka amaçlarla kullanılacağından korkuyorlardı, haksız da değillerdi bu korkularında. Yıllara dayanan bir mahalle kültürleri vardı ve bunu kaybetmek istemiyorlardı. Üstelik 33 bin metrekarelik arazim çok değerliydi ve AVM’cilerin gözü üzerimdeydi.

1994’de kalan parçalarım da sökülmek üzereyken; Hasanpaşalılar, Gazhane Çevre Gönüllüleri adı altında birlik olup bir sivil toplum dayanışması gerçekleştirdiler ve bana sahip çıkmaya karar verdiler. Böylece başladı her şey. Sonrasında Gazhane Çevre ve Kültür Kooperatifi adını alarak yola devam edip, Kadıköy Belediyesi, Mimarlar Odası ile görüştüler, benim bir kültür merkezi ve yeşil alan olarak değerlendirilmemi önerdiler. Güneş battı diye cesaretlerini kırmayan, tekrar doğduğunda ne yapabilirize odaklanan bu insanlar, hayallerinin peşinden koşabilecek ve direnebilecek, pes etmeyecek kadar dirençliydiler. Cansiperane çalıştılar benim için ve sonunda bölgenin ilk gönüllüsü Sevgi Büyükşahan’ın önderliğinde topladıkları 2000 imzalı bir dilekçe ile Kadıköy Belediyesi’ne başvurdular. Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısı, mimar Levent Ersun’un da çabasıyla, alanımın bir endüstri siti olduğu ve benim korunması gerekli bir kültür varlığı olduğumu 1994 yılında tescil ettirdiler.

Ancak alınan bu karar; üç ay gibi bir süre içerisinde, 6000 m3 ve 10 000 m3lük gazometrelerimin sökülmesine -düşey kamaralı fırınlarının yaklaşık 7 metrelik boyundan ötürü dünyadaki tek örnek olan- Didier Werke makine dairemin içinin boşaltılmasına, Didier Werke ve Picard fırınlarımın kısmen sökülmesine ve orta tazyik binası ile su gazı tesisinin kısmen yıkılmasına engel olamadı ne yazık ki. Oysaki onlar hem maddi hem kültürel miras açısından bulunmayacak birer hazine idiler.

94-95 yılında yaşanan bu süreç İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile protokolün yapıldığı 2000 yılına kadar sürdü. Alanımın temizlenmesi, fotoğraflanması ve kültür merkezi işlevi verilmesi ile ilgili Koruma Kurulu’nun 1998 yılında aldığı karar ancak yılsonunda devreye girdi, arkasından meşum 1999 depremi olunca işler yine aksadı. Sonunda İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinin 2000 yılının mayıs ayında aldığı kararla alanımın Sosyal-Kültürel Tesis Alanı olması onaylandı ve aynı yılın Ağustos ayında rölöve, restitüsyon, restorasyon, yeni kullanım ve çevre düzenleme çalışmaları için İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin alan için bir proje hazırlamasına karar verildi.

Projenin başında Afife Batur vardı. Nur Akın, Gülsün Tanyeli, Kani Kuzucular, Yıldız Salman, Sevim Aslan ve Deniz Aslan’dan oluşan muhteşem bir mimarlar ekibine düşmem ise benim kaderimin dönüm noktasıydı bence. Proje iki bölümden oluşuyordu. İlki Endüstriyel mirası korumak adına bir restorasyon projesi, ikincisi de sürdürülebilirlik adına bir tasarım projesi.

Arazi büyük ve karmaşıktı. Nispeten yabancı oldukları bir teknik donanıma sahip bir yapı vardı karşılarında. Dolayısıyla hazırlık aşamalarında farklı gruplar yer aldı ve plankote çalışmasının, yani yapıların inşa edileceği arazinin topografik durumu ile birlikte tüm detayları kapsayan haritalarının çıkarılmasının ardından yapıların her biri için kodlama işi gerçekleştirildi. Toplam 157 adet mekân krokilendirildi ve fotoğraflanarak ayrıntılarıyla belgelendi. Yılbaşında tamamlanan rölöve çalışmalarının ardından, restitüsyon ve restorasyon projelerinin hazırlanmasıyla birlikte mevcut yapılarımın gelecekte sosyal ve kültürel merkez olarak nasıl değerlendirilebileceğine dair bir ön aşama projesine gelindi. 20 adet yapımın korunarak ve yeni işlevler kazandırılarak kentsel yaşama katılmasına, halen ayakta duran yapıların hayata döndürülmesine, ikisi tümüyle biri kısmen sökülmüş olan gazometrelerimin ise yeniden eski durumuna getirilmesine, canlandırılmasına ve onların da burayı finanse edilebilecek sinema, toplantı merkezleri gibi işlevlerle donatılmasına karar verildi. Afife Batur tam da o aralar emekli olmasına rağmen projeden hiç elini çekmedi ve her aşamasında danışmanlık yaptı. Yerini öğrencisi olan Gülsün Tanyeli aldı.

20 bina için tanınan süre 8 aydı ve 2001’de projenin onayı alındı. Ancak projenin uygulamaya geçilmesi için tam 13 yıl beklenmesi gerekti. Bunca yıl Araf’ta bekleyen benim için hiç sorun değildi, gönüllüler ve mimarlar ekibi içinse küçük bir mola denilebilirdi. Bu süreç zarfında gönüllüler ve İTÜ mimarları projenin peşini bırakmadılar. Sonunda Koruma Kurulu tarafından onaylanan projem, 8 Ocak 2014’te İBB yönetimi tarafından ihale edildi ve 7 Mart’da çalışmalar başladı. 2019’da bitirilmesi planlanan çalışmalar, çeşitli nedenlerle süresinde sonuçlandırılamadı. Sonunda 2020 yılında göreve gelen yeni İBB yönetimi 1,5 yıl gibi bir sürede restorasyonumu aslına uygun olarak tamamladı. Projeyi hazırlayıp tam 26 yıl boyunca bıkmadan, usanmadan, vazgeçmeden, pes etmeden çalışan Afife Batur ve İTÜ Mimarları’nın, projelendirme döneminde, her Çarşamba birlikte yan yana benim hakkımda konuşmaları, tartışmaları, bazı kararları revize etmelerini unutmam mümkün değil. Ekibin yaptığı rölöve, restorasyon ve restitüsyon safhalarına birebir şahit oldum. Tam da söküm aşamasında Gazhane Gönüllülerinin çabasıyla kurtarılabilmiş, korunabilmiş ve İstanbul’da havagazı üreten tesislerden günümüze kalmış yegâne bir örnektim onlar için. Benden arta kalandan yeni bir ben yaratırken amaçları, beni ayakta tutabilmek, koruyabilmek, mimarimi yeni kullanım alternatifleriyle bugüne uyarlayabilmek ve yaşanabilir bir hale getirmek, bir cazibe merkezi yaratabilmek yani bir yandan koruma yaparken bir yandan da tasarım yapabilmekti. Öylesine titiz bir çalışma yapıldı ki şaştım kaldım ben bile bu işe. Sadece duvarlarımın rengi için haftalarca konuşulduğunu, aslına uygun olması için günlerce renk kartelâlarının incelendiğini bilirim.

9 Temmuz 2021 tarihi benim; 1800’lü yıllardan bu yana, Türkiye’nin en önemli endüstriyel kültür miraslarından biri olarak, tam 130 yıl sonra Anka kuşu gibi bu topraklara küllerimden yeniden doğuşumun, Müze Gazhane olarak ikinci kez varoluşumun tarihidir. Bir endüstriyel miras olarak geçmişi geleceğe aktarma görevini üstlenirken bana eklenen sosyal ve kültürel donanımlarımla Hasanpaşa’mın, Kadıköy’ümün ve de canım İstanbul’umun insanlarına, onların hayatlarına şifa olacağım.

Elbette ilk yapıldığım günkü gibi yenilenemedim. Bazıları fiziki yapıdan, bazıları makinelerin eskimiş, sökülmüş ve artık bulunmayışından, bazı teknik sebeplerden birçok yerim farklılaştı. Örnek vermem gerekirse Afife Batur, Gazometre’nin tiyatro binası olmasını mesela hiç istemedi, atmosferiyle kalsın istedi. Ama Deniz Aslan’ın üst kısmı ‘Gökyüzü Bahçesi’ olarak dönüştürmesini çok sevdi. Bense yapılan her şeyi sevdim. Çünkü onlar bana inandılar, benim endüstriyel bir miras oluşuma değer verdiler, yeniden yapılandırırken canlı, nefes alan, aldıran bir yer haline getirdiler.

Artık Hasanpaşa’da bir Müze Gazhane var, ben varım. Toprağımda artık isle kararmış yüzler yerine, aydınlık bakışlı gençler yürüyor. İsli havamdan kararan camları açamayan kadınlarımız, şimdi doya doya nefes alıp, gönül rahatlığıyla çocuklarını emanet ediyorlar bana. Karartıların yerini yeşillikler aldı, enkaz yığınlarının, atıkların yerini de yedi heykeltıraşın Haliç Tersanesi’nde atık materyallerden ürettiği heykeller. Artık kömür yerine; İstanbulluların hizmetine sunulan İklim Müzesi, Karikatür ve Mizah Müzesi, Çocuk Bilim Merkezi, Afife Batur Kütüphanesi, Gazhane Galeri, geçici sergi alanı, sesli/sessiz çalışma alanları, İBB Şehir Tiyatroları’na ait iki tiyatro ve konser salonu ve İstanbul Kitapçısı’nın yanı sıra kafe, restoran, kapalı otopark gibi farklı ihtiyaçlara yanıt verecek mekânlara ev sahipliği yapıyorum.

Mekânların bir ruhu vardır demiştim sözlerimin başında. Şairin dediği gibi bastığın yerleri
toprak diyerek geçme tanı, farkında ol yaşadığın, havasını soluduğun yerlerin, miras diye sana bırakılanın. Her ne kadar yenilense de bedenim, gezdiğiniz her mekânda eski zamanların ruhunu hissedebilirsiniz. GC binası olarak kodlanan Gazometre’nin yerinde şimdi Karikatür ve Mizah Müzesi yer alıyor, Picard Temizleme Tesisi’nin yerinde ise İklim Müzesi. IJ olarak kodlandırılan Karbüre Su Gazı Tesisi’nin yerinde Beltur Cafe hizmeti verirken, F binası olarak kodlandırılan ve eskiden Kompresör/Orta Tazyik Binası olarak kullanılan yapı ise Afife Batur Kitaplığı ve ortak çalışma (sessiz) alanı olarak düzenlendi. Kütüphane demişken; İstanbul Kitapçısı’nı da unutmamak gerek, o da eskiden çalışanlarımın ihtiyaçları için ayrılmış bulunan bir binaydı. İBB Şehir Tiyatroları da iki sahne ile Ga gazometrelerimde yer alıyor, 301 kişilik Büyük Sahne ve 130 kişilik Meydan Sahne. Atölye ve ambar olarak kullanılan bina ise T olarak kodlandırılan atölye alanı olarak düzenlendi. Her bir binamda nice farklı fısıltı duyabilirsiniz eğer çok dikkat ederseniz, yeter ki duymayı isteyin. Hem benim hem de Gazhane’ye gençliğini vermiş, emeğini dökmüş, hayatını vakfetmiş emekçilerin
hayalleri, ümitleri, hatıraları sinmiştir her yere. Gözlerinizi kapatır da sessizliği dinlerseniz belki siz de duyabilirsiniz Anka kuşlarının kanat çırpışlarını.

Ne yazık ki Afife Batur benim bu son halimi göremedi, 2018 yılında vefat etti. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Müze içindeki Kütüphane’ye onun adını vererek İstanbul adına ona
teşekkür etti. Onun gibi bir mimarlık tarihçisinin, bir entelektüelin inancı ve dirayetiyle bugün ben sizlerin karşısındayım. Tıpkı 19. yüzyıl İstanbul arnuvosunu keşfedip mimarlık tarihine katması gibi, benim de bir endüstriyel miras olduğumu keşfedip İstanbul’a kazandıran Afife Batur’un bilgeliğinin eseriyim ben. Öyle ki; İTÜ Mimarlık Bölümü öğretim üyeleri Gülsün Tanyeli ve Yıldız Salman ile DS Mimarlık’tan Deniz Aslan ve Sevim Aslan’ın yer aldığı ekip tarafından hazırlanan Hasanpaşa Gazhanesi isimli çalışma ile de, İtalya’da National Association of Historic and Artistic Centers (ANCSA) tarafından tarihi bölgelerde nitelikli müdahale stratejilerini teşvik etmek amacıyla verilen Gubbio Prize 2021 ödülleri Avrupa Seksiyonu kapsamında ‘Shortlisted At The Gubbio Prize’ ödülünü kazandırdım ülkeme.

Bilgenin yüreğinde her dilek / Anka kuşu gibi gizli gerek dese de Hayyam, artık devir bilgi devri, açıklık devri.

Damla nasıl inci olur denizde / Sedefler içinde gizlenerek diye eklese de 130 yıl yeterince beklemiş sayılırım değil mi?

Ayşen Cumhur Özkaya