Gözümü açar açmaz odada gitmeye hazırlanmış iki bavulu görünce içim sıkıldı. Hafızamda kısa süren bir gezintiden sonra ‘haydi bakalım, madem sen istedin’ emriyle kendimi yataktan kaldırdım. Neredeyse gayretli sayılabilecek bir hızla banyoya yöneldim. Bu arada annem uyanmıştı, mutfağın ışığı yanıyordu. Ufak tefek tıkırtılar eşliğinde bana evdeki son kahvaltımı hazırlıyor olmalıydı. Hafifçe seslendim, ‘Anne, ben uyandım!’. O da ‘hı-hı’ dedi, sesinden fazla bir şey hissettirmeden.
Tuvalete oturdum, etrafımı sanki unutmamak için bakıp görmeye çalışıyordum (genelde mekânı pek fark etmeden bakarım). Annemin emektar çamaşır makinası, üzerini ve dört yönünü kapatan yekpare bir örtü ile muntazamca örtülü. Plastikten kirli çamaşır kutusu, ağzı sıkıca kapalı. Yerde pet şişelerde istiflenmiş sular, kesilmesi durumda kullanılması için. Lavabomuz, temiz, kuru. Sağda ayna, hafifçe etrafındaki sırrı kararmış. Kapının kıyısındaki oyuk (babam lavaboya çarpan kısmını testereyle oymuştu, kapı daha çok açılabilsin diye), üstü de kabaca boyanmış. Solda küvetin perdesini hafifçe araladım, dün gece yıkandığım. Annem ne ara temizlemiş, kurutmuş. Bakalım, bundan sonraki yıkanmam nerede olacak, nasıl bir banyoda? İyi mi ettim bu yurtdışı modasını çıkararak? Babam hiç taraftar değildi, ama annem beni epeyce destekledi. Ben lafını açtıkça, ‘git kızım, okuyabildiğin kadar oku’, ‘ben de senin gibi okurdum, bıraksalar’ der dururdu. Aylardır süren maceranın sonunun bu sabaha varacağını belki o da hesap etmedi ama. Başvuruydu, okula kabuldü, vizeydi, biletti, dövizdi derken, işte bu sabah buradayım klozette tünemiş. Son defa evimin konforunda. Artık neyse ne, girdik bu yola.
Elimi yüzümü yıkayıp banyodan çıktım. Ferah ferah anneme bir ‘günaydın’ dedim ki, hala sevinçten ölüyorum sansın, Avrupa’da adı birinci sırada hatırlanmayan o ülkeye gideceğim bu sabah.
-İyi uyudun mu?
-Evet, evet. Şimdi uyandım.
O an hatırladığım şeyi anneme de duyurarak, ‘Diş fırçamı çantama atmayı unutmayayım’, dedim kendime, her şey yolunda mesajını verir gibi. Annem dediğimin üzerinde durmadı. Ben masadaki yerime geçtim oturdum. Kahvaltıya nereden başlayacağımı bilemedim, aslında canım hiçbir şey istemiyordu. Kalksam gitsem henüz soğumamış yatağıma dönsem ne güzel olurdu.
-Bu keteyi ne ara yaptın?
-Dün yaptım ki, yanına da vereyim. Bulunsun, acıkırsın, uçağın gecikir, falan.
-He, iyi olur, tabii.
Babam pantolonunun kemerini bandına sokuşturarak mutfağa girdi. Bize bakmıyordu. ‘Günaydın baba’, dedim. Babam homurdanarak masada köşedeki yerine oturdu.
-Bavulları kapattınız mı?
Annem hevesle atladı:
-Tabii canım, akşamdan.
-İyi iyi, inşallah kiloda sıkıntı olmaz. Ben size diyim, fazla çıkabilir, karışmam.
Annem ezilerek:
-Canım tarttık ya, ikisi otuz kilo gelmedi bile.
Babam başını duvardan tarafa eğerek devam etti:
-Ben bilmem, onlar neydi öyle davul gibi. Kapatabilmişseniz iyi, dedi şüpheyle.
‘Tabii, tabii akşamdan’, diyen annemin sesi kendi içinde kayboldu gitti.
Annem güzelce demlenmiş çayları bardaklarımıza döktü. Çayın rengine bakarken bi ağlamak geldi içimden. ‘Ne güzel demini almış çay’ deyiverdim. ‘Epeyce oldu demlediğim’ dedi annem. Belli ki uyku tutmamış, kalkmış çayı koymuş.
Ben tam olarak ne diyeceğimi bulamıyordum, ağzımı içine attığım birkaç parça kahvaltılıkla oyalıyordum. Babam ağzı doluyken saatini göstererek
-Hadi artık, çıksak iyi olur. Hele bakalım, taksi de var mı?
-Olmazsa Hasan Efendi ben bırakırım dediydi, dedi annem suçlu suçlu.
Babam hepsi senin yüzünden der gibi azarladı:
-Sabah sabah kapısını mı çalıcam, taksi bulamadık diye.
Ben mutfaktan dışarı fırladım. Dişlerimi özensizce fırçalarken aynada kendimle karşılaşmamaya çalıştım. Aceleyle tuvalet kağıdından bir parça koparıp fırçanın başını sardım, macunu da aldım. Sesimi olabildiğince normalleştirerek
-Macunu yanıma alıyorum, ha!
Kimseden cevap gelmedi. ‘Hala bu evin çocuğuyum’ çıkışım yanıtsız kalmıştı. Banyonun kapısı sertçe vuruldu. Banyodan aceleyle çıkarken kardeşimle burun buruna geldim, belli ki acelesi vardı. Bana hiç bugüne ait bir imada bulunmadan ardımdan banyoya girdi, kapıyı sertçe kapattı. Odama usulca girdim, yatağım çıktığım gibi duruyordu: Nevresim kaplı battaniyenin kaldırdığım kısmı devrik, içinde gövdemin yaptığı küçük çukur, yastığımsa duvara paralel, uyuduğum gibi başımın altında değil, başımın yanında hiç ezilmeden düzgün duruyordu. Yataktan sökülmüş gibiyim, o kadar. Bavullara uzandım, annem arkamdan yetişti:
-Aman, ağırdır, dur beraber çekelim.
Arkasından babam ne ara gelmişse sinirli sinirli anneme söylendi:
-Taa oraya kadar sen mi taşıyacaksın?
Eliyle ‘taa’ diye uzaklığını işaret ederken ‘o cehennemin ucu ülkeye kadar’ demek istiyordu. Annem sustu. Odanın kapısında üçümüz sıkıştık. İçimden gelen, her kolumu birine atıp ağlamaktı. Bavulları kucakladım sahiplenir gibi. ‘Ben iterim’ dedim, ‘zaten tekerlekli’. Babam sertçe bavulları koridora sürdü. Annemle göz göze gelmemeye çalıştım. Kardeşim mutfağın kapısında bizi bekliyordu. Tam yanından geçerken elinde diş fırçası ve macunun olduğu torbayı gözüme sokar gibi uzattı. Unutmuşum. Hemen alıp çantama koydum, çantamda kaba bir paket elime geldi, annemin keteleri. Babam kardeşime söylenir gibi
-Taksiyi arasana, bakalım var mı?
-Varsa ama hemen gelir, dedi kardeşim, tehditkâr bir ses tonuyla.
-Gelsin canım, erken gitmekten zarar gelmez, dedi babam.
Kardeşimin aklından geçeni anlamaya çalışıyordum. Ben gidiyorum diye acaba bu sabah bir imrenme mi, yoksa bir acıma halinde mi, evimizi bırakıp yabancı bir ülkede mahzunlaşacağımı bildiğinden. Belki ikisi de.
-Tamam, ararım isterseniz, diyerek kardeşim telefona doğru hamle yaptı, aldırmaz bir ifade takınarak.
Ben antrede ayakkabılarımı giyinmiş, çantam omuzumda çapraz takılı, her bir elim bir bavulun üzerinde bekliyordum. Annem, bizimle gelmediğine üzgündü. Babam istemiyordu gelmesini. Bu kararın doğruluğundan annem hala emin değildi. Son bir ümitle,
-Ben de gelseydim dedi.
-Ne icap eder, sen evde kal, diye kükredi babam.
-Ben yanında giderim, gümrükten geçtikten sonra dönerim zaten, diye ekledi.
O ‘gümrük’ kelimesi anneme işin ağırlığını hissettirmiş olmalı, anında gözleri korkuyla karışık doluverdi. Ben hemen yetiştim,
-Tabii anne, ne gerek var. Ben babamla giderim.
Kardeşim ‘hadi gidin, ben de yatağa döneyim’ der gibi bizi izleyerek bekliyordu. Babam bavulun birini dışarıya aldı, annem bana yaklaşarak hangi duayla beni göndereceğini kararlaştırmamış gibi, dudakları kıpırdadı ama ne dediğini duymuyordum.
-Keteyi çantanda unutma.
-Yok yok, dedim, eline sağlık, yerim. Elimle çantamı hafifçe patpatladım.
Babam neredeyse öfkeyle diğer bavulu elimden aldı. Biz annemle hafifçe sarıldık. Annemde hissettiğim duygu en fazla suçluluktu. Sanki kendisi el vermese, bu iş olmayacaktı. Bir korna sesi duyunca irkildik. Babam ikinci bavulu da merdivenden indiriyordu. İki elim de boş kalmıştı. Merdivenden inerken bizim kapıya dönüp bakmadım.
Bahçeyi geçince gözüm evimizin camını aradı, kimse yoktu. Annemi görmediğime şaşıracaktım ki, elinde bir kap suyla bahçeye koştururken gördüm. Annem geceliğinin üzerine giydiği örgüden yelekle çıkmıştı, ayağında terlikler. Bana kalan, bir an önce taksiye binip, annemin suyu peşimizden dökmesine sıra vermemdi. Artık dualar ardı ardına dökülür ama ben duyamazdım. Babam ön koltuğa geçmişti, ben de arkaya attım kendimi. Araba hareket etti, gözümü ön dikiz aynasından ayırmadım. Babam arabanın camından öfkeyle bakıyordu. Kapının üzerindeki küçük kolu çevirerek arabanın camını hafifçe indirdim. Sokak ardımızda gittikçe küçüldü. Taksi sokağımızın köşesini dönerken içeriye serin, taze bir hava doldu. Hep geçmişi özlemle andığımız mahallede bahçe içindeki köşklerin yerini alan apartmanlar hiç gözüme bu denli huzurlu görünmemişti. Bahçeler ve binalar arabanın penceresinden sırayla görünüp kayboluyorlardı.
Öyle güzel bir sabah başlıyordu ki köyümüzde, ama ben gidiyordum.
Lüsan Bıçakçı

Okurken hep eskilere gittim, Gerçek mi, değil mi diye gittim geldim. Gerçek olmasa da babamın tavırları gerçek gibiydi. Babamı kaybettiğim günlerde, babamın endişelerini daha iyi anlıyorum. İçim acıdı, gözlerim dolu dolu oldu, boğazım düğümlendi.
Ellerine sağlık ablam🙏
Lüsancığım, yıllar önce kızımızı yurt dışına yollarken eşimle aynı gerginliği yaşadığımı hatırladım. Havaalanı yolunda, takside ağzımızı bıçak açmıyordu. Kızım da buna benzer duygular yaşıyordu belki. İçim acıdı.
Bu öyküyü, kızımın on iki yıl önce terkettiği anne- baba evinde değil Amsterdam’da ziyaretine geldiğim kendi evinde okudum.
Keşke öykünü Yalçın da okuyabilseydi. Onun hissettiklerini de konuşabilseydik.
Sağol. Kalemine kuvvet.
Sevgiyle…
Okurken hep eskilere gittim, Gerçek mi, değil mi diye gittim geldim. Gerçek olmasa da babamın tavırları gerçek gibiydi. Babamı kaybettiğim günlerde, babamın endişelerini daha iyi anlıyorum. İçim acıdı, gözlerim dolu dolu oldu, boğazım düğümlendi.
Ellerine sağlık ablam🙏
Çok etkilendim. Kendime dair anımsattıkları… Yıllar öncesine döndüm sanki. Annem hâlâ vazgeçebilirsin diyordu havaalanında.