Ömer Seyfettin’in 10 Ağustos 1919 tarihinde yazdığı ve Yahya Kemal’e ithaf ettiği Heykel öyküsü İstanbul betimlemeleriyle başlar. Şehrin birbirine tamamen zıt olarak gördüğü iki farklı yüzünü bir ressamın bakışıyla okurlara aktarır. Moda, Fenerbahçe, Göksu ve Adalar’ın yansıttığı güzellik yazarın şiirsel üslubunda kendini gösterir. Onun Türkçedeki ustalığı bu tasvirlerle daha genişlemiş ve zenginleşmiştir diyebiliriz; Moda’nın koyu, güneş batarken Fener’in yürüttüğü o sakin, o derin gölgeler, Göksu’nun hüzünlü akisleri, sabahleyin Ada çamlıklarında parlayan billurdan çiğ taneleri, Marmara’nın gökten daha saf nihayetsizliği, bu nihayetsizliğe vücutsuz beyaz dağlar şeklinde inerken hudutları yükselten şeffaf sisler…
Öte yandan bu olağanüstü güzelliğin acılar içinde çerçevelediği başka bir İstanbul vardır. Karanlık, şekilsiz, eğri büğrü dar sokakların kenarında yıkık dökük ahşap evlerle dolu çöküntü halindeki İstanbul. Daha sonra anlatılacak heykeltıraş Behzat’ın hikayesinde olduğu gibi sokaklarda can güvenliği de yoktur. İstanbul’un gerçek resmi budur ve bununla birlikte yaşayan o şiirsel güzellik, sadece şehrin matemini tutmakta, taşıdığı tablonun ıstırabını çekmektedir.
36 yaşında şeker koması nedeniyle vefat eden Ömer Seyfettin’in hastalığından altı ay önce yazdığı öykünün başına gelenleri söylemeden evvel Heykel’in kahramanı Behzat’ı tanıyalım. İstanbul’u çirkinlikten kurtarmaya çalışan, geniş caddeler, heykellerle dolu meydanlar olmasını isteyen çocuk çehreli, güler yüzlü, bakışları kimsenin görmediği güzellikleri arayan sanatkar Behzat, Bağlarbaşı’ndaki evine giderken Üsküdar sokaklarında serseriler tarafından saldırıya uğrar ve üç gün sonra hayatını kaybeder. Ömer Seyfettin’in Behzat’ının gerçekte Sanayi-i Nefise Mektebi (Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) mezunu İsa Behzat adında bir heykeltıraş olduğunu ve 1916 yılında öldüğünü internet aramalarında tespit ettik. Bir dönem Yıldız porselen fabrikasının başında bulunmuş Behzat’ın, Sakallı Adam, Saz Şairi gibi heykelleri halen müzelerde sergilenmekte.
Heykel’in ironisi, anlatıcının Behzat ile karşılaştığı günle başlar. Şehremaneti (Belediye Başkanı), Sultanahmet Meydanı’na konulacak bir heykel için yapılacak yarışmaya şehrin tüm sanatçılarını davet etmiştir. Yarışmaya katılmak isteyen Behzat, koşulları öğrenmek için belediyeye gitmektedir. Anlatıcı, Belediye Başkanını, Gülhane parkını maddi bir serap gibi yaratan biri olarak tanıtır. Bugün yakın geçmişe baktığımızda onun Cemil Topuzlu olduğunu anlarız. 19. yüzyıl başında İstanbul’un mimari şekillenmesi ve yaşama biçimini değişikliğe uğratanlardan biridir. Anlatıcının hayali, İstanbul’a konulacak ilk heykelin Türk büyüklerinden biri olması yönündedir; Osman Gazi, Fatih ya da Yavuz şehrin en büyük meydanında yükselecektir. Anadolu’nun bir ilçesinde kaymakam tarafından yaptırılan heykel gizlenmekte, İstanbul basınıysa onu görmezden gelmektedir; Birdenbire Anadolu’nun göbeğindeki meşhur gizli heykeli hatırladım. ‘Gizli’ diyorum, çünkü mutaassıpların hücumundan korkan halk bu heykelin vücudunu gizliyordu. Matbuatta sanki gayet gizli dinin mukaddes bir mabudu imiş gibi bu genç kaymakam eliyle dikilmiş heykelden hiç bahsolunmuyordu.
Behzat belediyeden büyük bir hayal kırıklığıyla döner. Yarışmanın konusu insan heykeli değil, bir hayvan heykelidir. Behzat’la soru cevap oyununa girişerek hangi hayvan olduğunu bulmaya çalışan anlatıcının aklına yüksekten uçan kuşlar gelir; şahin, doğan, kartal. Yenmeyen ve uçmayan bir hayvan olduğunu öğrenince aslan, kaplan gibi güçlü hayvanları, hatta milli amblemimiz dediği bozkurdu sıralar. Onlardan birini Sultanahmet meydanında görmeyi arzulamaktadır. Behzat neredeyse ağlamak üzeredir, dayanamaz ve cevabı verir. Belediyenin yarışmaya konu ettiği hayvan bir eşektir. İstanbul’un göbeğine bir eşek heykeli dikilecektir.
Ömer Seyfettin yine okuru şaşırtır. Eleştiriyi mizah üzerinden taşımaya devam ederken yadırgatıcı sonu hazırlar, herkesin huzurunu kaçırır. Dil konusuna gelince, çağdaşı Refik Halit Karay’ın söylediği gibi “lisanı bulmuş”lardır milli akım yazarları. Sonrası özellikle Ömer Seyfettin için tarihe, gündelik hayata, yaşama isteğine, insani değerlere dair yazmak olacaktır. Onun için altını çizmemiz gereken önemli bir noktaysa, günlük yaşamın arasından yeni bir milletin unsurlarını tahayyül etmek olmuştur- tıpkı bu öyküde olduğu gibi. Osmanlı’nın son döneminde Türk Milliyetçiliği ve ilintili olarak Milli Edebiyat akımının ön saflarında yer alanlardan biri olarak, yeni millet için varlığını arzuladığı kültürel yapı taşlarını üretme gayreti devam eder. Mizahi eleştirinin en güzel örneklerinden biri olan Heykel, elbette döneminde yayımlanamaz. 37 yıl sonra ortaya çıkar. Bir ailede bulunan yazılı belgeler arasında basılmaya hazır halde düzeltme kopyası bulunur. Başlığında Heykel yazan baskı provasında, ilk sütunun altında, vu ve censure (Fransızca ‘gördüm’ ve ‘sansür’) kelimeleri okunabilen bir damga vardır. Sütunun ortasındaysa, kırmızı kalemle ‘tehir’ sözcüğü yazılmıştır. 1919 İstanbul’unda gazetelerin düzeltme kopyaları bir gün önceden İşgal Kuvvetleri Komiserliği’ne gönderilir, uygun görülmeyen yazılar yayımlanmazmış. Ömer Seyfettin’in Heykel’i sözü edilen komiserlik tarafından görülmüş ve basımı engellenmiş sonucuna varılır. Öykünün baskı provası etüt edildikten sonra 1956 yılında Yeditepe dergisi tarafından yayımlanır. 2020 yılına geldiğimizde, Ömer Seyfettin ölümünden tam 100 yıl sonra yazdıklarıyla yaşamaya devam eder. Yaşayan Ömer Seyfettin’in cümleleri hala bizi düşündürür, tıpkı Heykel’in ilk cümlesinde sorduğu gibi: Bu kocaman, harap İstanbul’un içinde yaşayan hangi sanatkar ‘güzelliğin’ matemini duymaz?
Nükhet Eren

İstanbul’un ilk belediye binası
