Judith Hermann, Yuva, Sia Yayınları, 2023, Çeviri: Anıl Alacaoğlu, 150 sayfa
Yazar Judith Hermann’ın, Yaz Evi, Daha Sonra isimli öykü kitabında ne kadar benzersiz, kendine özgü bir tarza sahip olduğunu fark etmiştim. Onun için romanı Yuva’ya büyük bir heyecanla başladım. Değişik bir okuma deneyimi yaşayacağımı tahmin ediyordum ve yanılmadım.
Kısa roman türündeki Yuva, yazarından sonra öncelikle ismi ile ilgimi çekti. Birçok çağrışımı davet ediyor Yuva. Daha okumadan düşünmeye başlıyorum. Yuva neydi, neresiydi? Yaşadığımız yer, kendimizi ait hissettiğimiz, kanıksadığımız, aradığımız ve bir türlü bulamadığımız, bir gün bulacağımızı ümit etmekten vazgeçmediğimiz? Bunların hepsi ya da hiçbiri midir? Yuva ile eş zamanlı okuduğum Ursula K. Le Guin’in inceleme türündeki kitabı Sözcüklerdir Bütün Derdim’de yuva kavramına ilişkin bir metne rastlamam ne güzel bir tesadüf oldu: “Dünyanın merkezi sizin dolu dolu yaşadığınız, işlerin nasıl yürüdüğünü, hayatın nasıl doğru ve iyi şekilde idare edildiğini bildiğiniz yerdir. Merkezin nerde olduğunu –yuvasının nerede olduğunu- bilmeyen bir çocuk, çok ama çok zor durumdadır. Yuva aslında anne, baba, kız ve erkek kardeş değildir. Aslında bir yer bile değildir. Yuva hayal ürünüdür.“ (sayfa 21)
Üçüncü olarak kitabın kapağından etkilendim, henüz daha bir sayfasını bile çevirmeden. Deniz kenarında bir yerde ıssız bir ev. Yine çağrışımlara açık, resme bakarak hayallere dalıp gidebilirsiniz.
Ve sonra elimdeki kitabın arka kapağını okuyorum. Yabancısı olduğu bir yerde kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan, yeni bir yuva arayışında olan bir kadının hikâyesi ile karşılaşacağımın müjdesini alıyorum.
Şimdi sayfaları birer birer çevirip, edebi hazza ulaşma vaktidir deyip başlıyorum.
Kısa cümleler ile yoğun bir anlatım. Tam sevdiğim gibi. İlgiyle takip ettiğim Kuzey Avrupa edebiyatının tadını alıyorum bu Alman edebiyatı eserinde. Bildiğim kadarıyla Kuzey Avrupa edebiyatı daha çok polisiye ürünleri ile tanınıyor. Roy Jacobsen’in Görülmeyen isimli romanı, Helle Helle’nin Bu Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı gibi eserleri ve daha pek çokları, o kadar bilinmiyor.
Yuva da bu yukarıda sözünü ettiğim romanlardakine benzer şekilde duyguları ifade ederken son derece tutumlu. Hatta diyebilirim ki; öfke, kıskançlık, sevgi, kuşku gibi duygu bildiren sözcüklere rastlamazsınız. Bu sözcüklerin hiç kullanılmadan, kullanılmasına gerek bile duyulmadan sizlere bu duyguları ilettiğini düşünün. Öyle bir eser.
İlk bölüm anlatıcının yirmili yaşlarında başına gelen şaşırtıcı bir hatırasını anlatması ile başlıyor. İlerleyen bölümlerde bu anısına birden fazla defa değinecektir. O sıralar kadın fabrikada tek düze bir işte çalışmakta ve şehir dışında benzinliğe bakan bir toplu konut dairesinde oturmaktadır. İnsanlarla iletişime geçmekten hoşlanmayan bir kişi olduğunu anlıyoruz. Romanda karşımıza çıkacak diğer karakterler de aynı şekilde sosyal değiller, kendilerine dönükler. Anıya dönelim. Hiç akla gelmeyecek bir kurgu. Bir adam, kadının her gün gidip dondurma aldığı benzinlikte koluna dokunarak ona: “Kısasınız” diyor “Tam aradığım gibi”. Bu adamın bir sihirbaz olduğunu ve kendisine asistan aradığını öğreniyoruz. İstediği şey kadının bir kutunun içine girip uzanması. Onu testereyle kesme numarası yapacak. Prova için kadını evine çağırıyor, karısının da evde olacağını ekleyerek. Kadın hiç tanımadığı bu adamın evine giderek kutuya girip yatmayı kabul ediyor. Provadan sonra birlikte gemi ile Singapur’a seyahate çıkıp bu numarayı yapmayı planlıyorlar. Kadın o sabah Singapur’a gitmiyor, başka bir yolculuk yapıyor ve orada eşi Otis ile tanışıyor. Bu anısını anlattığı eşine “o kadın” (yani kendisi) neden hiçbir şeyden korkmuyordu diye soruyor. Kendisi de yaptığına anlam vermekte zorlanıyor. Çocukluğuna ilişkin bazı hatıraları, onun kutuya girmek istemesi ile bağlantı kurmama sebep oluyor.
Bunları hatırladığı zaman otuz yıl sonrası. Eşinden ayrılmış, kızı evden uzakta. Kendisi küçük, ıssız bir yerde deniz kıyısında bir barda çalışmaya başlamış. Komşusu heykeltıraş Mimi ile arkadaş oluyor ve onun büyük bir çiftlikte yaşayan hayvanlarla uğraşan erkek kardeşi ile ilişki yaşıyor. Bu kısımlarda yakın zamanda izlediğim 2022 yapım The Banshees of Inisherin filmi aklıma geliyor. Issız, küçük bir İrlanda kasabasında arkadaşlık ve sınırlar konusu üzerine kafa yorduran bir filmdi. Bizim roman karakterleri birbirlerinin sınırlarına, alanlarına girmek konusunda son derece dikkatliler. Bizim ülkemizde soğukluk diye algılanabilecek bir durum. Her dakika beraber olmaları gerekmiyor. Mesela anlatıcımız komşusunu heykelle ilgilendiğini gördüğünde, yanına yaklaşmıyor. Her biri tek başına vakit geçirebiliyor, kendi alanları var.
Kitaptaki iki metafor beni hayli düşündürüyor. Birincisi kutu, kutuya girmek; diğeri kapan. Başka bir karakterin de çocukluğunda annesi tarafından kutuya hapsedilmesi anısı var. Sıkışmışlık hissi veriyor ve aynı zamanda belki biraz güvende olma, kutunun içinden dışarıdaki dünyayı seyretme.
Kadın yeni evine yerleştiği ilk günlerde çatıda bir hayvanın bulunduğundan kuşkuya düşüyor. Kapan kuruyorlar onun için. Kitabın sonu da bu kapan ile ilişkili bir şekilde bitiyor.
Roman çok sakin hatta rahatlatıcı bir anlatıma sahip olmasına rağmen, kimi zaman kötü bir şeyler olacakmış tedirginliği yaşatıyor. Gerilimi hissediyorsunuz. Polisiye bir olay, cinayet, romanda az bir yer tutuyor ama orada işte, var böyle korkunç bir durum. Faili belli değil. Tanıdığımız biri de olabilir.
Romandaki karakterlerin her birini, farklı özellikleri için kendime yakın hissediyorum. Hele bir tanesi iş yerinde hafta sonları ne yaptığını anlatmayı sevmiyordu. Bilirsiniz, “kurumsal” iş yerlerinde suya sabuna dokunmadan konuşabileceğiniz az şey olduğu için hiç konuşmamak yerine havadan sudan mevzularda samimiyetsiz sohbetler yapılır. Ben de sevmezdim.
Bana özgü bir durum mu bilmem ama karakterlerin birisine ayrıca bir sempati ya da antipati duymuyorum. Anlatımdaki kişilere mesafeli tutumun etkisi olabilir. Samimi ve gerçekçi bir anlatım.
İyi bir kitap varsa elinizde, son sayfasını çevirdiğinizde sizin için o kitabın bitmediğini hissedersiniz. Yuva benim için böyle bir kitaptı.
Kitaptan bir alıntı, sayfa 63: “Güllerin yeniden açabilmeleri için budanması, solgun olanların kesilmesi gerektiğini biliyorum. Şanslıysan güller kasıma kadar dayanır; ilkbaharda gövdesinin acımasızca budanması gerekir, ne kadar çok budarsan yıl boyunca o kadar çok çiçek açar. Bunu bana Otis öğretti. Bitkilerin bu özelliğinin mecazi anlamda da anlaşılabileceğini ona hiç söylemedim, Otis de bana söylemedi.”
Ayşegül Gezgin

Çok beğendim. En kısa zamanda okuyacağım…