Sınır geniş ve sorunlu kavram. Henry Cloud’un da dediği gibi sınırlar yaşamımızda kim olduğumuzu ve kim olmadığımızı gösterir, hayatımıza yön veren kişisel çizgilerdir. Bireyin şahsına ya da alanına yapılan zarar verici her hareketi bireysel sınır ihlalidir diye düşünürüm. Benzer şekilde Goethe de “Genç Wether’in Acıları “adlı kitabında “İnsan tabiatının belli sınırları vardır. Sevince, sıkıntıya, acıya bu sınırlar içinde katlanabilir ancak. Sınırı aştı mı, perişan olur.” Der
1990’lı yıllarda Berlin Duvarının yıkılmasından sonra Küreselleşen dünyada sınırların kalkacağı düşünülse deçok geçmeden terörizm, ekonomik krizler, küresel siyasi çalkantılar ve en çok da göçler ile dünya daha da keskinleşen bir sınır tanımı ile karşılaştı, ülkeler sınırlarına yüksek duvarlar örmeye başladılar. Dolayısı ile ülkeler arası sınırların korunması daha önemli hale geldi.
Bir ülkeye her isteyenin elini kolunu sallayarak girmesi; düzenin bozulmasıyla huzursuzlukların doğmasına sebep olur. Son yıllarda ülkemizin bazı sınır noktalarında güvenlik zafiyetinden dolayı gelen sığınmacılar sebebiyle yaşadıklarımız bizi de sınırlar konusunda hassaslaştırdı. Artan sığınmacı ve mülteci sayısıyla nüfus coğrafyası bozulunca, ekonomi ve eğitim başta olmak üzere tüm dengeler alt üst oldu. Kendi ülkemizde azınlık kalma korkusu ile sınır taraftarı olmaya başladık. Sınırsızlık özgürlük mü gerçekten sorgular hale geldik.
Genellikle ülkeler arasında duvar veya teller olsa da, doğanın sınırları bambaşka… Onun düzenini bozmak telafisi olmayan felaketleri baştan göze almak demek. Ne yazık ki tabiat ana kendi düzeni ve sınırlarının olduğunu, bize yaşattığı derslerle anlatıyor da anlayabilene…
Dostoyevski’nin “Doğaya karşı işlenen bir suçun öcü, insan adaletinden daha zorlu olur” tespitini, ülkemizde özellikle son yıllarda sık sık yaşıyoruz.
2021 yazı adeta felaketler yazıydı. Antalya ve Muğla’da başlayıp günlerce süren ve zor söndürülen orman yangınları sonrasında can ve mal kayıpları da çok olmuştu. Yangın sonrası insanların içindeki kor daha sönmeden, bir belediye başkanının evi eski olanlar için söylediği “bazıları keşke bizim de evimiz yansaydı da yenilenseydi diyecek” gafı onlara ne hissettirmiştir merak etmişimdir. Canlarını kurtaran afetzedelerin, barınma ihtiyaçlarını karşılamaları, yaralarını sarmaları uzun süreç alsa da travmalarıyla nasıl baş ederler kim bilir?
Türkiye Ormancılar Derneği’nin verilerine göre, 2021 yılının tarihe Mega Orman Yangınları Yılı olarak geçeceğini açıklaması felaketin boyutunu gösterirken, son 10 yılda 890 bin hektar orman yangınında 33 bin hektarının ihmallerden olması konunun vahametini gösteriyor.
Daha yangınlar devam ederken, Karadeniz’deki aşırı yağışlar sonucu Sinop ve Kastamonu ilçelerini sular altında bırakan sel felaketi yaşandı.


Sinop Ayancık’ta ilçenin iki yakasını bağlayan köprünün taşkın sulara yenik düşüp sanki tahta parçası gibi parçalanması hayatı felç etmeye yetmişti. Televizyonlarda yayınlanan görüntülerde yıkılan binaların hali içler acısıydı. Ayancık deresinin çıldırmışçasına önüne kattığını alıp götürmesine engel olamamak, insanın çaresizliği, Selçuk Baran’ın Sarmaşıklar öyküsünde okuduğum “İnsan çıldırır da doğa çıldırmaz mı?” cümlesini hatırlattı bana. Evlerin virane görüntülerini, giden canları görmeye yürekler dayanmadı. Gerçekten doğanın çıldırması bundan daha fazla olamaz sanırım. Giden malların bedeli karşılanır da yüzlerce cana ne demeli.
“Tabiatın isteklerini anlamamazlıktan gelen cezasını bulur” diyen Balzac haklı çıkmasaydı keşke diyorum.


Kastamonu’nun Bozkurt ilçesi sel zamanına dek pek duyulmamış beldeyken, o günlerde afet bölgesi oluverdi. Sel sonrası drone çekimlerinden ortaya çıkan manzara, aslında yeşilliklerin ortasında Ezine çayının vadisine kurulmuş yerleşim alanıyken sonuç hüsran olmuş. Ezine Çayının; doğal haliyle, S biçiminde olan 400 metre genişliğindeki dere yatağının 15 metreye indirgenip ve düz şekilde yapay kanalla denize dökülmesi sonun başlangıcı olmuş gibi. Ayrıca aynı yere Hidroelektrik Santralı kurulmasıyla felakete adım adım davetiye çıkartılmış sanki. HES’in yapım aşamasında doğa katliamının yanı sıra bazı kaynaklara göre dere yatağının hafriyatlarla doldurulduğu söylenirken, kimi yetkililer, küresel ısınmayı sebep göstermekte. Küresel ısınmada insanlığın da payı olduğunu neden görmezden gelirler anlamakta zorlanıyorum. Sonuçta insanın yaptığını tabiat affetmiyor.
Yanıt bekleyen çok soru var; insan düşünmeden edemiyor, yapılaşma için nasıl izin verilir ve yapılır ve oturanlar canları pahasına nasıl cesaretle otururlar?
Aynı ilçede sadece bir müteahhidin günah keçisi olarak gözaltına alınması ve verdiği ifadede binayı yapmadan önce tüm gerekli mercilerden izinlerini aldığını söylemesi de ayrı konu. Bu durumda en suçlu izni veren makamlar demek geliyor içimden. Zaten son yıllarda her yerde yapılan binalar, şatafat alıp başını gitmekte. Buna bir dur diyen çıkar mı bilmem.
Bir de aylar önce yaşanan büyük Kahramanmaraş depremi sonrası yıkımlarda yapısal hatalardan çok, tarım alanlarına inşa edilen binaların, içinden çıkamayanlara tabut olmaları içler acısı durum. Malatya’da en verimli kayısı ağaçlarının olduğu toprakların son 10 yıl içinde sitelere dönüşmesi ve o sitelerin de yerle bir olması örneklerden sadece biri.
Doğa ananın elinden bitmek bilmeyen arzuların için ağacını alırsan, deresinin, akarsuyunun yollarını değiştirirsen, onun da bir gün ağır şartlarla, hatta misliyle senden geri almasına kızamazsın. İnsanoğlunun, kaçınılmaz sonu kendi elleriyle, yıllar boyu getiri uğruna hep yapmaktan geri kalmaması çok tuhaf.
Malatya’daki kayısı ağaçlarının kesimini duyduğumda Yalova’daki “Yürüyen Köşkü” anımsadım. 1930 yılında Atatürk, köşke dayanan çınar ağacının dalını kesileceğini duyduğunda verdiği “Dal kesilmeyecek, köşk kaydırılacak” talimatıyla köşkü yerinden kaydırılmasını sağladıysa, bugün onu yapamasak dahi ağaçların kesilmesine sebep olanları durdurabilmeliyiz. O yıllardaki ağaca ve doğaya saygı devam ediyor olsaydı medeniyet seviyemizde çok farklı olurdu. Oysaki günümüzde doğaseverleri ödüllendirmek varken cezalandırmak daha kolay. Çevre koruma adına yapılan toplantılarında çevre gönüllülerinin, güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirilmesi de yaşanan dramlar arasında.
Getiri uğruna yapılan taş binaları, doğanın yuttuğunu görmek içler acısı… Aç gözlülüğün de bir sınırı olması gerekmez mi?
Tabiat kendi için her zaman bir şekilde denge bulur da, içinde insana yer verir mi?
Özlem Gemici

İnsan; doğanın en büyük zarar vericisi maalesef!…