“İnsanın hangi yönünü beslersen o tarafı gelişir,” diyor ya bir bilge. Son zamanlarda çok düşündürücü bulduğum basit ama öğüdü güçlü bu öyküyü, Oppenheimer’ı izledikten sonra filmle bağdaştırdım.

Rivayete göre, bilge bir Cherokee Kızılderili’si, uyumaya çalışan minik torununa her insanın içindeki iki kurdun hikâyesini anlatır.  

“İki gri kurt içimizde sonsuza kadar savaşır” der, “Biri kötülüktür; öfke, kıskançlık, hırs, açgözlülük, alınganlık, hakaret, yalan, şiddet ve egoyla beslenir. Ötekiyse iyiliktir; mutluluk, huzur, sevgi, umut, alçakgönüllülük, nezaket, anlayış ve gerçekle beslenir.” 

İki iri kurdun canhıraş boğuşması gözlerinin önünde canlanan küçük çocuk, büyüyen gözlerle sorar: “Peki hangisi kazanır?” 

Yaşlı Kızılderili, usulca ufaklığın başını okşar. “Biz hangisini beslersek.” 

Oppenheimer, içindeki dayanılmaz hırsı beslemiş ve bunu bilimsel hırsa dönüştürmüş ömrü boyunca pişmanlıklar yaşamış bir dâhiydi.

C. Nolan’ın yönettiği film iki planda çekilmiş, siyah beyaz olanlar Oppenheimer’ın zihninin içi, renkli olanlar ise dış dünya. İkisi arasındaki çelişki ise bize Oppenheimer’ın içsel dünyasındaki fırtınaları, pişmanlıkları anlatıyor. Oppenheimer, hep pişmandır ama bu pişmanlığı ona hiç geri adım attırmaz. Onun hırsı her şeyin üstündedir. 

Atom bombasının yaratıcısı, hidrojen bombasının yapılmasını etik bulmaz. Nükleer silahların sınırlandırılması ile ilgili çalışır. Böylesine çelişkiler içinde bir bilim adamıdır Oppenheimer.

Yıldızlar onu çok ilgilendirir. Yıldızları seyreder. Yıldızları patlarken hayal eder. Kara deliklerin bir yıldızın çöküşüyle gerçekleştiğini ispatlar.

Dünyanın kaderini değiştiren bir bilim adamını ve onu tutkuların beslemesini en iyi bu filmde görüyoruz.

Her zaman dışlanmış, komünistlikle suçlanmıştır. Hiçbir komünist partisine üye değildir ama komünizm sempatizanıdır.

Karanlık ve aydınlık arasındaki savaş, insanoğlu var olduğundan beri süregelir. Ömrümüz boyunca yaptığımız tercihler de bu savaşta hangi tarafta yer alacağımızı belirler. İçinde bencillik barındırmayan aydınlık, kişiye emek vermeyi, fedakârlık yapmayı, paylaşmayı, hizmet etmeyi, koşulsuz sevmeyi, barışı, eşitliği getirir. Aydınlığı seçenler ise başkaları için var olabilen, temiz, yaralı ama yaralarıyla barışık, üst düzey bir bilinç taşıyan kişilerdir. Karanlığın ödülleriyse baştan çıkarıcı ve bireyseldir, bunlar para, şöhret ve kudret yani güçtür. Karanlığı seçenler için bu ardı gelmez bir yarıştır artık.

Yıldızların koyu karanlıkta daha çok parladığını söyleyerek, insanoğlundaki temel içgüdüleri ele alarak filmi incelersek, film bu gücü elde etme hırsının şiddete ve öldürmeye varan sınırlarına götürür bizi.

İnsanoğlundaki karşı konulamaz gücü ele geçirebilme ediminin, şiddete varan hırsının ne kadar tehlikelerle dolu olduğunu görürüz. Bir kişide büyüyen hırs bütün duyguların önüne geçebiliyor. Bugün bilim adamları laboratuvarlarında keyifle ellerindeki buluşa hedefe yöneliyorlar, bu keyif hırsa dönüştüğü anda sadece hırslarına ulaşmak hedef olabiliyor.

Dünyadaki zevkler; cinsellik ve evlat sahibi olabilmenin bile keyfine varamadı Oppenheimer, onun için sadece başarmak ve başarmak vardı hayatında.

Etkileyici sahnelerden biri de Amerikalılar’ın zafer çığlıkları attıkları sırada yürürken kömür olmuş bir insana, muhtemelen bir çocuk, ayağının çarpmasıydı. Bu bir başlangıçtı. Ben ölümüm demesi bundandı. Yeni bir dönem başlatıyordu. Bir ucu yapay zekaya kadar dayanacak, insanı parça parça eden bir çağ başlayacaktı artık, Oppenheimer bunun farkındaydı.

Psikolojisi, deha olduğu için zaten normal insanlardan farklıyken, bomba atıldıktan sonra iyice bozuldu.

Madde enerjiye dönüşmüş ve bilim adamlarının özlediği an gelip çatmıştı. Amerikalılar için zafer sarhoşu olmanın vakti gelmiş, balık avlayan Japon için yanma vakti gelmiş hatta binlercesi gibi tutuşmuştu.

Truman odasına kabul edip onu yolcularken söylediği söz çok zalimce ve çarpıcıydı. Bu sulu gözü bir daha bu odaya almayın. Artık işi bitmişti. Her savaş sonrası olduğu gibi yeni ve daha öldürücü silahlar yapılmalıydı.

Oppenheimer’dakinin bir başka şekli olan kişisel hırs ve kıskançlıkların sonuçlarını Strauss’ta gördük.

Her zamanların öcüsünün komünist yutturmacası olduğunu bir kere daha anladık.

İnsanların arasına iktidar hırsı girdiğinde, dostluk, kardeşlik, sevgi gibi duyguların kalmadığını, insan öldürecek silah yapabilmenin, ölümün, insanı insanlığından çıkardığını düşündürüyor .

*Emperyalizm önce mahveder para kazanır. Sonra nasıl mahvettiğini anlatır para kazanır. Son derece güzel bir emperyalizm tanımlaması olan bu söz filmi tam olarak özetliyor diyebiliriz.

Arka planda kadının durumu da işlenmiş.

Kadın bilimin ve siyasetin içinde değil erkeğin gölgesinde. Bilimsel çalışmaların içinde değil.

Sevgi arayışı bile anneliğini yaşatamadı. Kadın kendini içkiye vurdu. İçkide teselli aradı.

Manhattan Projesi sonuna gelindiğinde Hitler ölüyor. Aslında atom bombasının savaşı bitirdiği göstermelik bir yalan. Atom bombası patlatılmasaydı da savaş bitecekti.

Gülizar Gülol