Haziran’ın altısında annemi kaybettik. Mutfağında kayıp kahve değirmenini bulduk, bozuk aspiratörün arkasında renklerini karartıp bulunmayı bekliyormuş. İçinde kurumuş kahveyi temizlerken parlayan pirincin ışıltısında dedemi hatırladım. Hopa’da iki katlı ahşap evin taş merdivenlerinden çıkıyordu, güneşte parıldayan beyaz gömleğinin üzerine giydiği yeleği yeni terziden almıştı. Kirli sakalına yayılan gülümsemesi yelek cebinde yaldız kağıtlı çikolata olduğunu söylerdi. Ufak tefek ama çevik bedeni sağ kapıya ulaşan dik merdiveni tırmanırken yanında biterdim. O anda iki parmağı yelek cebinin astarını dokunur, iki çikolatayı avucuma koyardı. Yeleğin öteki cebinden köstekli saatin zinciri sarkardı.

Merdivenlerin sonunda, armudun altındaki masada oturmaya giderken içeri girip geldiğini haber verirdim. Annem elindeki işini bırakır, ocağın üstündeki küçük tavaya kahve çekirdeklerini koyar tahta kaşıkla çevirir biraz yağını salması yeterli derdi. Benim için koku bütün mutfağı sardığında öğütme zamanı gelmişti. Çekirdekler değirmenin üst kısmına boşaltıldı orta çubuğa sapın ucundaki delik geçirildi ve saat yönünde döndürülmeye başlandı. Bakır cezvedeki suyla değirmen kahvesi buluştu. Kabardıktan sonra fincana dökülen kahve dedeme sunulurdu annem ya da babaannem tarafından. Tepsi hiçbir zaman bize verilmedi, armuda kadar arada evin kapısı patika yol vardı kahve dökülürdü, kahve kıymetliydi.

Dedem kahvesini içerken dut ağacına çıkardım. O iki çikolatayı yavaş yavaş ağzımda erite erite yerdim.

O gün babaannem evin kapısından koşar adımla peştemali üzerinde dedemin yanına geldi. Kahvenin kara düzenini bozacak kadar mühim olan bir durum var oldu bir anda. Ağaçtan tüm söylenenleri duyuyordum, Lazca olduğu için anlamam zordu, Babaannem bir oturuyor bir kalkıyordu.  Sonra birlikte ayağa kalktılar. Kahve fincanda kaldı, fincan tepside. Dedemin yüzü uzamıştı yelek cebinden sarkan köstek zinciri de.

Ağaçtan indim, peşlerine takıldım. Büyük odaya girdiler, iki tanıdık kadının Lazcasında kötü durumun olduğunu bildim. Kaza olmuştu ya da ölüm.

Ne olduğunu sormamın sırası olmadığını anladım. Mutfağa girdim annem yoktu, gözüme ilişen değirmeninin dibinde kalanı avucuma boşattım. Kum gibi kahveyi tattım.

Büyük odaya birkaç kişi daha geldi, kimse pencereden denize bakmıyordu, dedemin yüzü hiç gülmüyordu, saatin zinciri de kaybolmuştu. Arada Türkçe cevap verenlere kulak verdim. Mustafa Amca hapse girmişti. Karşımızdaki ortaokulda matematik öğretmeniydi, babamın kuzeniydi. Bazen öğle yemeğine gelirdi bize. Annemin kalburabastı tatlısına bayılmış, bütün Hopa’ya tatlıyı duyurmuştu.

Yüzbaşı dendiğini duydum. Selim’in babası yüzbaşıydı, aşağıdaki askeri lojmanda otururlardı. Selimler koyu yeşil tenteli asker arabasıyla giderdi okula, bazen beni de alırlardı. Arka kapak iner, asker bizi kaldırır araca koyardı. Karşılıklı iki sıra vardı, ona otururduk.

Gelenlere orta şekerli ve sade kahveler ikram edilecekti. Yıkanan fincanları kurularken anneme yakınlaştım, tam ayağının dibinde neden hapise girdiğini sordum. Şiir okumuştu derste, Lazca şiir okumuş, dedemin arkadaşı komşuları Helim ustanın oğlu Hasan’ın şiirini. Dedem anlatırmış. Hasan komünistmiş, Rusya’ya kaçmış zamanında.

Kahve değirmenini ben çevirmek istedim. Annem kavuracaktı pişirecekti kahveleri, ben öğüteceğim. Bütün kuvvetimi verip orta çubuğu döndürüyordum. Şiir ezberleyip söylemiştim 23 Nisan bayramında, beni hapse atmadılar, ilkokuldayım diye mi hapisten kurtulmuştum.

Annem 75 yaşından sonra sürekli olarak geçmişte olup biteni anlatıyordu. Hopa’da mutluyduk demiştim, üç yıl çok mutlu. Kahve değirmenini beraber aramıştık mutfağında, bulamamıştık bir türlü. Taşınırken kaybolmuş olmalı demişti, yoksa hatırlardım nereye koyduğumu.

Nükhet Eren