Karlı yollarda ilerlemeye çalışan minibüsün buğulu camından etrafı seçmeye çalışıyorum. Ölü bir beyazlık sarmış kasabayı, usul usul yağan karın altında köy meydanında sadece aç kalmış sokak köpekleri dolaşıyor. Burada yaşayanlar çoktan evlerine çekilmiş, bu saatlerde soba başında uyuklamaya başlamışlardır.
Minibüs köy yoluna sapınca dağları kaplayan karı seyrederek geçmişi düşünüyorum. Küçük yaşlarda, karda oynadığım oyunlarda, ağabeyimden kalan giysilerin kolları ufak geldiğinden dirseklerime kadar ıslanırdım. Ayakkabılarımın deliklerinden giren kar suları ayaklarımı çok üşütürdü. Yine de her kar oynayışımızda evde babamdan yediğim dayaklar olmasaydı, çok daha mutlu olurdum.
Arkadaşım Cemil ile çıktığımız yolculukta, minibüs köy yoluna girince birden araba durdu. Şoför “Bana birkaç babayiğit lazım arabayı ittirmek için” diye seslenince aşağıya inmek için yerimden kalktığımda arkadaşım “Dur bakalım! İsmail sen daha toparlayamadın,” diyerek aşağıya indi, kara saplanan minibüsü birkaç kişi arkadan ittirerek saplandığı yerden çıkardılar. Zor olsa da arkadaşımla eve varınca annem boynuma sarılıp uzun uzun ağladı. Abim yaşlanmış, sobanın yanında kedisi kucağında bize kedisinin yaptıklarından söz edip durdu.
Kerpiçten yapılı evimizin oturma odasında tek divanda Cemil ile birlikte otururken, duvarda asılı olan askeri üniformamla çektirdiğim resme bakıp kahkahayı bastık.
-Peygamber ocağından da kovulduk. Babam ortalarda gözükmüyor, evden de kovulursam hiç şaşırma.
Titrek sarı ışığın altında gündüz görülen yoksulluk odanın bir yerlerine gizlenmiş, yerdeki eski halı bile gözüme sevimli gözükmeye başlamıştı.
Annem içinde bulgur pilavı, turşu ve yanında pekmezden oluşan akşam yemeğini önümüze getirdiğinde, yufka ekmeği kaşık niyetine kullanarak karnımızı doyurduk.
Annem yalnız kalınca “İsmail hayli zayıflamışsın, çok eziyet ettiler mi sana” diyerek göz yaşlarını tutamadı.
-Görüyorsun ne kadar iyi olduğumu üzülme bu kadar. Bu arada babam nerede?
-Huysuz herif senin geldiğini duyunca halana gitti.
-Böylesi daha iyi. Biz de kar kalkınca Adana’ya geçeriz.
Birkaç gün sonra, annemin hayır duaları ile köyden ayrıldık
Toros dağlarının eteklerinde yer alan kasabalardan geçerek güneye doğru indikçe ormanların arasından yol aldık.
Karşımda tükenmeyen yeşilliğin tepeleri karlarla örtülmüştü, gökyüzü bütün ormanı kucaklarken, eteklerindeki bulutlar da çam ağaçlarının üzerinde geziniyordu.
-Cemil biliyor musun çam ağaçları bin yıl kadar yaşayabiliyor, dile gelseler kim bilir bize neler anlatırlardı değil mi?
-Oğlum ben ağaçların yaşı ile ilgilenmiyorum, bırak da kestireyim.
Cemil’in annesi babası erken yaşta ölünce ağabeyi ile Cemil’i babaannesi büyütmüş. Birkaç saat yolculuktan sonra, Adana’ya geldik, ılık hava bizi rahatlatınca vakit kaybetmeden babaanneyi ziyarete gittik.
Beyaz tenli, mavi gözlü sevimli bir ihtiyar olan babaanne ayakta zor durmasına rağmen bastonuna dayanarak bizi genişçe bir odada karşıladı.
Odanın duvarları ahşap oymalarla çevrilmiş olup yerde ve divanlarda yün halılar vardı.
“Sofrayı kurun hele! Çocuklar yoldan geldi karınları acıkmıştır” diyerek gelinine seslendi
-İstanbul’u o kadar çok severdim ki imkânım olsa orada yaşardım.
Cemil’in şaşırarak baktığını görünce İsmail’e dönerek, “Bu bilmez ama ben evlenmeden önce İstanbul’a teyzemin yanına gitmiştim. Çok gezdirdiler beni, bu yaşımda bile adaları unutamadım. Düzeninizi kurun da ömrüm vefa ederse yine gelirim.” Dedi. Duvarda asılı olan resme bakakalmıştı torunu.
-Babaanne duvarda yıllardır asılı olan Sultan Ahmet Camii’nin resmini o zaman mı aldın?
-Resmi görünce büyülenmiştim. Hilal nasıl da parlıyor değil mi?
-Eh artık beş vakit namaza başlamışsındır.
– Allah nasip ederse o da olur.
Kolları Adana burmalarıyla dolu, kısa boylu, esmer gelin bize yer sofrasını hazırladı. Önden analı kızlı çorba, daha sonra şişe dizilmiş etlerden kebap, yanına turşu, en sonra da baklava geldi.
Adana’da bize soru sormaktan adeta kaçınıyorlardı, hoşça vakit geçirmemiz için ellerinden geleni yapıtılar. Cemil’in ağabeyi ile birlikte, akşam radyodan maç dinlerken ikisi de her gol kaçışta, küfür ediyordu.
Güzel geçen o akşamda el ayak çekilince babaanne bizi karşısına aldı.
-Olan oldu artık önünüze bakmanız gerek, evlilik yaşınız da geldi çattı.
-Babaanne biz İsmail’le ortak iş yapmak istiyoruz, paraya ihtiyacımız var
-Evlendiğinde geline takacağım altınlarla bir iş kurabilirsin.
-Keseyi biraz daha açsan.
-Bununla başlayın, arkadan desteklerim.
Ayrılırken göz yaşlarını tutamayan babaanne, arkamızdan su dökerek bizi uğurladı.
İstanbul’a gelince Arçelik bayiliğini alarak önce ufaktan buzdolabı satışına başladık. Babaannenin takviyeleri ile daha sonra diğer beyaz eşyalara geçtik. Gecemizi gündüze katarak çalışmalarımızın meyvesini aldık, her ikimizde düzenimizi kurmuştuk.
İşler güçler, evlilik, çocuklar derken akıp giden yıllar içinde bir kez bile köyüme gitmemiştim. Hoş gitsem de babamın benim yüzüme bakmayacağını çok iyi biliyordum. Annem torunlarını özlediğinden sık sık bizi ziyaret etmeyi ihmal etmiyordu.
Pazar sabahı tatlı uykumun arasında telefonun sesiyle uyanınca karşı tarafta Cemil telaşla bağırıyordu.
– İade-i itibar yasasından biz de faydalanıyormuşuz avukat aradı.
– Git işine bu saatten sonra askerlik mi yapılır?
-Oğlum zaten yaptırmıyorlar. Bütün haklarını, tazminatlarını verince bir ay sonra emekli ediyorlarmış.
-Güzelmiş.
Selimiye Kışlası’ndan elbiselerimizi aldık. Başladığımızda üst teğmendik, yirmi yılı aşkın süre sonra albaylığa yükseltilmiştik.
-Ağabeyim bizim için kutlama yapacakmış, hazırlıklara başlamış bile. Ben programı yaptım, önce sizin köye gideceğiz, elbiselerimizi giyip meydanda bir turlarız.
-Nereden çıkarıyorsun, babamla aram iyi değil zaten.
-Neyse senin aranın iyi olmadığı bir baban var, oysa benim…
Cemil göz yaşlarını gizlemek için arkasını döndü.
– Tamam oğlum gidelim, gösterelim şunlara apoletlerimizi.
Bayram gününde üniformalarımızı giymiş, insanların şaşkın bakışları üzerimize dikilmişken köy meydanında kahvenin önüne gelmiştik. Babam başını okuduğu gazeteden kaldırınca, asker oğlunu karşısında görünce bir an afalladı. Sonra kendisini toparlayarak uzatınca elini öptüm. Sonra kahvede çıkan gürültüde çay ısmarlayanlar, hatır soranlar, ortalık bayram havasına döndü.
Kısa bir tatilden sonra eve dönmüştük, sabah kahvaltısında telefonum uzun uzun çaldı.
-Hayırdır anne, bir sorun mu var? Sabah erken yüreğim ağzıma geldi.
-Rüyamda gördüm sizi, aklıma düştü bir arayayım dedim.
-Oğlanlar nasıl?
-İyiler anne, baskete gittiler.
-Babamın sağlığı nasıl?
-İyi olmaz mı? Köyde ona Albayın babası diyorlarmış. Hınzır herifin koltukları kabarıyor. Bir çalım bir çalım görme.
Özel Atay
