HER KOPUŞ BİR KAVUŞMA MIDIR?
İstanbul’dan Ayvalık’a gidiyorlardı. Benim de bir parçam onlarla gidiyor, göğsüm sıkışmış, bedenimin bütün etleri ağrıyor, parça parça ayrılıyor, göz yaşlarım istemsizce akıyor, durduramıyordum. Arka odalara kaçıyordum, ama aklım dayanmamı, bunun İzel için gerekli olduğunu söylüyordu. Alışmalıydı bensizliğe. Bu bizim ilk vedamız, ilk kopuşumuzdu. Onu sessizce bana bakarken kendimi de onu gizlice seyrederken yakalıyordum.
Veda zamanı gelmişti. İstanbul sabahında ara ara esen sıcak rüzgâr, bende kor etkisi yapıyor terden sırılsıklam oluyordum. Başarmalıydık. Ondan, yedi yaşında bir çocuktan, ne kadar büyük bir insan tutumu beklediğimi şimdi anlıyordum. O ne kadar da büyük bir olgunluk göstermişti.
Çok yeni sayılmayacak ama oldukça bakımlı steyşın tipi arabaya giysi, iç çamaşırı, kalınca birkaç üst yerleştirilmiş bavullar, bozulmadan gidebilecek kurabiye, kek, zeytinyağlı dolma çantaları doldurulmuştu. Bir çantaya da kuru bakliyat zeytin gibi yiyecekler konulmuştu. Gittikleri zaman ellerinde bulunsun telaş yapmasınlar diye…
Araba uzaklaştıkça dayanılmaz acılar içinde kıvranıyordum, oysa onlar tatile gidiyorlardı; yani eğlenmeye, hoş zaman geçirmeye. Motorun sessizliğe çarpan ve büyüyen sesi dayanılmazdı. Uzaklardan gelen bir kumrunun hüzünlü sesi motorun uzaklaştığını anlatıyordu ”guguk guguk”.
Hafızamın perdesi aralandıkça neler hatırlıyordum. “Anne Amerika mı güçlü Rusya mı?” “Şu anda Amerika kızım” derdim. “Öyleyse ben Amerika’yı tutuyorum” diyerek hep güçlünün yanında olurdu. Oysa ben bu cevabı vermekten bile hoşlanmazdım. Bir süre sonra güçlünün yanında olma hırsı, ben nasıl olduğunu bile anlayamadan, sadece kendini aşma ve çalışma aşamasına dönüşmüştü.
Teyzesi anne gibiydi ona; şarkılar, türküler, masallar, komiklikler, şive taklitleri, fıkralardan alıntılamalar, Every Way That I Can şarkısıyla yapılan, bütün mahallenin çocuğuna öğretilen danslarla teyzesi adeta özdeşleşmişti.
Onu için teyzesi anneyle arkadaş arasında bir yerdeydi.
Teyzesi anlatıyordu: Sitedeki çocuklarla yeni yeni arkadaşlıklar geliştirmiş ve dans ekibi kurulmuştu. Every Vay That I Can
Deniz saatine kadar dayımın oğlu Murat ve teyzemin torunu Ekrem’le şeftali satışları, çığırtkanlıkları, eve gelip paraları saymalar. “99 … kaçtı …?” Ticari kafası olan Ekrem satıp para kazanmalıydı. Büyüdüğünde ticaret insanı olması sanki bu oyunlardan belliydi. Bütün çocukları da oyunlarına sokmuştu.
Birlikte rüya gibi yeni oyunlarla, oynaya oynaya tadına doyulmayan saatler geçip gidiyordu.
Her gün bir plajda ya da sahilde denize giriyorlar eve gelip banyo yapıp alelacele bir şeyler yedikten sonra gelsin, Kaanla Gökçeler, Bersular, Every Vay That I Can’ler
Gece yatağa girdiği anda pikeyi yüzüne çekiyor gizli gizli ağlıyordu. Teyzesi fark edince de gıdıklama oyunuyla eğlence başlamış oluyordu, o özlemini bir nebze unutuyordu. Böylece günler sessizce akıp gidiyordu.
Bir aya yakın uzaklaşmıştık. Ben çalışıyor, günleri günlere ekliyor, tatili iple çekiyordum. Çok yakın bir akrabanın oğlunun teknede yapılacak sünnet düğünü hazırlıkları en ince ayrıntılar hesaplanarak özenle yapılıyordu.
Artık hasretliğe dayanamaz olmuştum. Telefonda onun içli içli konuşmaları ve duraksaması ben de çok sert bir duvara çarpmışım gibi etki yaptı. Okulumda çalışmalarım devam ediyordu, finaller yaklaşmıştı, izin alamıyordum. Hatta izin istemeye bile hakkım yoktu. Sıkışmış kalmıştım.
Artık düğünü bile beklemezdim. Abimden kızımı getirmesini istedim.
O kızımı getirdiğinde serin rüzgârlar yüzüme çarpıyor ve ayaklarım yerden kesiliyordu. Anlıyordum ki her kopuş ardından kavuşmayı getirince anlamlıydı. Birbirimize sarıldığımız anda her şey pembeleşmiş, kokular renkler pembeye kesmişti, nasıl oldu bilmiyorum ama dakikalarca öyle pembeler içinde kaldık. Hiç bir şey umurumda değildi artık. İşlerin yoğunluğu, bölüm başkanının kaprisleri, daha bir çok sorun. Biz birlikte pespembeydik ya işte sadece o an vardı, sadece o an…
Gülizar GÜLOL
