Yazar: Edmundo Desnoes, Çeviri: Seçkin Selvi, Küba Edebiyatı, Roman, 145 sayfa
Roman günlük tarzında ben diliyle yazılmış. Kahramanımız devrimden sonra kendi sınıfındaki insanların yaptığı gibi Amerika’ya kaçmayı kabul etmeyen bir burjuva, bir entelektüeldir. Bu roman onun kendisiyle hesaplaşmasıdır. Devrim taraftarı olmadığı gibi Amerika yanlısı da değil, sadece neler olup biteceğini merak edip, izlemek istiyor. Onun için Küba’da kalıyor. Fazla lükse ihtiyaç duymadığından zorluk yaşayacağını düşünmüyor devrim sonrası ülkesinde. Yine de onun orta sınıf alışkanlıklarından kolaylıkla kurtulamadığını görürüz. “Budalaca yaşamlarımızı sürdürebilmek için ne de çok ıvır zıvır gerekli. Mantar olmadığı için meşrubat yok diyorlar. Bir uçurumun üzerinde asılı gibiyiz. Her şeyin doğal düzeninde sürüp gitmesi için denetlenmesi gereken sayısız ayrıntı var.” (sayfa 18)
Eşini, anne ve babasını havaalanında uğurladıktan sonra hiç de mutsuz değildir. Hatta insanlardan kurtulduğu, yazmaya daha çok vakit ayırabileceği için memnun. Edebiyatta birçok örneğini gördüğümüz yalnız ve yabancılaşmış bir insan kendisi. Bana çağrıştırdığı eserleri sıralayacağım: Aylak Adam (Yusuf Atılgan), Lüzumsuz Adam (Sait Faik Abasıyanık), Bir Solgun Adam (Selçuk Baran), Uyuyan Adam (Georges Perec), Dönüşüm (Kafka), Yabancı (Albert Camus).
Kahramanımızın günlükleri üzerinden Küba’daki nükleer krize kadar uzanan zaman diliminde devrim sonrası yaşama bir yerinden tanık oluruz. Kahramanımız tipik bir aylak adam misali müze ve kitapçıları ziyaret eder. Havana sokaklarında başıboş dolaşır. Devrim sonrası başka amaçlar için dönüştürülen, eskiden arkadaşlarının evleri, okulu olan yapıların önünden geçerken geçmiş günlere döner. Evde fotoğraflara bakar yine geçmişteki anılarına bizi götürür. Hukuk öğrencisiyken okulunu bırakıp sevdiği kızın peşinden yurt dışına gittiğini öğreniriz. Geri döndüğünde babasının kendisine açtığı mobilyacı dükkanında canla başla çalışmaya başlar. Para biriktirip sevdiğiyle evlenecektir. Bu arada sevdiği kıza tutkusu zamanla azalır, kız ise başkası ile evlenir. O da güzel ama hayata bakış anlamında dümdüz bir kadınla evlenerek, hayatını onun maddi ihtiyaçlarını karşılayabilmek, standartlarını koruyabilmek için çalışmaya adar. Devrimden sonra dükkanına el konulmuştur, devletten kendisine aylık bir para verilmektedir. Otuz dokuz yaşında bir adam olarak her ay bankaya, yaşlıların arasında o parayı almaya gittiğinde utanır. Kullanılmayan keskin bir bıçağa benzetir kendini.
Arkadaşlarından bir tek Pablo kalmıştır şehirde fakat yakında gidecektir o da işlerini halledince ve Amerika’ya gelmesi için ikna etmeye çalışır arkadaşını. Boşunadır. “Ne zaman Pablo’nun arabasına binsem kusacak gibi olurum. Ailemi işimi gücümü kusmak isterim. Sınıfımın olanca bayağılığı mideme tıkılmış gibi bir duyguya kapılırım.”
Bir diğer arkadaşı Eddy için şöyle der: “Korku belasına yapmaktan çekindiğim her şeyi yaptığı için, bir zamanlar Eddy’ye saygı duyardım. Ateşli, meteliksiz, genç bir sanatçıydı”. Şimdi onun hakkında düşünceleri değişmiştir. “New York’ta bir şey yapamadığı, ün kazanamadığı için geri döndü. Az gelişmiş ortamda caka satmak için” Eddy’nin Halk kitaplığındaki söyleşisine katılmadan önce onun romanını bitirir. Bir iki sayfa boyunca olumsuz bir şekilde kitabı eleştirir. “Başkalarının zaten bildiklerini sandıkları şeyleri söylemek için roman yazmaya gerek yok. İnsanlara, insanın neler duymak, neler yapmak gücünde olduğunu göstermek gerek.”
Eddy diye bahsettiği bu yazarın ismi ise ilginçtir: “Bir zamanlar gençtin ve kirlenmemiştin Eddy, bir de şimdiki haline bak Edmundo Desnoes!”
Elena isimli sokakta tanıştığı genç bir kızla aralarında bir ilişki başlar. Onunla sadece cinsel birliktelik değil arkadaşlık da kurmak ister. Hemingway’in müzeye dönüştürülen evine giderler, uzun uzun gezerler burayı. Yaklaşık on altı sayfalık doyurucu bir bölüm ayrılmış bu ziyarete dair. Elena umduğu gibi değildir, farklı zevkleri vardır. Kısa sürede sıkılır ondan. Açıkça ilişkiyi bitirmektense kaçmayı, telefona çıkmayıp kapıyı açmamayı tercih eder. Kızı “kirlettiği” gerekçesi ile Elena’nın ailesi onu dava eder. Kendini savunmaya bile kalkışmaz önceleri, Monte Kristo Kontu gibi tek başına bir hücrede kalmaya özenir. Lakin gözaltındaki ilk gün, birçok değişik insanla bir arada aynı yerde bulunmak zorunda kalınca, paniğe kapılır. Serbest bırakıldıktan sonra ülkenin nükleer savaş eşiğinde krizin içinde bulunması nedeniyle korku ve endişe baskın çıkacaktır. “Pentagon’un bizi ortadan kaldırma planı hazır olmalı. Bizi silah ve sayıca üstünlükleri ile yenecekler. Eğer Ruslar da füzelerini ateşlerse dünya ikiye bölünebilir. Hep Küba yüzünden. Hiç bu kadar önemli ve bu kadar zavallı olmamıştık. Birleşik Devletlerle savaşmak – boyumuza bakarsak- bir yücelik olabilir ama ben bu yüceliği istemiyorum. Az gelişmiş kalmaya razıyım. Her an ölümle yüz yüze kalmayı gerektiren bir yücelik beni ilgilendirmiyor, bana göre değil. Devrimciler, yüzyılın mistikleri: Bağdaşmaz bir toplumsal adalet adına ölmeye hazırlar. Ben sıradan bir insanım, modern bir insanım, zincirin bir halkasıyım, değersiz bir hamam böceğiyim.” (sayfa 143)
Az Gelişmiş Bir Adam, Amerika’da basılan ilk Küba romanı. Buradan devrim karşıtı, Amerika yanlısı olduğu gibi bir sonuç çıkarmamak gerekiyor. Yine de devrimi öven bir kitap olmadığı da ortada.
Kitabın orijinal ismi Az Gelişmişliğin Anıları. Bu ismi ile yönetmen Tomas Gutierrez Alea tarafından 1968 yılında filme uyarlanmıştır. Film internet sitelerinde izlenebiliyor. Belgesel öğelerin de yer aldığı filmde özellikle başrol oyuncusunun performansı takdire değer. Kitabın baskısı maalesef tükenmiş, sahafta bulabildim. Bu değerli kitabı göz ardı etmeyip, yayınevlerinin yeniden basmasını dilerim.
Yazar Hakkında
1930’da Havana’da doğan EDMUND DESNOES, Küba’da başladığı eğitimini Amerika’da tamamladı. 1950-1960 yılları arasında New York’ta Vision dergisini yönetti. Bir süre Venezuela’da İngilizce öğretmenliği yaptı. Jamaikalı bir beyaz olan annesi ile İngilizce, Kübalı babası ile İspanyolca konuşan Desnoes, ilk romanını Küba devriminden iki yıl sonra yazdı. Yazarın bir devrim içindeki yerini, onun etkilerini eleştirmek ve halkın bilincini geliştirmek olarak gördüğünü söyler.
Ayşegül Gezgin
