Her sabah açık panjurların arasından denizi seyreder, yoldan geçenlerin sesine kulak veririm. Biraz önce kapının önünden yavaş adımlarla yürüyen iki genç kız başlarını çevirip bana özenerek baktı. Sonra biri diğerinin kulağına fısıldar gibi eğilip “Bu evin bir salonu var ki aklın şaşar, salonun iki yanından aşağıya uzanan merdivenlerin yanında odalar sıralanır. Ah! Bir de salonun tavanındaki manzara, resmini görsen hayallere dalar gidersin” dedi. Haksız da değiller, köyün en büyük en güzel evi benim, bahçemde sarnıcım bile var, demir işlemeleri ile yapılmış sokak kapımın üzerinde daire içinde 1843 yazar, iç kapılarım ise cevizdendir. Köyde yağ fabrikası sahibi Yorgos Bey yaptırmış evi, duvarlarım sarımsak taşından örüldüğünden rengi pembeye çalar. Erken yaşta hayata veda eden rahmetli zevk sahibi olduğundan ressam arkadaşına boyatmış tavanımı. Şimdi ise onun gibi çalışkan olan oğlu eşi ve kızıyla oturur.    

Arnavut kaldırımlı köyün dar sokaklarını seyretmekle gün geçmez. Sanmayın canım sıkılır. Biraz sonra Eleni merdivenlerden topuklarını vura vura aşağıya iner. Giriş katının sahanlığında gündelikçi ile birlikte çamaşır yıkayan annesi “Eleni, biraz yavaş in merdivenlerden, sanırsın deprem oluyor!” diye bağırır.      

Köydeki genç kızlar beni kıskanırlar ama bilmezler ki asıl kıskandıkları güzel mi güzel evin genç kızıdır. Eleni’nin beline kadar uzayan siyah saçları beyaz tenine çok yakışır, o kadar neşelidir ki etrafa mutluluk saçar. Her sabah olduğu gibi bir şarkı tutturarak merdivenlerden inen Eleni’nin bugün de içi içine sığmıyor, telaşlı telaşlı annesine seslendi.

– Sofi ile birlikte zeytin toplamak için Badavut’a gitmemize babam izin verdi.

– Dimitri arabası ile kapının yanına yaklaşınca Eleni ile Sofi’yi kendisini bekler buldu.

Annesi can sıkıntısıyla söylendi: “Kocam Eleni’ye çok yüz veriyor” diyerek ateşin çoğalması için ocağa birkaç odun attı. 

İki genç kız at arabasının arkasında sohbet ede ede denizden esen rüzgârı içlerine çekerek derin düşüncelere daldı.

– Yakışıklı çocuktur, efendidir, babanın göz bebeği lakin Müslümandır. Ortaya çıkınca sizinkiler nasıl karşılar hiç düşündün mü? Benim babam asla razı olmazdı.

– Ben de kaçarım.

– O kadar kolay değil, babandan nasıl uzakta yaşarsın?

Zeytinliklere vardıklarında Yusuf’u birkaç işçi ile kendilerini bekler bulmuşlardı. Eleni’nin canı sıkıldı.  Zeytin toplama bahanesiyle ağaçların arasında Yusuf’la iki laf ederler, fırsatını bulduklarında öpüşüp, koklaşırlardı.

Arabacı küfelerin arasından çıkıp geldiğinde: “Bu kadar yük bir seferde gitmez!” değil mi?  

– İki sefer yapılsın! Eleni ilk önce seni ve arkadaşını Dimitri eve bıraksın!

– Dimitri Amca ikinci seferde bizi götür. Bütün gün evde oturuyorum. Ne olur biraz hava alıp deniz kıyısında dolaşalım. 

– Sofi zeytin toplayan işçilerle sohbete dalarken Eleni Yusuf ile kumsalda çıplak ayakla dolaşıyordu. Denizden esen rüzgarlarla, yükselen dalgalar kıya vuruyor, altın rengi kumları ıslatıyordu. Etekleri ıslanan Eleni’nin kahkahaları dalga seslerine karışırken Yusuf da dayanamayıp ayakkabılarını ileriye doğru fırlattı. Zaman durmuştu sanki, hiç ayrılmak istemiyorlardı. Sofi uzaktan Dimitri geliyor diye seslenince kendilerini toparladılar.

Eleni eve dönünce, “Nerede kaldın, misafirler için mezeleri bugünden hazırlamamız gerekir” diyen annesinin öfkesini bastırmak için hemen işe koyuldu.

– Abaganuş için patlıcanları, biberleri közlerim

– Cevizleri, fındıkları da güzelce döv!  

Bir gün önceden yapılan hazırlıklar sona erince, gece yarısı bitkin düşmüşlerdi. Bu sabah sessizliğe büründüm, sormayın hanımım çok telaşlı, bu gece için on beş kişi yemeğe davetli. Misafirler gelmeden önce hanımımın en değerli porselenleri büfesinden çıkarılmış, dantel masanın üzerinde mezelerle birlikte yerini çoktan almıştı. Duyduğuma göre rakının yanında servis edilecek lüferi de pişirmek evin beyine düşmüş.  

Hanımım misafirleri karşıladığında, gelen arkadaşlarının ayak topuklarına kadar uzanan şık elbiseleri ile başlarına taktıkları küçük siyah şapkalarını görünce içten içe kıskanmadan edemedi.    

Tobias Bey’in yemekleri Küçükköy’de günlerce konuşulurdu. Bu gece toplantı her zamanki gibi değildi. Hanımlar aralarında konuşup gülüşseler de erkeklerin yüzü düşünceli, çatalları ile yemeği didikliyorlardı.      

En sonunda Yarkis patladı: “Lozan’da Mübadele Anlaşması imzalanmış.”

Masada oturanlar şaşkın ve endişeli bakışlarla birbirine baktılar.

İki gündür Ayvalık’tan gitmiştim, gelince bunları mı duyacaktım. Onca yıl süren karışıklıktan sonra birkaç yıldır rahat yüzü görmüştük, şimdi sil baştan. Hanımlar gözyaşlarını gizlemeye çalışırken boğazlarına dizilen lokmaları zorlukla yutuyorlardı.

Onlar düşüncelere dalmışken koltukta oturan kuzenler arasında bir kaynaşma oldu. Eleni elinde buzuki salondan içeriye girince, kuzeni buzukiyi alarak çalmaya başladı. Gençler salonun ortasında, eller birbirlerinin omuzlarında, başlar dik, önce yavaşça daha sonra gittikçe hızlanan sirto dansına başladılar. İçlerinden biri gruptan ayrılarak ortada avuçlarını yere değdirince alkışlar koptu. Salondaki kötümser hava dağılmıştı.

Ertesi gün sahiplerim alışveriş için kasabaya inseler de öğle olmadan geri döndüler. Eleni ailece çektirdikleri fotoğrafı oturma odasına astı. Ayvalık Hatırası yazan siyah panonun önünde, annesi babası iki yanında gayet vakur bir şekilde dururken Eleni gülümsüyordu.

Mübadelenin nasıl gerçekleşeceği günler sonra ortaya çıkmıştı: Ayvalık’ta oturanlar Midilli Girit ve Selanik tarafına gönderilecek, oradan gelen Müslümanlar ise Ayvalık, Edremit ve Cunda adasına yerleştirilecekti.

Sofi haberleri Eleni’ye söyleyince Eleni bir türlü inanamadı, odasına kapanıp günlerce ağladı. O gün Yusuf Dimitri’nin arabasıyla eve uğradığında.

“Eleni çok ağlıyor odasından bugün çıkmadı” denilince hızla merdivenleri çıktı. Kapıyı açınca Eleni öfkeyle bağırdı!

– Niye hiçbir şey yapmıyorsun?

– Büyük yeminler etmiştik aşkımız için, çok hayaller kurmuştuk. Çocukça mıydı, korku hepsini sildi mi? Midilliye gitmek istemiyorum.

– Yaşın küçük olduğundan Ayvalık’ta kalman için, babanın rızası gerekir.

– Her ikisi de sustu, konuşmak gereksizdi. Gözleri cam kenarına konan iki güvercine takıldı. Cama doğru yönelince güvercinler korkup kaçtı.

“Duygularımın en güzel zamanlarını yaşarken, böyle boyun eğip çıkıp gitmek beni delirtiyor.” Deyip camı kapattı. Yusuf’a sarılan Eleni gözyaşlarını zapt edemeyince çekmeceden çıkardığı kırmızı mendille ilk önce sevdiğinin sonra da kendi gözyaşlarını sildi. 

Hava kararmaya başlayınca annesi aşağıdan seslendi “Eleni, babanın gelme vakti, daha ne oyalanıyorsunuz?”

Yusuf kırmızı mendil cebinde hiçbir şey yapamamanın çaresizliği ile kapıdan çıkarken “kısmet değilmiş” Diyen Eleni’nin annesinin sesi kulaklarında çınlıyordu.

Birkaç ay sonra gitme vakti yaklaşınca, Eleni’nin babası karyola başlıklarını söktü, içine altınları bir bir yerleştirdikten sonra başlıklarını kapattı. Tapularını ve giyimleri bavullara yerleştirip diğer eşyalarını denk yapınca, gemiden haber beklemeye başladılar.

Tobias Bey son hesapları Yusuf’la birlikte kapattıktan sonra duyduğuma göre “Bu sabah Girit adasından ilk mübadeleliler Ayvalık’a gelmişler” deyince,

– Biz de yarım küfe zeytini ve fırıncıların verdiği ekmekleri Girit Adasından gelenlere dağıttık.  

“Yusuf bize emeğin çok ayrıca sana o kadar güvendim ki bir yakınım olsa bu kadar güvenemezdim” diyerek gözleri doldu.

– Elindeki vekaletle fabrikayı satarsın. Dörtte birini kendine düzen kurmak için ayır diğer parayı bankaya yatır. Parayı ulaştırmak için, benden haber bekle.      

Yusuf’un da gözler doldu sadece başını sallayabildi.

Gittikleri gün eşyaların taşınması bittiğinde, evin hanımı kapıdan son bir kez eve bakarak hıçkırıklara boğuldu.

 Tekneler peşi sıra Midilli Adasına gitmek için yolcu alırken kıyıda Şam tatlısı satan Mehmet seslendi.

– Komşu nereye yolculuk?  

– Girit’e gönderiyorlar.

– Denklerin ağırdır sana yardım edeyim.

Satıcılık yapan esnaflar birer birer gelerek gidenlerin eşyalarını gemilere taşımalarına yardım ettiler.

Gidenin de kalanın da içinde bir burukluk vardı. Kolay mıydı? Onca yıllık komşularından ayrılıyorlardı.

Küçük köyde taştan evler boşaltıldıkça, gaz lambalarının titrek ışıkları da bir bir sönmüştü.

Günler sonra kapı gıcırdayarak kalabalık bir grubu içeriye aldı, Balkanlardan gelen üç kardeş aileleriyle birlikte yeni konuklarımdı.

İşin kötü tarafı konuştukları dili hiç anlamıyordum, Türkçe bilmedikleri için, tadım kaçmıştı, sadece gürültülerini duyuyordum. Erkekler sabahtan zeytin toplamaya gidiyor, genç kadınlar ev işleriyle meşgul oluyor, daha yaşlıları yemek yapıyordu. Kardeşlerden biri uzun süre savaştığından, geldiğinde çok zayıflamıştı. Daha çok annesi ile sohbet ederek günlerini geçirirken, sayılı günleri olduğunu biliyordu.

Her gün kapımın önüne oturup birini bekleyen genç kadın içimi sızlatıyordu. Küçük kızı bir şey anlamasa da onun göğsüne yatıp teselli ediyordu. Göz yaşlarını yemenisinin ucuyla silip bir yandan da söyleniyordu.

– Ah kara gözlü Aliş’im şimdi sen de gelinlik çağına gelmişsindir. Sabiha çoktan gelin olmuştur, ne olurdu ölmeden önce onları görebilseydim

– Sus! Ağzından yel alsın. Abini suçluyorsun da nasıl karşı gelsin koskoca yüzbaşılara.

“Biz onlara iyi bakarız. Okula da yollarız” deyip kızları birer birer komutanların evlerine vermişler. Sen nasıl bakardın yirmi ağaç zeytin düştü hissene 

– Bize yirmi ağaç zeytin verdiler ama kendileri koskoca çitlikleri sahiplendiler

– Sus bakalım! Bunları nerden biliyorsun?

– Adalılar konuşuyordu. Komisyonda olanlar büyük çiftliklere konmuşlar.

Yavaş yavaş onlara alışırken, gene köyün en gözde eviydim, kına geceleri benim salonumda yapılmaya başlandı. Pembe kırmızı şalvarlı kızlar kına yakıldıktan sonra Boşnak Horası oynuyorlardı. Görme gitsin, eski günlerime kavuşmuştum ama içimdeki sızıyı hala dindiremiyordum. Eski ev sahiplerim aklımdan çıkmıyor Eleni’nin ayak seslerini uykumda duyar gibi oluyorum.

Suyun öteki yakasında Eleni ile sohbet eden Sofi duvarda asılı olan Ayvalık Hatırası fotoğrafına bakarak konuşuyordu. Ne kadar güzel çıkmışsın, şimdi sararıp soldun, saçlarını maşala, yüzüne biraz allık sür, eskisi gibi ol! Annen de üzülüyor, Eleni sararıp soldu diyor.

– Camın önünde duran şu saksıdaki çiçekler ne güzel açmış. Onun yerini değiştirsen nasıl sararıp solar değil mi?

– Doğru söylüyorsun ama gençliğine yazık ediyorsun.

– Buraya yerleştiğimizde herkes yeni işler kurdu. Midillili arkadaşlar edindi, âşık oldu, evlendi bense kopamadım. Hep Ayvalık’ta kaldım. Akşam oldu mu camın kıyısına oturup Ayvalık’ın ışıklarını seyrediyorum Evim rüyalarıma giriyor, salonda dans ediyorum. Kapı çalınınca açıyorum, kimse yok, her taraf karanlık. Oysa bu mevsimde ışıl ışıldır evin her yanı, şimdi kimler oturuyordur kim bilir? Ayvalık’ta güneş çoktan doğmuştur ama gelinlik kızlar erken kalkmaya üşenirlerdi. Babaanneleri yukarı kata bağırarak “Sizi evine gelin alacak olan damat önce bir kibrit çaksın yaksın evi, öğlene kadar uyursunuz bre” diyordu ama köyde kimsenin evi yanmıyordu, kızlar da bir bir gelin oluyordu.

Askerlik çağına gelenler vaktinden önce askere çağrılmaya başlayınca, ortalıkta savaş söylentileri yayıldı. Gerçi savaş başka ülkede olsa da neme lazım bize de sıçrayabilirmiş. Gene mutsuzluk, yokluk kapımızı çalmıştı.

Zeytini verip karşılığında un şeker bazen de ceviz takas ediyorlardı. Balık satan komşuları satamadığı papalinaları onlarla paylaşıyordu. Çoluk çocuk genç yaşlı bu şartlarda ayakta kalmaya çalışıyordu. En son dayanamayıp, ceviz kapılarımı çıkararak sattılar. Sahanlığımda çok altın gömülü olduğunu sandıklarından, sağını solunu kazma ile delik deşik edince az canımı yakmadılar. Umutları tükenince başka hayaller için büyük şehirlere göç ettiler.

Her gelen gideni aratınca merdivenlerimden çıkılmaz oldu. Odalara dağılan cam kırıkları içimi kanatsa da taş duvarlarım dile gelmiyordu. Sonunda kapıma koca bir asma kilit vurup gittiler.

Beni terk ettiklerinden beri kaç gece kaç gündüz geçti bilmiyorum, Bir gece gürültüyle uyandım. Teneke ile örtülmüş arka camım, yerinden sökülerek açıldı. İçeriye girenler çöp yığınları arasında uzanıp uykuya daldılar.

Özel Atay