Kadıköy Adalar İskelesi’ne geldiklerinde daha vapur saatine yarım saat vardı. Kabataş’tan gelen Paşabahçe isimli vapur yanaştıkça şaşa kaldılar. Enes, annesi ve teyzesi ile ilk kez adaya denize gidecekti. İki kardeş, nasıl sığacağız buna, gemi batacak sanki diye fısıldaştı. Hafta sonları çok kalabalık olur diye Salı gününü seçmişlerdi oysaki. İtiş kakış binip ayakta kaldılar, zoraki yaslanacak yer bulabildiler. Tüm koltuklar doluydu, bazıları yanına çantalarını koymuş, kimisi küçük çocuğunu oturtmuş, kimisi sanki evinde gibi uzanmış. Toplu taşıtlarda sık rastlanan, anne ya da büyükanne ayakta, çocuk oturuyor manzarası vapurda da aynıydı.

Yolcular arasında yabancılar, kendilerini giyimleriyle, ten rengiyle ya da konuşmalarıyla belli ediyordu. Çoğu genç sanki evinde gibi bağdaş kurup yere oturmuştu, kiminin hangi dil konuştuğu bile anlaşılmıyordu. Elindeki telefondan yüksek sesle video izleyeninden, bağırarak konuşanına, çığlık atıp koşan çocuklardan, duyarsız kalan annelere kadar her türlü saygısız insan vardı vapurda. Bir anda çocukluğundaki eski İstanbul canlandı annesinin gözünde. Boğaz köprüsü yapılmadan her zaman vapurla karşı tarafa gidip gelmelerini hatırladı. Vapurlarda yolculuğun keyfi başkaydı o zamanlar. Yolcular sessizlik içinde ellerindeki gazete ve kitabı okur, bir yandan da çaylarını yudumlarlardı. Sessizliği, elindeki tepsisiyle “Sandviç isteyen, çay içen” diyen garsonun sesi bozdu. Bazen de işportacılar sattıkları şeyleri pazarlarlardı yüksek sesle. Hemen elindeki telefona baktı, internet kolaylığı ile o yıllardaki fotoğrafları bulup oğluna gösterdi. Kardeşine dönüp, “Güzel günlermiş, yaşarken anlamamışız.” diye iç çekti.

İlk ada olan Kınalıada’da epey inen olunca vapurun açık yerine çıkabildiler. Karşılarında oturanlar Rusça konuşurken sağ taraflarında oturan gençlerin Arapça konuşmaları çok şaşırttı Enes’i. Kadın kardeşine ülkemizde biz turist kaldık derken, Enes de “Anne niye bu kadar yabancı var?” Diye şaşkın bakışlarla sorunca, “Kimi turistik amaçla gezmeye gelip dönüyor ama son yıllarda sığınmacı olarak gelenler daha fazla.” Diye yanıtladı annesi. Tam o sırada karşısında oturan kendi yaşlarındaki siyah tenli çocukla bakıştılar. Çocuk meyve suyu ile tost yerken elindeki çöpü düşürünce, Enes, yerden al demek istedi, ancak onun dilini bilemediği için bakışlarıyla çöpe atmasını işaret etti. Çocuk yerinden kalkıp çöp kutusuna yöneldiği sırada, birbirlerinin anladıkları için göz göze gelip gülüştüler.  

Burgazada’da inenler kadar yeni binenler olunca kalabalığın uğultusundan serseme döndüler. Heybeliada’da indiklerinde derin nefes aldı hepsi. Kuş cıvıltılarıyla ormanda yürümek iyi geldi onlara. Büyük küçük bisikletliler geçti yanlarından. Keşke biz de kiralasaydık dediler ama iskele yakınlarında kiralandığını söyledi, yoldan geçen biri. Plaja vardıklarında denize bıraktılar yorgunluklarını.

Yanlarındaki şezlongda, vapurdaki esmer tenli çocuk ve annesini görmek sürpriz oldu onlara. Annesi Enes’e güneş yağı sürerken çocuk gözlerini dikmiş onları izliyordu, hareketlerle kremi isteyince Enes elindeki krem şişesini uzattı. Ne yapacak diye merakla baktılar. Çocuk avuçlarına ve ayak tabanlarına sürüp, uzanarak yağ sürdüğü yerleri güneşe doğru havaya kaldırdı. Birbirlerine bakıp gülmemek için zor tuttular kendilerini.

Dönüş için iskeleye geldiklerinde epey kalabalıktı yine ama neyse ki sadece Büyükada’dan yolcu alıp gelmişti vapur. Yine bir koşturmaca ile bindiler vapura. Enes anlam veremedi insanların koşmasına, baka kaldı. Önce kapalı kısma yöneldiklerinde Enes eşiğin dizine kadar yüksek olmasına şaşırdı, ilk kez görüyordu. Annesine sorunca, sanırım herhangi bir durumda su almasın diye dedi. Arka taraflarda iki kişilik boş yere üçü sığışıverdi.

Çaprazda oturan yaşlı teyzenin, telefonundan sesli video izlemesi ve yanında oturan eşinin tepkisizce ona bakması dikkat çekiyordu. İki kardeş bakıştılar, biri düşüncesiz insan derken diğeri belki kulağı duymuyordur, ön yargılı olmayalım diye normalleştirebildi. Enes, anne sen bana evde kızıyordun, bak teyze hem de burada sesini açmış deyince, annesi de görgü meselesi, belki de kulağı ağır işitiyordur farkında değildir diye yanıtladı. Bir baştan öbür başa koşturan çocuklar ve onları durdurmayan anneler, hepsi tuhafına gitti Enes’in. İstanbul’da daha önce vapura binmişti ama bu ada vapuru başka bir şeydi. 

Martılar vapurla yarışa girmişti sanki. Herkes bir şeyler atınca onlar da karın doyurmak uğruna uçuyordu. Enes simit attıkça annesi de fotoğrafını çekiyordu. Martının birkaç kez bir adamın elinden cips alması çevredekilerin ilgi odağı oluverdi. Yolculukları boyunca martılar eşlik etti onlara.

Vapurun kalkışlarda çıkardığı köpükler annesinin anılarını canlandırdı. Bak, çocukken deden bana hep balıklar çamaşır yıkıyor derdi, ben de inanırdım çocuk aklımla deyince gülüştüler.

Kadıköy’e indiklerinde artık hava alacakaranlığa dönmüştü. Meydan gündüz gibi yine cıvıl cıvıldı. İskelenin hemen yanında sünnet eğlencesi yapılan tekneden gelen müzik, hemen yakınında gitarı ile şarkı söyleyen genç. Karşılarında da sloganlar atan bir grup, hepsi birbirine çok yakın ve sesler karışmış durumda. Slogan atan grubun yanı başında onlardan daha fazla sayıda polisler hazır vaziyette bekliyorlardı. Enes’in en çok slogan atanlar dikkatini çekti.

Neden bağırdıklarını annesine sorduğunda, Akbelen Ormanı’na sahip çıkmak için seslerini duyurmaya çalışıyorlar, evde anlatırım sana dedi ve yollarına devam ettiler.

Özlem Gemici