D. H. Lawrence, Âşık Kadınlar, Çevirmen: Nihal Yeğinobalı, Can Yayınları, Aralık 2022, İstanbul

Âşık Kadınlar, D.H. Lawrence’nin en önemli eseri diyebiliriz. Âşık Kadınlar dışındaki önemli ve bilinen diğer eserleri ise, Lady Chatterley’in Aşığı ve Gökkuşağı. Kitabın, arka kapak tanıtımından, yazarın cinselliği ele alışı nedeniyle sert eleştirilere maruz kaldığını ve hatta müstehcen olarak damgalanmış olduğunu öğreniyoruz. Âşık Kadınlar ile Lady Chatterley’in Aşığı romanları aynı zamanda sinemaya da uyarlanmış. Can Yayınları’nca yayınlanan roman Nihal Yeğinobalı tarafından Türkçe’ye çevrilmiş.

Romana geçmeden önce yazarın hayatına bakmakta ve düşüncelerini bilmekte fayda var. Zira yazarın yaşadığı dönem romanının şekillenmesinde büyük öneme sahip. Romanda Birkin karakteri üzerinden tartışılan fikirler yazarın savunduğu fikirler. D. H. Lawrence’ın Âşık Kadınlar ve Toni Morrison’ın Sula Adlı Eserlerinde Toplumsal Yaşamda Kadın[1] adlı makaleden alıntılarsak; ‘‘Lawrence’ın hayatı ve çalışmaları; onun yaşamı boyunca aşk ve evlilikle ilgili gerçekleri ortaya çıkarma isteği, 19. yüzyılın idealleri ve değerlerine karşı çıkmasını ifade eder. İnsanlar arasındaki ilişkilerin yaşanmamasında engel olarak sınıflar arasındaki bariyerleri görür. 19. yüzyılı; hissetmenin suç olduğu, yasaklarla dolu soğuk inanışlar yüzyılı olarak görür. Bu düşüncelerinin temelinde sanayileşme döneminin, “modern” yaşamın ve Birinci Dünya Savaşı’nın etkisi büyüktür. Çalışmamızda incelediğimiz 1920 yılında basılan Âşık Kadınlar romanını Birinci Dünya Savaşı boyunca yazdı ve 1916 yılında tamamladı. Yazarın J.B. Pinker’a yazdığı mektubunda Âşık Kadınlar kitabı ile ilgili düşünceleri vardır: Lawrence 25 Ekim 1916’da Âşık Kadınlar’ ı bitirdikten sonra onun kitaplarını basacak bir yayınevi ayarlamaya çalışan J.B. Pinker’a bir mektubunda “it is a terrible and horriable and wonderful novel. You will hate it and nobody will publish it” (Korkunç ve feci ve de harika bir roman. Ondan nefret edeceksiniz ve hiç kimse de yayınlamayacak) der. Savaş sırasında çektiği acıları ve umutsuzluğu olduğu gibi yansıttığı için “korkunç ve feci” der Âşık Kadınlar’a. Aynı tarihte yazdığı başka bir mektubunda “dünyanın sonu” gelmiş gibi bir hava estirdiği bu romanından kendi de korktuğunu söyler. Oysa kitap 1914 ile 1916 yılları arasında, yani I. Dünya Savaşı’nın ilk iki yılında yazıldığı halde, savaştan hiç söz edilmez burada; ancak 1914’ten önceki İngiltere ele alınır. Ne var ki, savaşın kasvetinin ve umutsuzluğunun insan ruhuna nasıl yansıdığı, yazarın ne denli mutsuz olduğu hep hissedilir. Lawrence için Birinci Dünya Savaşı yılları oldukça zor zamanlardır. Pasaportuna el konulmuş; ajan olduğuna ikna edilmiş otoritelerin baskısı altında Cornwall tarafından alıkonulmuştur. Âşık Kadınlar romanı da bu zor yılların ürünüdür. Bu nedenle yazarın en çarpıcı romanları arasında gösterilir. “Yazarın en hırslı ve deneysel çalışmasıdır ve roman modern dünyaya özellikle de modern İngiliz toplumuna Birinci Dünya Savaşı’nın ortalarında radikal bir eleştiride bulunmayı teşebbüs eder” Âşık Kadınlar yazarın 1915 yılında basılan Gökkuşağı adlı romanının devamı olarak düşünülmüştür. Ancak Âşık Kadınlar bir önceki romandan oldukça farklı bir çizgide ilerler’’

Gerçekten de hızla değişmekte olan, burjuvazinin egemen sınıf olmaya başladığı yeni zamanlarda, sınıf farklılıkları ve bunların insan ilişkilerine etkisi, sınıflar arası aşk ve evliliğe bakış, sanayileşmenin doğada yarattığı yıkım ve toplumsal etkileri kitapta sıklıkla karşılaştığımız tartışmalar. Öte yandan kitabın ana meselesi, mükemmel insana, mükemmel aşka nasıl ulaşılır? Sadece kadın ve erkek arasındaki aşk yeterli midir? İdeal/mükemmel ilişki nasıl olmalıdır? İşte tüm bu tartışmaları anlamlandırmak için de ‘androjini’ kavramını bilmek oldukça önemli. Androjini, birçok düşünürün ilgisini çekmiş bir olgu. Kozmik Bir İkililik: D. H. Lawrence’ın Âşık Kadınlar Romanında Androjini[2] adlı makalede androjini şu şekilde tarif ediliyor; ‘‘Kelime olarak Yunanca erkek anlamına gelen andro ve kadın anlamına gelen gyn kelimelerinden türeyen androjini, adından da anlaşılacağı üzere kadın ve erkeği sentezleyen ve bu sayede elde edilecek dengenin verdiği güçle özellikle ruhen ve zihnen mükemmel insana eş değer olabilecek bir olgu olarak birçok düşünürün ilgisini çekmiştir. Toplumdaki kutuplaşmaların da önüne geçebilecek bir kavram olarak değerlendirilen androjini, kalıplaşmış yargılardan uzak, toplumun katı normlarından sıyrılmış yapısıyla insana bütünlük kazandıran felsefi bir durum olarak görülmüştür.’’ Aynı makalenin başında yer alan öz kısmında da konu aşağıdaki gibi gayet güzel bir şekilde özetlenmiş.

‘‘Androjini, tarihi çok eskilere dayanan, sanatın ve edebiyatın birçok dalında karşılaşılan köklü ve karmaşık bir gelenektir. Kavramın geçmişine bakıldığında, farklı dönemlerde ve alanlarda çeşitli düşünür, sanatçı ve yazarların dikkatini çektiği gözlemlenmektedir. Yazılı olarak ilk Platon’un Sempozyum’unda ortaya çıkan kavram, D.H. Lawrence’ın Âşık Kadınlar romanı ile genelde kadın ve erkeğin aynı bedene hayat verdiği fiziksel boyuttan arındırılarak, daha çok felsefi ve ruhsal bir çerçevede, bütüncül ve ideal insana dair bir model örneği sunabilir. Âşık Kadınlar’da dört ana karakterin aşkı, evliliği ve cinselliği sorgulatan karmaşık ilişkilerine odaklanmaktan ziyade Lawrence’ı temsil ettiği düşünülen Birkin karakterinin homoseksüel olarak addedilen eğilimleri, androjininin sık sık bağdaştırıldığı sanat ruhlu Uranian türüne bir gönderme yaparken toplumdaki yeri belli belirsiz ancak sanattan anlayan özgür ve hatta aykırı ruhlu düşünceleri ile Birkin, androjinin simgelediği yaratıcı, ideal ve tam insan modeline en azından ulaşmaya çalışan özgün bir karakter portresi çizmektedir. Androjinide aranan gerçek birlik ve bütünlüğü elde edebilmek için sadece sevdiği Ursula’ya değil aynı zamanda bir erkeğin de sevgisi ve yoldaşlığına muhtaç olduğunu belirten Birkin, Gerald ile Blutbrüderschaft adı verilen sembolik ancak kutsal bir dostluk ve yakınlaşma içine girerek androjininin fiziksel düzlemden arındırılarak daha ruhsal boyutta ele alınmasına örnek oluşturur. Lawrence’ın bir yıldızın birbirine zıt duran uçları olmasına rağmen, birlik ve bütünlük oluşturduğu star-equilibrium adını verdiği yıldız dengesi, kişilerin benliklerini kaybetmelerine yol açabilecek bir kaynaşmadan ziyade, ayrı ama hür bireyler olarak da androjinide zıt güçlerin verdiği birlik ve mükemmel bütünlüğü simgeleyebileceği şeklinde yorumlanmıştır. … Yaşam ve ölüm, zekâ ve vücut, karanlık ve aydınlık, iyilik ve kötülük, kadın ve erkek gibi olgular hayatın her alanında karşılaşılan ikili durumlardır. Ancak felsefi bir yaklaşımla bu ikililiklerin yepyeni bir birlik de oluşturabileceği fikri, insan ruhunun derinlerinde yatan ve çekişen dürtülerin oluşturduğu dinamik kutupların uzlaşmasıyla elde edilen bütünlük hissi, androjininin temeli olan zıt güçlerin dengeli ve uyumlu birlikteliğine eş değerdir. Birbirini tamamlayan, ancak üstünlük kurmaktan kaçınan bu dengeler böylece yaratıcılığın, mutluluğun ve gerçek özgürlüğün kapılarını da açmış olur.’’

Burada bir parantez açarak, Neyya’da geçtiğimiz kış okuyarak, üzerinde uzun uzun konuştuğumuz Ursula Le Guin’in Karanlığın Sol Eli romanını anmadan geçmeyelim. Romanda anlatılan Gethen gezegeninde yaşayan Gethen’liler androjen varlıklar. Yani ne kadınlar ne de erkek. Ayda sadece bir hafta süren kemmer adlı dönemde kadın veya erkek cinsel organlarına sahip olup bu hafta boyunca cinsellik yaşıyorlar, fakat kemmer dönemi dışında herhangi bir cinsiyete mensup değiller. Kemmer döneminde kimin kadın kimin erkek olacağı ise sabit bir özellik değil, her ay farklı bir cinsiyete sahip olabiliyorlar. Dolayısıyla aynı birey bir çocuğun annesiyken başka bir çocuğun babası olabiliyor. Hâl böyleyken ebeveyn olmak bile Gethenlilere sabit bir cinsiyet kazandırmıyor. Gethen’de cinsiyet olmadığı için haliyle ne toplumsal cinsiyet kavramı mevcut ne de bu kavramın bireylere dayattığı roller. Âşık Kadınlar’da, ‘kadın ve erkeği sentezleyen ve bu sayede elde edilecek dengenin verdiği güçle özellikle ruhen ve zihnen mükemmel insana eş değer olabilecek bir olgu olarak’ androjini tartışılıp, aynı zamanda Ursula ve Gudrun karakterleri üzerinden de kadının toplumdaki yeri sorgulanıyorken, Karanlığın Sol Eli’nde androjen bireyler üzerinden toplumsal cinsiyet üzerine düşünmemiz sağlanıyor.

Tekrardan Âşık Kadınlar’a dönersek, roman iki kız kardeşin- Ursula ve Gudrun’un Birkin ve Gerald ile yaşadıkları aşkı odağına alıyor. Romanda ana mesele mükemmel, ideal insana nasıl ulaşılır? İlişkiler nasıl olmalı ya da kadın ve erkek arasındaki aşk veya evlilik, taraflar -deyim yerindeyse- birbirini delicesine sevse de yeterli midir? Âşık olmak demek kişinin bütün varlığıyla partnerine ait olması anlamına mı gelir? Ya da böylesi bir ilişki bireyin tüm ihtiyaçlarına cevap verir mi? Tüm bu konular uzun uzun tartışılıyor romanda.

Roman ağırlıklı olarak maden işletmelerinin olduğu bir taşra kentinde geçiyor. Romandaki ana karakterler; Rupert Birkin, Gudrun Brangwen, Ursula Brangwen ve Gerald Crich. Romandaki önemli karakterlerden birisi de Hermione Roddice. Hermione varlıklı bir ailenin kızı, bir asilzade. Sınıfının farkında ve bundan oldukça memnun. Babası bir baronet, ‘eski tarz bir adam’, Hermione ise ‘tam bir zamane kızı’, kafası işleyen ve bunun ağır yüküyle sinirleri yıpranmış olan bir modern genç kadın. (sy.22) İnsanlara hükmetmeyi ve onları yönetmeyi fazlasıyla seven bir kadın. Kitabın ana karakterlerinden Gerald ve ailesi bir maden işletmesinin sahibi. Zengin, yakışıklı, adeta çevresindeki insanların dışındaki bir soydan gelme olduğunu belirten o içten gelme pırıltıya sahip birisi. (sy. 20, 21) Birkin, tam olarak anlaşılmamakla birlikte zengin olmasa da para sıkıntısı olmayan, okul müfettişi olarak çalışan birisi. Hasta, solgun görünüşlü, yaradılıştan akıllı ve herkesten ayrı, sıra dışı fikirleri olan, gerektiğinde sıradan, basmakalıp insan rolüne girse de farklı birisi. Gudrun ve Ursula ise babaları gibi öğretmen olan ve sınıfsal olarak Gerald ve Hermoine’den ‘aşağıda’ yer alan karakterler. Gudrun, Londra’da sanatsal çalışmalarıyla büyük sükse yapmış, sanat çevreleriyle bağlantılı olmayı seven kalender aristokratlar arasında birçok arkadaşı olan (sy. 23.), geçici olarak baba evine dönmüş özgür ve asi ruhlu bir kadın. Ursula ise, evliliğe çok da sıcak bakmayan, çocuk sahibi olmanın sanılanın aksine çok da içten gelen bir istek olmadığını düşünen, yalnız yaşayan, içten içe farklı beklentileri olan, geleneksel kalıpların dışında düşünen bir kadın. Sınıfsal farklılıklar, sanayileşme, toplumda yaşanan sosyal ve ekonomik değişim ve bunların insanlar üzerindeki etkileri, insanın doğaya müdahalesi (maden ocaklarının doğada yarattığı tahribat özellikle romanın başlarında oldukça çarpıcı bir şekilde tasvir ediliyor), aşk, evlilik gibi birden fazla konu romanda karakterler üzerinden tartışılıyor. Romanın hem oldukça boyutlu (614 sayfa) olması, hem de ilk sayfadan itibaren karakterlerin ağzından yürütülen yoğun tartışmalar, ileri sürülen fikirleri takip edebilmek için oldukça dikkatli bir okuma gerektiriyor.

Romandaki kadın kahramanlardan Gudrun ve Ursula çağına göre oldukça sıra dışı kadınlar. Roman iki kardeşin evlilik üzerine konuşmasıyla başlıyor. Gudrun kardeşine ‘Gerçekten evlenmek istemiyor musun?’ diye soruyor, Ursula evlilik fikrine soyut olarak evet dediğini ama iş ciddiye binince canının evlenmeyi çekmediğini söylüyor, ‘benim içim evlenmemeyi çekiyor’ diyor. Kadın karakterlerin çağına göre oldukça farklı olduklarını, çağını aşan fikirleri olduğunu tüm roman boyunca görüyoruz. Özellikle şu paragraf oldukça çarpıcı. (sy.15) ‘…Ursula üst kata çıkarken içinde bulunduğu evi, çevresini kuşatmış olan şu baba evini, yuvayı, belirgin biçimde duyumsuyordu. Ve nefret ediyordu, iğreniyordu bu ezbere bildiği, pis, aşağılık yerden! Kendi evine karşı, bu çağını doldurmuş yaşam tarzına ve bu çevreye karşı beslediği tiksintinin şiddetinden kendisi de ürküyordu. Duyguları korkutuyordu onu.’  Dört ana karakter üzerinden aşka, evliliğe dair farklı yaklaşımları görüyor, üzerinde düşünme fırsatı buluyoruz. Hermoine, mensubu olduğu sınıftan oldukça memnun, sınıflı yapının değişmesini asla istemeyen ve buradan edindiği güçle insanları yönetmekten memnun bir karakterken, Gudrun ve Ursula, toplumun kendilerine yüklediği rolleri reddeden hatta bu uğurda ‘çağını doldurmuş yaşam tarzının’ temsilcisi anne ve babalarını da karşılarına almaktan çekinmeyen özgür kadınlar. Ancak Ursula ile Gudrun arasında da bakış açısı ve karakter farklılıkları mevcut. Gudrun belki de, Londra’da dahil olduğu bohem çevrenin etkisiyle fikirlerinde daha radikal. Gudrun ile tutku ve nefret barındıran bir ilişki yaşayan Gerald ise yukarıda da değindiğimiz üzere romanın en varlıklı karakteri, maden ocakları olan bir patron. Gerald’ın babası daha geleneksel, sınıfının ve konumunun farkında olmakla birlikte, madendeki işçilerle daha insani bir ilişki kurmaya çalışan, onlara ‘iyilik’ yapmaktan hoşlanan bir karakterken, Gerald’ın tam tersine sanayileşen toplumun tüm gereklerini harfiyen yerine getirmesine şahit oluyoruz. Öte yandan kadın erkek ilişkileri bakımından ise Gerald diğer karakterler kadar sorgulayan birisi değil. Kadın erkek ilişkilerinde toplumsal rollere göre yaşayan birisi. Birkin ile Gerald arasında dostluğu aşan bir sevgi ve bağ olmasına ve birçok kez Birkin tarafından bu açıkça ifade edilmesine rağmen Gerald çoğu kez Birkin’e cevap vermemeyi ya da geçiştirmeyi tercih ediyor. Gerald ile ilgili olarak, çocukluğunda kardeşinin ölümüne sebep olduğunu ve bunun onu biraz tekinsiz kıldığını da belirtmeden geçmeyelim.

Romanın son kısımlarında Ursula, Birkin, Gudrun ve Gerald birlikte bir kayak merkezine tatile gidiyorlar. Bir süre sonra Ursula ve Birkin tatillerine başka bir yerde devam etmek üzere otelden ayrılıyor. Otele geldikleri ilk günden itibaren oteldeki konuklardan Loerke ile Gudrun arasında bir çekimin doğması, devamında başlayan samimiyet ve bu durumun yarattığı kıskançlık krizlerinin de etkisiyle Gudrun ile Gerald arasındaki zaten var olan güç savaşı doruk noktasına ve adeta ölümcül bir seviyeye sıçrıyor. Bu bölümlerde Gerald’ın kadın erkek ilişkilerine, sınıf farklılıklarına dair görüşlerini daha net bir şekilde görebiliyoruz. Bu nedenle Loerke karakteri kitabın sonunda romana dahil olsa da, bu karakter üzerinden Gerald’ı ve Gudrun’u daha net anlama olanağına kavuşuyoruz. Loerke ile Gudrun arasında cinsel bir çekimden ziyade fikren ve ruhen bir yakınlaşmadan söz etmek mümkün. Zaten Loerke erkek partneriyle birlikte tatil yapan, kadınlara cinsel olarak ilgi duymayan birisi. Romanın 572. Sayfasında Gerald ile Loerke arasındaki fark şu şekilde anlatılıyor; ‘… Gerald konusunda hiçbir korkusu yoktu; kendine tam anlamıyla güveniyordu. Gerald onların dünyasından değildi ki! Loerke ondan nefret ediyorsa, bu kıskançlık yüzünden değil de Gerald’ın zengin ve kendini beğenmiş olmasındandı. Gelgelelim bütün bunlar: para, kibir, yakışıklılık, mevki- hepsi de yüzeyde kalan şeylerdi. Gudrun gibi bir kadınla ilişki kurmaya gelince; Loerke, Gerald’ın rüyasında bile göremeyeceği hüner ve bilgilere sahipti…’

Gerald’ın kadınların nasıl erkekleri sevebileceğine dair görüşleri romanda şöyle ifade ediliyor; ‘’Bu bit gibi herifte böyle ayılıp bayılacak ne buluyorsun?’’ diye sordu sonunda. Bu işi gerçekten kafası almıyordu. Çünkü kendisi erkek olduğundan, Loerke’nin çekici ya da önemsenecek hiçbir yönünü göremiyordu. Gerald bir kadını bağlayabilmek için bir erkekte hiç değilse bir ruh büyüklüğü, güzellik, yiğitlik gibi şeyler bulunması gerektiğine inanırdı. Gel gör ki Loerke’de bunların hiçbirini bulamıyor, yalnız bir böcek iğrençliği görüyordu.’’ (577. Sayfa)

Ursula ve Gudrun’un evlilik hakkındaki sohbetleriyle ve devamında Gerald’ın kız kardeşinin düğünüyle başlayan roman, karakterlerin tanışmaları, âşık olmaları ve bunun etrafında yaşananların anlatımıyla devam ederek, çarpıcı bir finalle sona eriyor.

Roman aşk, evlilik ve dostluk üzerine düşündürürken, sağlam kurgulanmış karakterleriyle keyifli ve tatmin edici bir okuma deneyimi yaşatıyor aynı zamanda. Toplumsal yaşamdaki sosyal ve kültürel değişimler, işçi sınıfının ve burjuvazinin doğuşu, yaşamın amacına dair arayışlar da dönemi algılamamızı, tüm bunları bütünlük içinde düşünmemizi sağlıyor.  

Âşık Kadınlar çağının ilerisinde karakterleri ve fikirleriyle okunmayı fazlasıyla hak eden bir roman.

FERDAĞ ERGİN ÖZTÜRK


[1] Zeynep Angın, Ülfet Dağ, KARE- Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyat, Tarih ve Düşünce Dergisi

[2] Sakine Uçar, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi