Eşi hâkimlik sınavını kazanmış bir tanıdığımın “Artık insanlara tepeden bakma zamanım geldi” sözü çok düşündürücüydü. Bu sözün üzerinden geçen onca zaman gösterdi ki sadece hâkimlik gibi konusu tümüyle insan olan bir meslekte değil birçok alanda kişilerin bir konuda elde ettikleri bir yetkiyi, bir aşamayı, insanlığa hizmet yolunda değil de insanlara karşı bir üstünlük kurmak üzere kullanmaları çok yaygın bir tutummuş.
Sadece meslek edindiğimizde mi, zapt edemediğimiz egomuz büyüklenme ve böbürlenme içine girer? Hayır, anne, baba ya da öğretmen olduğumuzda da çocuğumuzla olan iletişimimizde ilk önce dilimiz bizim ebeveyn anlayışımıza göre şekillenir. Konuştuğumuz dil buyurgan, sert, taviz vermez, öğüt verir bir dil olur ve bu dille çocuğumuzla aramıza bir mesafe koyarız artık, biz yetişkiniz o çocuk. Biz konuşacağız o dinleyecek. Biz ne dersek o olacak. Sözümüzün dışına çıkmaması için anne baba öğretmen rolümüzün gerektirdiği dili kullanmanın zamanı gelmiştir. Ana babalarımızın bizimle iletiştiği sözlerle, yüce dağlara çekilip yüksekten bakmaya başlamışızdır.
Onları dinlemeye, duygularını anlamaya yanaşmayız. Onların söyledikleri çocukçadır. Zaten çok da önemli değil, çocukçadır; oysa o körpecik dünya günümüzde tüm tazeliğiyle çağını yakalayan bir üst bilincin düşlem gücüyle yepyeni ve capcanlıdır. Onları, hı, hım, evet, ya öyle mi, çok güzel, sonra konuşalım gibi hazırda tuttuğumuz kalıp sözlerle geçiştiriveririz. Bir dahaki yakalanmaya kadar rahat edebiliriz artık. Çağımızda bizleri meşgul eden o denli yapmamız gereken işimiz var ki çocuğu geçiştirivermek zaten hayatın getirdiği bir mecburiyet, anne baba olmanın da bir gereği diye düşündüğümüz bir bilinçaltımız vardır.
Yetişkinin çocukla birlikteliği kısa ve uzun vadede bu engebeli dil üzerinde gelişir. Zaman içinde bu engel, engebeye, engebe durumu da insanların birbirini göremez olacağı duvarlar örülmesine yol açar. İşte ne oluyorsa bu saf değiştirme sırasında oluyor. Biz ebeveynizdir anne baba, geleneksel aile iletişim biçimlerinin zamanı gelmiştir, önce çocuktan yukarılara çıkarız.
Ne kadar yaramazsın, ben sana otur dedim. Açma, yürü, hımbıl, tembel, bak Arda’nın nasıl güzel yazısı var, seninki okunmuyor. Odanı topla, kardeşine vurma, hırkanı giy. Pissin, ellerini yıka, çok terledin yeter oynama, çok yaramazsın. Bak Damla öyle yapıyor mu? Damla ona yaramazlık yapmamasını söyle. Ödevini yap, yemeğini ye odana git, erken uyu, ne yaptın, sen zaten hep böylesin, senin yüzünden oldu, hiçbir şey bilmiyorsun, tembelsin, elinden hiçbir iş gelmez, her şeyi berbat edersin, ne yaptığını sanıyorsun sözleriyle yeni bir söz dağarcığımız oluşmuştur artık. Uzun süre evinden çıkmayan çocuğu dışarı çıkarıp bunaltıcı toplu taşıma araçlarına bindiren anne babalar da çocuğun sıkıntısını giderecek bir oyuncak, bir resimli kitap vermeyi düşünemiyorlar. Sanırım bu da çocuğu önemsemeyiş, empati kurma yoksunluğu.
Her insan kendi varoluşunu başkalarında sınar. Çocuk büyürken başkalarının gözünde değer kazanacak bir yere ulaşmaya çalışır. Onlar varoluşlarını kazanmaya çalışırken kullandığımız, üstelik kendisini kötü hissetmesine sebep olduğumuz ezici ifadelerle onun varoluşunu ortaya koyup dünyaya, yaşamın içinde ben de varım diyebilmesine ne kadar yardımcı oluruz?
Halil Cibran’ın dediği gibi,
“Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil. Onlar kendi yolunu izleyen hayatın oğulları ve kızlarıdır. Sizin aracılığınızla yeryüzüne geldiler, sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil”.
Önce düşüncelerimizi sonra dilimiz düzeltelim çünkü biz hayata çocuk yetiştiriyoruz kendimize değil, Galiba yeniden düşünmemiz gereken, çocukların bizden ayrı birer birey olduklarını kabullenme yolundaki açmazımız. Varlığına ipotek koyduğumuz çocuklarımızı kendimize değil hayata hazırlıyoruz. Onlar bizim altımızda değil, ulaşamayacağımız kadar yukarılarda ve çok değerliler.
Gülizar Gülol
