Yazmak istiyordum, amacım bu yolda yolculuk yapmaktı.
Eşim her sabah İstanbul trafiğinde bir saat yol gidiyordu. Tam kahvaltı yaparken sen ne yapacaksın bugün demesiyle yolum şekillendi. Ondan önce hazırdım bile. Onunla Ulus’a gidecek, bir otobüse binip Taksim Sanattaki İbrahim Coşkun’un ‘Ben Anadolu’ resim sergisini gezecektim.
Keyiflice evden çıktık, eski adıyla Boğaziçi Köprüsünde trafiğin sıkışıklığına dikkat edip keyfimizi kaçırmamak için denize, muhteşem İstanbul’a dair cümleler kurarken, bir yerden Orhan Veli katıldı aramıza.
‘Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.’ diye başlayıp;
‘Parmaklarımda sigaram
Dalar giderim mavisinden içeri
Karşımda duran resmin.’ diye devam etti.
Bu arada köprüden çıktığımızda ikimiz kalmıştık. İşyerine yakın bir yerde, ‘Burada ineyim’ dedim. Ama kuralların uyulmak için olduğunu savunan sevgili eşim gitti gitti ve en uygun yere karar vererek inmem gereken yeri belirlemiş oldu. Güzel dileklerle, yanağından bir makas alıp ‘merak etme bana Moovit eşlik eder’ diyerek arabadan inerken, kapının hızlı kapatılmasının kapanma mekanizmasında bir değişiklik yapmadığı bilinciyle yavaşça kapattım. El sallamalar da bitince şöyle bir çevreme baktım. Otobüs durağı bulmam gerekecekti. Arkamı döndüğümde yolun iki tarafındaki durakları gördüm. Bak her zamanki gibi beni düşünerek burada indirmiş herhalde diye hala şiirlerin etkisi üzerimde gülümsedim. Telefonumdan uygulama açıp, Beşiktaş-Taksim güzergahındaki DT1 numaralı otobüse binmem gerektiğini anlamıştım, hangi yönde duracağımı sorup öğrenince durakta günün tüm güzel enerjisi ile otobüsün gelmesini bekledim. İlk kez geldiğim bir semt olunca dikkatlice çevreye bakıyordum. Evler çok güzelmiş, günümüzde her şey ateş pahası iken bu evler kim bilir kaç liradır? diye düşünürken,
‘Günaydın, bu poşetleri yanınıza bıraksam şuradakileri de getireyim’ diye yumuşak bir ses tonuyla seslenen kadına döndüm. Bir eliyle de biraz uzakta bırakmış olduğu üç poşeti gösteriyordu.
‘’Tabii tabii’’ dedim.
Artık iki kadın beş poşet aynı otobüsü bekliyorduk. Geliyor işte.
Güne güzel başlamak güzel bakmayı mı getiriyor, yoksa güzel şeyler önümüze mi çıkıyor bilmem. Otobüsün kapıları açılınca, şoför ‘acele etmeyin, acele etmeyin’ diye, hızlıca poşetlere sarılan bize seslendi. Otobüse bindik ve ben de poşetlerin ikisini taşıdığım için diğerlerinin yanına bırakırken, çok güzel gözlerle bana bakan kadının kim olduğunu öğrenmek istiyordum.
‘’Çok teşekkür ederim. Evinde çalıştığım hanımım İspanya’ya gitti de bana da evde bozulacak, bayatlayacak şeyleri toplayıp götür dedi, onları aldım. Aslında taksiye mi binsem dedim ama 100 liradan fazla tutar, Mecidiyeköy’e gideceğim. O zaman taşıyayım dedim. Sağ olun yardım ettiniz.’’
‘’İki poşeti arabaya koydum ne olacak. Sabah daha 8.30, gece de mi kalıyorsunuz orada’’
‘’Yok abla, sabah erken geldim, topladım. Şimdi Mecidiyeköy’de bir avukatın evine gideceğim. Beş eve gidiyorum. Avukat sigortamı yatırıyor. Bir de yaşlı teyze var, ona pazartesileri gidiyorum. Avukat beyin evine de gidiyorum, iş yerine de gidiyorum. O hangisine derse. Bazen sabah iş yerine gidiyorum, işim bitince eve geçiyorum. Yakın ev, yalnız yaşıyor, ailesi Ankara’da. Oğlumla yaşıt, ben de evine teyzesi gibi bakıyorum’’.
Genel alışkanlığımızla kafamda bir sürü soru vardı. Önce adını öğrenmeliydim. Çünkü, insanların adlarıyla görünüşleri uyumlu mu diye çok bakarım. Adı Bedriye imiş, uyumlu mu uyumlu bence. Sivaslılarmış. Üç çocuğu varmış.
Otobüs ilerledikçe anlatmak istediklerini yetiştirebilmek için hızlıca anlatmaya devam ediyordu. Köyde 15 yaşında gelin olup hep duyduğumuz hikayeleri yaşayınca, üç çocuğu da alıp İstanbul’a göç ederler. İki koldan çalışıp çocukları okuturlar. Bir anda çocuklarına geçti ve her anne gibi övünerek, öğretmen kızını, İzmir’de okuyan oğlunu, bankada çalışan oğlunu da arada anlattı.
Dinlemek o kadar güzeldi ki, arada bir iki kelime ancak edebildim. Ama anlattıkları, onun güzel ses tonuyla beni şiirle başlayan güne şarkıyla devam ettiriyor gibiydi. Köyü anlatırken türkü söylüyor, avukat beyle biraz pop müziğe geçiyoruz. Selin Hanım’la İspanya da Rosalia dinledim gibi oldum.
‘’Ben durakları bilmiyorum durağınızı kaçırmayın Bedriye Hanım.’’
‘’Çok konuştum di mi?’’
‘’Yok ne güzel konuşuyoruz. Ben de sizi zevkle dinliyorum. Ne güzel anlatıyorsunuz. Pazartesi günü yaşlı teyzeye gidiyorum dediniz. O nasıl?’’
‘’Nihal Hanımı diyorsunuz. Çok süslü. Sabah başka, akşam üstü başka fincanla içer kahvesini. Çocuklarının aldığı fincanlarmış, sabah kızının, akşam üstü oğlunun fincanıyla içer. Biraz dertlenirse ve hangisine kızmışsa kahve içmez o fincanla, açık bir çay içeyim der. Ben de anlarım. Anlatsın diye sabah kahve içmemişse kızıma kızdım derim, bir iki söylenirim. Artık o saydırır durur kızına. Yurt dışında çocukları, arıyorlar, götürmek istiyorlar ama gitmiyor Nihal Hanım. Çok iyiler çocuklar, hep arayıp beni, sorarlar annelerini.’’
Ben 87 yaşındaki Nihal Hanımla birlikte plaktan sanat müziği dinlemeye geçmiştim Bedriye Hanımın sayesinde. Bedriye Hanım anlattığı insanların hiçbiri için kötü bir cümle kurmamıştı. Anlatırken hepsini aileden saydığı o kadar belliydi ki, gıpta ettim ona. Hepsinden şikayetlenecek diye bekliyordum gerçekte.
Poşetleri tutmaya başlayınca durağına yaklaştığını anladım. Ben de iki poşeti alıp kapıya yanaştım.
‘’Ali hasta olmasa, bana yardım ederdi. Kocam.’’
Otobüs durdu. Bedriye Hanım yine teşekkürlerini yinelerken ben de poşetlerini indirmesine yardım ettim.
Otobüs hareket etti. El salladık, gülümsedik. Ali’nin hastalığına, diğer gittiği iki eve zamanımız kalmamıştı.
Taksim’de indiğimde resim sergisi gezmeye hazırdım. Ama önce bir sade kahve içmeliydim. Telefonum çaldı, Eşim.
‘’Merak etme geldim, geldim.’’
‘’Duydum ki merak ediyormuşsunuz
Hususi hayatımı,
Anlatayım.’’
‘’Ne olur akşam anlat’’ dedim, içten bir kahkaha ile.
Biray Okumuş
