Bazen zor gelebilir Nutuk’u okumak. Oysa bir tarih, anı, hitabet, siyaset, vasiyet kitabı olmasının yanı sıra edebi bir kitaptır aynı zamanda. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında bir edebiyat sever olarak Nutuk’a bu yönü ile bakmak istedim.
1919 yılı Mayısının 19. Günü Samsun’a çıktım. Büyük Atatürk’ün Nutuk’u bu cümle ile başlar. Gazi’nin, okullarda bize öğretildiği gibi “19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı.” yerine böyle bir başlangıç yapması önümüze gelecek edebi bir anlatımın habercisi gibidir. Devrine göre yalın dili, zengin sözcük haznesi, vurucu kelimeleri, betimlemeleri, akıcı üslubu, olayları ve düşünceleri akışlarına uygun bir ustalıkla yansıtması ona edebi değerini kazandırmıştır.
Mayısın on dokuzu kahramanımızın yolculuğunun mecazi ve hakiki, her iki anlamda başladığı gündür. Nutuk, kronolojik bir sırada ilerlese de zaman zaman nedenini açıklayarak geri dönüşlere yer verir. Bazen daha da geriye giderek tarihe göndermeler yapar.
Nutuk’ta bir yazar titizliği ile aktarılan sekiz yüz civarında karaktere yer verilmiştir. Olağanüstü şartlar altında insan olmanın bütün yüzlerini gösteren sekiz yüz kişiyi izleriz kitap boyunca. Onlarla duygulanır, hüzünlenir, ağlar, heyecanlanır, öfkelenir, sevinir, mutlu oluruz.
Aşağıda alıntıladığım telgraf diyaloğu, bir film sahnesi gibi yüreğimizi ağzımıza getirirken, bir o kadar da burkar.
Gazi, Samsun’a çıkmış, kongreleri yapmış, Ankara’ya varmıştır. Şimdi sıra Millet Meclis’ini toplamaya gelmiştir. Meclis’in Ankara’da toplanmasını istese de vekiller aynı fikirde değildir. Ne kadar işgal altında bir şehirde meclisin toplanmasının doğru olmadığını anlatmaya çalışsa da dinletemez. Meclis-i Mebusan 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanır ve olanlar olur. İngilizler iki ay ancak dayanırlar ve 16 Mart’ta İstanbul’un ikinci işgalini başlatırlar. Ankara haber alamaz, merak içindedir. İşte bu sırada telgrafçılar canlarını tehlikeye atarak yazmaya başlarlar.
Efendiler, 1920 senesi Mart’ının 16. Günü öğleden sonra saat 10.00’da makine başında şöyle bir telgraf geldi:
İstanbul, 16.3.1920
Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne
Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, sonunda şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize arzolunur.
Manastırlı Hamdi
Ben bu telgrafın altına kurşun kalemle ‘ivedi olarak kolordulara benim imzamla M. Kemal’ işaretini koyduktan sonra, telgrafı verenden açıklama istemeye başladım. Manastırlı Hamdi Efendi birbiri ardınca bilgi vermeye devam etti.
‘Bizim en güvendiğimiz bir arkadaşımız var ki, yalnız o değil herkes, yani gelenler söylüyor. Şimdi de Harbiye’nin işgalini haber aldık. Hatta Beyoğlu telgrafhanesinin önünde İngiliz askerlerinin bulunduğunu öğrendik. Fakat telgrafhaneyi işgal edip etmeyecekleri bilinmiyor.’
Bu sırada Efendiler, Harbiye telgrafhanesinden memur Ali bilgi vermeye başladı.
‘Sabahleyin İngilizler basarak altı kişiyi şehit ettiler. On beş kadar da yaralı var. Şimdi İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte, İngiliz askerleri nezarete giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradalar.’
Sadece işgalcilerle savaşmamaktadır ülke. İsyanlar, iç düşmanlar, iç çekişmeler, ego savaşları kitabımızın yaprakları arasında akar.
Bugün İzmit’te bir mahalle adı olan, pek çok kimsenin kim olduğundan haberdar olmadığı Yahya Kaptan’ı uzun uzun anlatır. İşgalcilerin, Hristiyan azınlıklara saldırı yapıldığını dünyaya ispatlamak için çeteler kurdurarak bunları gayri Müslimlere saldırtmak, sonra da suçu Kuvay-ı Milliye’ye atmak oyunlarını boşa çıkartmak için milli müfrezeler kurulur.
İşte bu maksatla oluşturabildiğimiz milli müfrezelerin en önemlisi ve kuvvetlisi, Yahya Kaptan diye tanınmış olan fedakar bir vatanseverin müfrezesi idi…
Efendiler, Yahya Kaptan, aldığı bu emir üzerine, teşkilat kurdu ve aylarca İstanbul ile ilişkisi bulunan çevrelerde hain çetelerin faaliyetine engel oldu… Sonunda İstanbul hükümeti tarafından öldürtüldü.
Kahraman kaptanın nasıl iç çekişmelere kurban gittiğini, uğradığı iftiraları, teslim olmasına karşın kasten nasıl şehit edildiğini telgraflarla, vesikalarla sayfalar boyu ortaya koyar. Konuya duyduğu derin acı satırların arasından sızarken sözlerini şöyle tamamlar.
Saygıdeğer Efendiler, Hükümeti ve İstanbul’daki teşkilatımızın başkanlarını böyle çirkin bir cinayetin işlenmesinde vasıta olmaya yönelten sebep ve etkenlerin incelenmesinin, gerçekten ibret verici sonuçlar getireceğine inandığım içindir ki ilk bakışta önemsiz gibi görülebilecek bir olayı delillere ve belgelere dayandırarak açıkladım. Bu açıklamamla, milletin gözünde, gerçeği açıkça ortaya koyabilecek bir ortamın doğmasına yardım edebildiysem, vicdani görevlerimden birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül huzuru duyacağım.
Büyük Taarruz yapılmış düşman ülkeden kovulmuştur. Bütün bağımsızlık mücadelesi boyunca beraber hareket ettiği Mecliste doğal olarak muhalifleri de vardır. Meclise seçilebilmek için öyle bir önerge verirler ki işaret ettikleri tek kişi kendisidir. Yanıt verir.
… Beyefendiler tarafından teklif edilen kanun tasarısı, doğrudan doğruya, benim şahsımı vatandaşlık hakkından yoksun bırakmak maksadını güdüyor. 14. Maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada deniliyor ki: TBMM’ne üye seçilebilmek için Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak veya kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş bulunmak şarttır. Ondan sonra göçmen olarak gelenler yerleştirildikleri tarihten itibaren beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.
Maalesef, benin doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğum yerim bugünkü milli sınırların dışında kalmıştır. Fakat bu böyle ise bunda benim en küçük bir kasıt ve kabahatim yoktur. Bunun sebebi, bütün memleketimizi, milletimizi batırıp yok etmek isteyen düşmanların işgal ve istila hareketlerinin kısmen önlenememiş olmasıdır. Eğer düşmanlar maksatlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun, bu tasarıya imza koymuş olan efendilerin de doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi.
Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği şartlar bende yoksa yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem o da vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği şartı yerine getirmeye çalışsaydım İstanbul’u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi. Eğer ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkum olsaydım, Bitlis ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş’u kurtarmaktan ibaret olan vatan görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Efendiler’in istediği şartları taşımak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep’te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemekliğim ve bugün milli sınırlar dediğimiz sınırları fiili olarak çizmemekliğim gerekirdi.”
Alıntıları Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın günümüz Türkçesine ustalıkla çevirdiği Nutuk’undan yaptım. Yakın geçmişimizin bu en önemli kitabının yol göstericiliğinin, cumhuriyetimiz gibi yüzyıllar boyunca devam edeceğine olan sonsuz inancımla yazımı noktalıyorum.
Asil Şenol Topçu
Yararlanılan kaynaklar:
Nutuk-Prof. Dr. Zeynep Korkmaz
Atatürk Ansiklopedisi

CUMHURİYET PINARI
Odur yurdumuzun canı cananı kanı kemiği eti
Karanlık gecelerimizin ayı yıldızı
Ondan aldığımız esinle hızla
Kurtardık tutsaklıktan benliğimizi
***
Cumhuriyet bizim şanımız
Uygarlık tüten ocağımız
***
Onunla yerle bir oldu karanlık korku
Odur kovan her türlü zulmü saltanatı
Yüceltti kültürümüzü ve sanatı
Koştu doludizgin ileriye erdemli atı
***
Cumhuriyet bizim şanımız
Bağımsızlık bayramımız!
Erhan Tığlı