Çimenlerin üzerinde kurulan masalar, bir köşede ızgara yapmak için tüten kocaman mangallar gecenin hem kalabalık hem de uzun olacağını gösteriyordu. Kasabanın gelenek haline gelmiş tenis turnuvası sonrasında akşam yemeğinde yenir içilir, oyunlar oynanır, kazananlar alkışlanır ve onlara kupaları verilirdi. Bu sahil kasabası diğerlerine göre çok hareketli, kalabalık, İstanbul’dan bile uzakta olduğunu hissettirmeden, hatta şehirlerden de daha aktiviteli olurdu. Burada sanat galerileri, edebiyat atölyeleri, hobi merkezleri, spor, kısaca aradığınız her şey vardı.
Tenis sonrası, birbirini tanıyanlar koyu sohbetlere dalmış, bir yandan da ortamdaki bir kaç misafiri öyle kendilerinden görmüş ki ne yapıp ettiklerini ne için geldiklerini sormamışlardı. Yemek için özenle kurulmuş sofralara rastgele oturmaya başladılar. En dikkati çeken kişi masanın gözbebeği ünlü otellerin sahibiydi, bu adam nükteleriyle de meşhurdu. Popüler beyimiz son zamanlarda zehirlenirim endişesiyle yiyecek ve bilhassa içeceklerine çok dikkat eder, hatta içkilerini yanında getirirdi. Arabasının arkası içki ambarı gibi doluydu. Bir işareti ile arabaya giden garson, o gece hangi içkiyi istediğini bilip bagajdan bir şişeyi kapıp getirdi. Gülüşmeler olunca da “çok parası vardı, sahte içkiden öldü dedirtmem arkamdan, aman ne olur ne olmaz” diyerek çevresindekilere rakıları doldurdu. İçmek istemeyene bile otelci ısrarla doldurdu kadehleri, masanın ritüeli neyse uyulacaktı. Yenildi, içildi, sohbetler koyulaştı. İstanbullu misafirlerin karşısında otelci, yan sandalyede yedi sekiz yaşlarında bir erkek çocuk ve gencecik annesi, karşılarında çocuğun babası, aynı zamanda kasabanın yakışıklısı, başarılı genç iş adamı oturuyordu. Masa kasabaya yeni yerleşenler, kök salıp kalmışlar, geldiğine bin pişman olanlar, gurbette övünmesi kolay olur misali şuyum buyum diyerek atıp tutanlar ve hiç bir şey olmayanlar ile dopdoluydu. Sohbetler koyulaştıkça kahkahalar yükseliyordu. Bunların yanı sıra üç kişilik bir roman gurubunun şarkılarına eşlik edenler, başka sohbetlere dalanlar ve şarkıları hiç dinlemeyenler vardı.
Roman grup çekilince, masalarda şarkılar başladı, bazıları inanılmaz güzel şarkılar söylerken, bazıları da, aman Allahım! Bir sussa dedirtiyordu. Saat onbir gibi aniden iki kadının içeri girmesiyle bir an derin bir sessizlik oldu. Kimi sezdirmeden, kimi de yargılayıcı bakışlarla onlara bakmaya başladılar. Kadınlar, çekinmeden ve kaygısızca kararlı adımlarla masaya yöneldiler. Yüzlerinde adeta çekinme ve kaygı izlerini silen gülümseyen bir maske vardı. Kadınların gelmesi ile artık ortam başka bir havaya bürünmüştü. Birisi alnına pullu bant takmış, beline kadar simsiyah uzun saçlıydı. Abartılı göz makyajı ve dudakları kırmızı boyalıydı. Üstündeki dekolte bluz, nereden dantel, nereden kurdele, nereden çıt çıt geçtiği belli olmayan karışık bir bluzdu, altında da bol, siyah jarse bir pantalon vardı. Apartman topuklu ayakkabılarıyla zar zor yürüyordu. Boynunda, kollarında akla gelen zincir, nazarlık, boncuk, bileklik, yüzükler ne ararsan vardı. Diğer kadın güneş tonlarında bir bluz, krem bir pantalon giymiş, sanki diğer kadından kısa boylu olduğunu çaktırmamak için de onun ayakkabılarının iki katı yüksekliğinde topuklu ayakkabılar giymişti. Her ikisi de koca göbeklerini saklamaya uğraşsa da pek başardıkları söylenemezdi. Kadınlar doğrudan İstanbullu misafir ve otelcinin olduğu tarafa yöneldi. Kurnaz otelci yanındakilere usulca, “yer vermeyin, şimdi yandık” deyip, kadınların avukatla, modacı arkadaşı olduğunu yarım yamalak fısıldadı. Çocuk ”kim bunlar” dercesine annesine baktı, anne kocasına baktı, genç yakışıklı koca da otelciye baktı. İstanbullular bu tiplerden çok görmüşlerdi, halleri pek hoş değildi, her taraflarından yoğun alkol ile pahalı parfüm kokuları fışkırıyordu. Gelip otelcinin önünde durdu biri ”nasılsınız paşam’ dedi, diğeri de otelciye “ay ay kimler buradaymış ” dedi. Otelci onları görmezden gelmek için neler vermezdi . Zorunlu merhabayı sahte bir şekilde söyledi. Kadınlar pişkin pişkin, garsona seslenip iki koltuk getir, sandalye olmasın dediler. Otelci garsona, hanımlara koltuk, birer de servis aç diye tekrarladı. Kadınlar çoktan kredilerini kaybetmis gibi ama bir o kadar da arsız davranıyor, ne içiyoruz diye sorup duruyorlardı. İki kadın da masanın beklenen, kıymetlileriymiş gibi aldırmaz tavırdaydılar. Çok değil beş altı sene önce avukat kadın boşamamış mıydı modacıyı otelciden. Bu davaya kadar masanın başında modacı oturmuyor muydu? Garsonun gelmesini beklemeden ortadaki atıştırmalıkları bir bir ağızlarına atıyorlar, koca ağızlarını açtıkça küfür de edeceklermiş hissini veriyorlardı. Öyle sabırsızdılar ki, önce otelcinin sonra genç adamın kadehlerini alıp birer yudum içiyor ve kadehi yerine koymadan üst üste yeniden şuursuzca tüketiyorlardı. Masada kollarının uzanabildiği yerdeki neredeyse tüm kadehler karışmıştı. Çocuk gözlerini ayırmadan kadınlara hayretle bakıyordu. Genc iş adamı bir önüne bir karısına bakıyor. Karısı bir kadınlara bir kocasına bakıyor, elini hız kesmemis müzigin ritminde asabice masaya vuruyordu. Bir ara kadınlardan biri ayağa kalkıp, ‘‘biz iyilik için yardım toplamaya geldik, yardımsever beyler, hanımlar hafta sonu koromuz konser veriyor, biletler gönlünüzden ne koparsa usulü, satılık’’ dedi. Birden diğeri ayağa kalkıp masanın diğer başında söylenen şarkıyı bambaşka bir makamla okumaya çalıştı. Sesi çatallanınca rastgele birinin içkisini alıp yudumluyor, başından çevirip oraya buraya bardağı rastgele bırakıyordu. Müzik hareketlenince kadınlardan kısa boylusu sahnede oynamaya başladı. Kollarını kaldırdıkça bluzu sıyrılıyor, koca göbeği ortaya çıkıyordu. Kadın, otelci ile genç adamın sandalyeleri arasında taşkın hareketlerle dolanıp, masadan rastgele bir kadehi alıp içtiği bir anda, anne çocuğu elinden tutup tüm masaya sert bir tonda iyi akşamlar deyip eşine bile bakmadan fırlayıp gitti. Genç iş adamı dondu kaldı, otelci kadehi kaptırmıştı bir kere, elini boş boş uzatıp ne yana bakacağını bilemiyordu. Bu esnada diğer kadın masayı tek tek dolanıp tüm biletleri satmıştı. Toplanan paranın miktarı kendilerini de şasırtmış olacak ki birbirlerine manalı manalı göz kırpıp, en çok parayı aldıkları otelcinin yanağından da bir makas alıp geldikleri gibi gittiler.
Hangisi doğru tavırdı? Kimseye aldırmadan amacına ulaşmak mı yoksa masada oturup sadece olanları yargılamak mı? Onlar gider gitmez herkes derin bir oh çekti, otelci anında dedikodu kazanını kurdu; ‘‘bunlar böyledir, yardım mardım, diye yapmadıkları iş, girmedikleri ortam yoktur, avukatlıktan çok bu yardım işlerinden vurgun yapıyor deyip devam etti; günahları boyunlarına ama bu kadar içmeye bir gün göbekleri çatlar, nerede bir yemek var koku alıp yardım uydurup gelirler, çok tehlikeli tipler bunlar tanımadıkları da yok.’’ Otelci böyle konuşurken, gecenin sonu gelmeye başlamıştı. Artık neşeli şarkılar, biraz hüzünlülere yerini bırakıyor, yavaş yavaş kalkanlar oluyor, masadan tabak çanak sesleri eksiliyordu, gece sonunda İstanbullu ve karısı da ortamdan ayrıldı. İstanbullu adam yolda mide bulantısı baş dönmesiyle kendini bir tuhaf hissetti; ya içkilere bu kadınlar bir şey attıysa? Niye karışmıştı masadaki bu bardaklar? Genç anne niye aniden kalkmıştı masadan? Kime soracaktı bunları, ne diye gelmişlerdi bilmedikleri ortama? İki kadın geldi bardaklar karıştı, içkiler karıştı. Bulantı artıyordu, sabah olmasına daha çok vardı yarın İstanbul’a dönebilecekler miydi? Sabahı görse yeterdi.
Serap Alsırt
