Kıyıya vuran dalgalar kumdan kalesini yıkınca çocuğun gözleri büyüdü, yaklaşan dev dalgalara takılıp kaldı. Annesi koşarak gelip onu kucağına aldığı gibi kumsaldan uzaklaştırdı. Eğriboz Adası’nda yerden gelen gürültü dalga seslerine karışınca insanlar bildikleri duaları ederek kaçıştılar.
Kumsaldaki panik su altı sarayında yaşayan Poseidon’un öfkesini dindirmiyordu. Üç başlı mızrağını yere vurdukça peş peşe depremler oluyordu. Çok kızgındı; yeryüzünde, gökyüzünde, denizlerde kurdukları hâkimiyet gittikçe zayıflıyordu. Mısır’da ortaya çıkan tek tanrılı din gittikçe yayılmaya başlamıştı.
İnsanlar artık onlara adaklar adamıyor, kurbanlar kesmiyorlardı. Poseidon yine de kendini en güçlü tanrı olarak görüyordu. Üç başlı mızrağıyla denizlerde fırtınalar koparıyordu.
Uzak hissediyordu kendini Olimpos’tan, Zeus’a kızıyordu, meydanı boş bırakmıştı insanlara, yıllarca din savaşları yapmış, birbirlerini yok etmişlerdi. Ölümlüler nasıl karar verirdi savaşlara? Şimdi de onun sabrını deniyorlardı. Hükmettiği denizlerde hiç batmayan bir gemi yapmışlardı. Hermes gelmiş, sarayına haber getirmişti.
İnandıkları tanrıları için dua ediyorlardı etmesine ama meydan okuyorlardı tanrılarına. Önce gökyüzünde uçan arabalar yapmışlar, şimdi de batmayan gemi. Gelecekte daha neler yapacaklardı kim bilir?
Hermes’i aldı yanına, arabasına bindiler, sulara bata çıka denizleri aştılar, kuğu kılığına girip gökyüzünde süzüldüler.
Gece olmadan vardılar Titanik’in yanına, geldiklerinde devasa gemi sabahtan itibaren yolcularını kabul ediyordu. Gemiye tonlarca yiyecek taşınıyordu; etler, şaraplar, meyveler… Kaptan Smith ağır ağır merdivenlerden çıkarken Poseidon Kaptan Smith’in kılığına girdi. Kaptan Köşkü’ne doğru ilerledi. Yatağına uzandığında ipek çarşaflar içinde uykuya daldı.
Hermes hayranlıkla Titanik’i izlerken böyle bir gemi yapmayı ölümlüler nasıl başarmış diye hayretler içinde kalmıştı. Zengin bir iş adamının kılığına girerek yavaş adımlarla güverteye doğru ilerledi.
Ufkun ötesinde kendi kendisine ışıldayıp duran dalgalar, acele etmeksizin kıyıya yayılırken; geminin etrafında toplananlar büyülenmişçesine dalgaları seyrediyordu.
Titanik’in kalkış düdüğü uzun uzun çaldı! Ateşçiler kazana kömür atınca gemi yavaşça hareket etti. Dalgalar beyaz köpükleriyle kucaklaşırken ateşçiler kazana kömür atıyordu.
Yolcularını uğurlamaya gelenler gözyaşları içinde gidenlere el sallıyor, bazıları da uğultulu kalabalıkta, mendilleriyle akmayan gözyaşlarını siliyordu. Geminin etrafı hıncahınç şehirli insanlarla dolup taşıyordu.
Gemi denizde yol alırken dağların asırlarca büyüleyen ihtişamı geminin gölgesinde gittikçe silikleşiyordu.
Hermes önce bir kemanın eşliğinde dans eden insanların arasına karıştı. Hepsi de genç sayılırdı. Bıçkın delikanlılar, güzel kızlar vardı. Uzun masalarda yemeklerini yiyince dansa koşuyorlardı.
Hermes güvertede dolaşan daha ciddi tavırlı, orta yaşlı, iyi giyimli erkek ve kadınlara rastladı. Titanik’te olmanın mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Yemeklerin güzelliğinden söz ederken, birinci sınıf yolcuların imkânları onlarda olmadığı için hayıflanıyorlardı. Odalarında banyolarının olması, hayvanlarıyla gelmeleri ve yüzme havuzları onları kıskandırıyordu.
Titanik bazı limanlara uğrayıp yolcu alıyordu. Geminin düdüğü yine uzun uzun çalıyordu. Ateşçiler durmadan kazana kömür atıyor, ortalık çok sıcak olunca üstlerini çıkarıyor, aceleyle küreklerine sarılıyordu.
Hermes, merdivenin yanında piyano sesi duyunca ölümlülerin yeni çalgısı ile tanıştı. Kadife koltuklar ve yer halılarıyla döşeli salonda yemeklerini yiyenler danslara eşlik ediyordu. Hermes kadınlara baktı. Helen kadar güzel değillerdi ama giydikleri elbiseler içinde kuğu gibi süzülüyorlardı.
Gemi sularda sakin bir şekilde yol alırken, ateşçiler soluk soluğa kazanlara kömür atıyor, sabırsızlıkla vardiyalarının bitmesini bekliyordu.
Poseidon uyandığında gemi hayli yol almıştı. Kaptan elbisesini çıkarıp görünmez olduğunda haberleşme odasına daldı. Telekslerden gelen mesajların bir kısmı özel kişilere ait olsa da uzaktaki bir gemiden gelen mesaj buzdağı gördüklerini haber verdi. Operatörler bunu kaptanlarına söyleyince o da en yakın geminin nerede olduğunu öğrenmelerini istedi.
Poseidon’un gözü karardı haberleşme odasından çıktı, karanlık sulara atladı. Okyanusun dalgalarını yararak buz dağlarına ulaşınca, kopardı buz dağından dev bir parça, sürükledi geminin olduğu sulara…
Gözetleme kulesinde bulunan subay sisten uzakları seçemiyordu. Bu arada gözcü “Buzdağı!” diye haykırdı. Subay kaptana, kaptan da makine dairesine dur emri verdi.
Uzun elbiseli, boynunda mücevherleri ile kendini müziğe kaptırmış birinci sınıf yolcusu kadınların geminin durdurulduğundan haberi bile olmadı.
Kaptan bütün yolcuları toplayıp “Buz dağına çarptık ancak gemimiz batmaz. Bütün önlemleri aldık,” dedi. Orkestra çalmaya devam etti.
Gemi su almaya başlayınca filikalar suya indirildi. Önce kadınlar ve çocuklar bindirildi. Filikalar yetersizdi. Üçüncü sınıf yolcular güverteye ve kamaralara giren tazyikli sudan kurtulamadılar. Denizde saatlerce kurtarılmayı bekleyenlerden bazıları hayata tutunmayı başaramadı.
Hermes batmakta olan geminin üzerinde Poseidon’u gördüğünde yanına giderek öfkeyle, kolunu çekiştirdi.
“Ne yaptın sen Poseidon bak! Ne zamandan beri tanrılar zavallı insanları öldürüyor? Kurtulanlar birinci sınıf yolcular. Yani tanrıya eş insanlar. Onlar daha çok batmayan gemiler, gökyüzünde uçan arabalar yaparlar,” dedi
Poseidon cevap veremedi, yaptıkları yanlışlarla insanları uzaklaştırdıklarının farkındaydı. İkisi birlikte gökyüzünde kuğu kılığına girmiş bulutların arasından geçerken Poseidon fısıltıyla “Hadi gidelim uzaklara, bize inanan insanların yanına,” dedi.
Eğriboz Adası’nın kumsalında kumdan kale yapan çocuk. Dalgaları işaret ederek;
-Anne, bu denizin altında bir canavarın sarayı varmış.
-Yok, öyle bir şey, kim söyledi sana?
– Şurada oturan amca!
Annesi o tarafa baktı ama kimseyi göremedi.
