Bir sabah uyandılar on yıldır süren çığlıklara bulanmış karanlığın ardından.

Dayanılmaz vahşetin çirkin yüzüydü karşılayan onları.

Hangi dildi konuşulan, hangi toprağa düşmekteydi ölümün gölgesi önemsizdi.

Karnında çocuğuyla delik deşik edilen annenin Arapçası mıydı sığınacak yer bulamayan, çocukların haykırışlarına karışan, ölüm makinalarında İbranice can veren miydi? Yoksa Ezidi kadınlarının sırtında taşıdığı bebekler miydi, kısacık yaşamları ağıtlarda yok olan, yüzlerini güneşe dönemeden daha?

Tanrıların kardeş çocuklarının dili miydi duaların sahteliklerine aldanan, Akhaların mı, Troya’nın mıydı Yunan dili?

Kan kokan rüzgârı arkasına alarak gelmişti Agamennon’un Akhaları Troya’nın önlerine. Ellerinde tunçtan kalkanlar ve kılıçlar vardı. Zaman bir ileri bir geri akacaktı her iki tarafın savaşçıları için. Tunç çağının binlerce yıl sonrasında bu defa paranın sultanları gelecekti uzay çağı denilen vadiye. Ellerinde silahlar altlarında son model araçlar olacaktı. Mezopotamya’nın verimli topraklarını ezecekti tekerleri. Sadece gözleri görünür olarak örtünmüştü katiller. Geçmiş çağın metalinden yapılmış maskeler yerini bezlere bırakmış, şarap kokuları da sahte tütsülerle yer değiştirmişti.

Yunan gemileri bilemediğimiz vaatleri gizleyerek gelmişti boğazın önlerine. Bir kadını kurtarmaktı bahaneleri. Tanrıların dualarında gizlenmiş olan sahteliğin, binlerce yıl sonra maddeye tapan kirli yürekleri kabartacağından habersizdiler. Kurtulmalık rüyasıyla yatıp kalkan karşı kıyının savaşçıları kendilerinden sonra gelecek nesillere neyin işmarını verdiklerinin farkında değillerdi henüz. Kralları ne derse yapmalıydılar, “Tanrıların buyruklarıdır” yalanına inanarak.

Poseidon mu böyle istemişti, Athene mi yoksa? Belki de Zeus’un karısı ve kardeşi Hera olmuştu yıkılsın Troya diyen. Bitmeyecek tartışmaların koyu karanlığında yakılacaktı savaşın ateşleri kıyı boyunca. Geldikleri yerde bıraktıkları kadınların ve çocukların buruk yüreklerini örtecekti sis tanrısının bulutları. Troya’nın kadınlarının ve çocuklarının hüzünlü yürekleri de o sisin altında yer alacaktı farkında olmadan. 

Genç bir kadın kokusuydu Trakya’nın dalgalarına bulaşmış olan. Taze bedenine hiçbir el dokunulmamış İfigenya idi babasının yalanına inanan. Gözü dönmüş Akhalı kralın güzel kızıydı o. Okşanıp sevilmeyi bekliyordu bedeni her canlı gibi. Yakılmasıyla yükselen dumanlar habercisi olmuştu karşı kıyıyı mesken edinmiş Troya’lı kadınların başlarına geleceklerinin.

Kader miydi tanrıların çizdiği yoksa olgu muydu, tartışılacaktı binlerce yıl. Elde edecekleri ganimetler için gözü dönmüş komutanların kan kokan tanrısal yalanlarına aldanışlarını yazacaktı Homeros. Yüreği açık, gözleri kapalı yazar.

Çadırlar dönüşecekti barakalara ve dokuma tezgahları daha çok çalışacaktı sürünce esintisi on yıllık rüzgarın. Giderek ağaçsız topraklar karşılayacaktı dalgalarını maviliklerin. Sedir ağaçları değil zeytin ağaçlarıyla kardeş çam ormanlarıydı bu kez yok edilen, topraktan aldığı hayatı tüketilen. Sandal ağaçları da kurtulamayacaktı ihanetinden insanlığın. Lirin güzel duyguları coşturan tınısı da durduramayacaktı yok edilmesini yaşamların. Denizlerin ve rüzgarın ruhları okşayan fısıltıları da işe yaramadıkları için üzüleceklerdi. Dokunamayınca sevdiklerine hızla geri çekilecekti kabaran dalgalar. Çekilirken de kökleri besleyen topraklarından alacaklardı avuçlarına, hasretlerine ilaç olsun diye.

Troya’nın çok asil kalkanları bile koruyamamıştı mızrakların ve okların ıslıklı buluşmalarını bedenlerle. Sonradan koruyamayacakları başka bedenler gibi. Yaşın ve cinsiyetin önemi yoktu ki ölüm için. Ya da yaprak olup olmadığınızın.

Toprağa ilk düşenler Troya’nın yüksek duvarlarının dışında yaşayanların olmuştu, ilk paylaşılan kadınlar gibi. Hep böyle olmaz mıydı zaten. Şimdinin saraylarına dönüşen kale içlerindeki yaşantılar için hep sonradan gelmez miydi sırası ölümlerin ve vahşetin.

Ölüm makinalarının çalışmasına direnmemişlerdi Aristophanes’in Lysistrata’sı gibi. Kocalarıyla aynı yatakta olmayı reddetmeyi bilen kadınlardı onlar, savaşı durdurana kadar. Güç benimdir, her şey benimdir diyen erkeklerin önüne çekmişlerdi etten duvarlarını. Dokunulamayacaktı onlara istemedikçe bedenleri. Şimdilerde ise çağımızın sokaklarında saldırıya uğrayan kadınların çaresizliği dolaşmakta bulutların arasında, buna boyun eğmeyenlerin türküleri de.  

Troya kadınlarının çığlığıyla vahşetin korkunç haykırışları birbirine girmişti kale önlerinde kurulu barkaların arasında. Ne olduğunu anlayamayan çocuk kızlar da pay ediliyordu krallar ve savaşçılar tarafından. Kalkanlara çarpan gözyaşlarına, savaşarak bir kılıç darbesiyle ölmedikleri için sonradan üzülecek olanların tiz sesi karışacaktı. Verimli toprakların çocuk kızlarının sesi buluşacaktı sonradan, uzay boşluğunda dolaşan binlerce yıl öncesinin çığlıklarıyla. Erkek çocuklar da kendilerine düşeni alacaktı acımasız nefeslerden.  

Sayısı arttıkça savaşın günlerinin, yani dünya sekizinci dönüşünü tamamlayınca efendisi güneşin etrafında, insan pisliğine leş kokularıyla farelerin saldığı ölümler bulaşacaktı. Gecikince avlanıp yakılmaları insan cesetleri ile birlikte, pislikler cirit atacaktı çarıklarında. Ayaklarla itilmeleri ölü bedenlerin kurtaramayacaktı Akhaları Apollon’un yolladığı felaketten.

Zeus sahip olamayınca duygularına, kaçmaya hazırlanmıştı koruma kalkanı Troya’nın üzerinden. Poseidon da kaçıramazdı bu fırsatı. Yok olacaktı güçlü surları zengin ve kültürlü kentin. Troya’lı erkeklerin güçlü kollarının ardından düşmanın güçlü kolları beklemekteydi masum kadınları. Nasıl olsa onlara köle olmaları öğretilmişti. Yüreklerine düşmüştü ateşin en harlısı şimdi. Kim kimin yatağında olacaktı savaşın sonunda artık biliniyordu. Ganimetlerin paylaşımının ardından gelecekti bu paylaşım da. Savaşmayı ya da ölümü seçen kadınlar onurlarıyla anılacaktı Briseis’in yeğeni gibi. Ariadne idi düşmanların eline düşmektense kendisini ölümün kucağına atan kadının adı. İstemediği hayatın oyuncusu olmaktansa ipin ucunda can vermeyi tercih edecek olan günümüzün kızlarına yıldız olacaktı. Yeğeninin ardından gitmediği için pişmanlık duyacaktı sonradan Briseis. Akhilleus için bedeni kullanılan bir nesneye dönüştüğünü anladıkça pişmanlığı artacaktı. Sonradan teslimiyete bulaşacak, duygularının esiri olacaktı göremeyince farkı Troya ve Akha’lı erkekler arasındaki.

Hekabe, zavallı kraliçesi son Troya’nın. Bir cariye bile olamayacağını biliyordu paylaşımın sonunda. Kurtuluşun yolu bu değildi ama öyle yetiştirilmişlerdi ne yazık ki. Çok kırlaşmıştı saçları, çok yaşanmışlıklar biriktirmişti hayatında. Zevki sadece yatakta arayan erkekler için zamanı geçmişti. Kölelikti onu bekleyen şimdi. Güzel ülkenin tacı artık bir sarayın ya da bir kulübenin temizliğinde kullanılacaktı. Köleliktense birinin yatağında olmayı mı tercih ederdi, kim bilir. Ölmeyi tercih etmek bir onurdu aslında ama seçimi bu değildi kendisi ve kızları için. Her şeye rağmen yaşıyor olmak güzel miydi yoksa. Bir umut barınır mıydı içinde bunca vahşetin?

Kimi kurayla gönderilirken başkasının kolları arasına kimileri kurasız açmıştı gözlerini düşman bildiklerinin yatağında. Ya da ahırında hayvanların, çamurunda sokakların. Sıcak sularını hazırlamak, sandal ağacı ve nar kokan yağlarla ovmak, şarap sunmak bedenini sunmadan önce kıllı, güçlü denilen bedenlere şans sayılıyordu. Pisliklere bulaşmaktan kurtulamayan savaşçıları mutlu ederken çaresizce, lanet yağdırıyorlardı içlerinde biriktirdikleri öfkeyle. Yazgılarını kendilerinin yazdığını bilmeyen ama tanrılardan medet umanlar için aydınlığın bir görünüp bir kaybolmasıydı hayat. Son karanlığa kadar böyle gidecekti.      

Yurtlarına dönerken, savaşların sonunda alınan ganimetler gibi doldurulacaklardı benzer dilde konuşan düşman kadınlar Akhaların gemilerine.

İfigenya’sını yitirmiş Klytaimnestre idi Troya’dan dönen gemileri karşılayan. Kocası Agamennon’u affetmeyen aldatılmış yürekli kadın. On yıl bilenmişti hançer. Saplanacak bedene İfigenya’nın sevinciyle girsin istiyordu. Evlenmek için gün sayan güzel kızının saçlarını sarmıştı kılıfına hançerin. Kassandra’yı görünce Agamennon’un kollarında hançer yerinde duramaz olmuş, onu tutan eli ve aldatılmış olan Klytaimnestre’nin sabrını zorlamaya başlamıştı. Kırmızı halının üzerine dökülmeliydi bir an önce kızının katili olan kocasının kanı. Bir erkek eli sokacaktı hançeri acımasız kralın boynuna.

Hangi kralın ya da savaşçının kıllı elleri gezinecekti Troya’lı kadının bedeninde önemli değildi aslında tarihin sayfalarını doğru okuyanlar için. Başka savaşlara hazırlanacaktı nasıl olsa gemiler, başka silahlarla. Bilmem kaç katlı deriden yapılmış kalkanların yerini görünmez kalkanlar alacaktı hiç bitmeyecek savaşlar için. Rüzgara da gerek kalmayacaktı artık, insandan kurbanlara da. Ganimetler yerini verimli toprak paylaşımına bırakacak, nehirler kurutulacaktı hayatlar gibi. Tanrıların tanrısı Zeus’un yerini dualara sığınmış, kana ve paraya doyamayan yenileri alacaktı. Bunun kader mi yoksa düşünen aklın kötü yanı mı olduğu bitmeyecek bir tartışmanın konusu olacaktı yine. Milattan önceki utancın tekrarı yaşanacaktı Laleş’in kadınlarıyla. Yirmi birinci yüzyıl bile değiştiremeyecekti vahşetin yüzünü. Zırhlı giysiler ve çelik maskelerin yerini alan bezden örtüler Tanrı’nın emri yalanıyla gezinecekti kadınların ve çocuk bedenlerinin üzerinde. Tanrıların savaşçıları yerlerini Allah’ın askerlerine bırakmıştı şimdi. Muktedirin gücünü anlatan peçeler değişmeden işlevlerini sürdürmekteydi. Öfkelerini gizleyen köle Ezidi kadınlar satılacaktı uygarlığın pazarlarında binlerce yıl önce pay edilen Troya’nın kadınları gibi.

Hamit Ergüven