İlyada;  Σ– Sigma, 18.Kitap

Gözyaşlarımı durduramıyorum, ateşten kavrulan yüreğimin korları bütün vücudumu yakıyor, dizlerim yumruklarımdan kanamaya başladı. Agamemnon‘un hiçbir vakit uğramadığı yatağımın ucunda yerde gözlerimi açıyorum. Göğsümü döverken bayılmış olmalıyım. Kapıya doğru sürünüyorum.  Hava iyice kararmış, Akhilleus’un attığı narayı duyalı ne kadar vakit geçti bilmiyorum. Sesinden fışkıran dayanılmaz acıyı duyar duymaz komşu çadırlarda yaşayan yaşlı Nestor’a doğru doludizgin koşmuştum.  “Patroklos” demişti Antilokhos  “Patroklos öldü. Henüz Akhilleus’un haberi yok.”

Evime giren Akhalılar tunç kargılarla kanını akıtmıştı üç kardeşimin, annemin, babamın, kocamın. Yedi koyunu, yedi buzağıyı Zeus’a sunmuştu babam zeytin ağacının dibinde. Annem dağda bulduğu sarı mor otları yakmıştı Afrodit’e. Kocam uzak tutmak için kaderimizden korkunç ölüm ellerini, yedi meşeyi sulamıştı kurban kanıyla. Üç kardeşim buğday tarlamızın yanında Apollon’a sunmuştu körpe oğlakları. Oysa ben babamın kardeşlerimin kocamın ölü bedenlerini geride bırakıp getirilmiştim koca karınlı gemilerin yanına. Ganimet kadınlarıydık. Akhalı saldırgan merhametsizlerden kimlerin payına düşecektik.  Bölüşüldük, buğday tanesi gibi dağıldık, uzak yakın çadırlara sokulduk. Gözümü yerden kaldırdığımda onu gördüm, diğerlerine hiç benzemeyen hem gözleri hem hareketi yumuşak. Güneş kızılı gözlerime baktı uzun süre, yakınlaşıp elini göğsüne koydu Patroklos dedi.

Akhilleus’un yakın arkadaşı Patroklos gözlerime merhem buldu, yaralı kollarıma ellerime sürdü. Gözyaşlarımı hafifletmek için otlar topladı, yaktı. Günlerin acısını azalttı.  Yunan dilini öğretti bana, şifalı ot yetiştirmeyi, arkadaşının iyi kötü huylarını söyledi. Akhilleus da pişirdiğim ekmekler, yemekler kadar beraber geçirdiğimiz saatler esnasında mutlu görünüyordu. Briseis diye sesleniyorlardı bana, Tanrıça Afrodit kadar güzel Briseis’leriydim o tekinsiz güne kadar.

 Akhaların büyük kumandanı Agamemnon cariyesini, yani Apollon rahibinin kızını geri vermek zorunda kalmıştı. Bunu yapmazsa bütün askerler yeniden veba hastalığının gazabına uğrayacaktı. Yeni cariye olarak beni gözüne kestiren Agamemnon’a karşı geldi Akhilleus. Beni kimseye vermeye niyeti yoktu, öldürecekti Agamemnon’u oracıkta ama araya giren iki tanrıçaya, Zeus’un inek gözlü karısı Here ile Zeus’un kafasından doğan kızı Athene’nin isteklerine karşı gelemezdi.

Beni vermek zorunda kaldığı için çok öfkelenmişti Akhilleus. Akhaların komutanı Tanrıların sevdiği Agamemnon’a öfkesini yere göğe sığdıramamıştı, Agamemnon için gelmişti Troya’ya şimdi onun düşmanıydı. İtibarı yerle bir olan Akhilleus komutanın Troyalılarla savaşta artık yer almayacaktı. Kibirli Agamemnon bana hiç dokunmamıştı, yaptıkları için pişman olmuştu, Akhilleus’a savaşmama kararını değiştirmesi için elçiler, armağanlar gönderdi, işe yaramadı. Ben Brisesis, Agamemnon’un yanına geldiğimden beri ne Akhilleus ne askerleri Myrmidonlar tek bir gün dahi Troyalılarla savaşa katılmadı. Onun simgeleşen öfkesi ilk günün tazeliğindeydi.

Ama şimdi o öfkenin bir kurbanı vardır. Akhilleus’un öfkesinin kurbanı can yoldaşı Patroklos’tu. Patroklos ölmüştü. Tanrı Apollon’un yardımıyla Priamosoğlu Hektor, Peleusoğlu Akhilleus’un kalkanını giyinmiş, başlığını, dizliklerini takmış Patroklos’u öldürmüştü. Patroklos için yanan ciğerimi avutmak için ona gitmeliydim. Akhilleus’un çadırını avucumun içi gibi biliyordum. Yumuşak bakışlı yumuşak elli Patroklos’un yanında olmalıydım. Gücümü ve cesaretimi toplayıp ay ışığının yardımıyla oraya ulaştım. Önceden eşyalarımı koyduğum sandığın arkasından onları izlemeye başladım. Ateşin üzerinde tunç kazanın içindeki sıcak suyla Patroklos’un bedenini yıkadılar, kurumuş kanları temizlediler. Altın rengi zeytinyağıyla ovaladılar derisini, yaralara merhem sürdüler. Beyaz örtüye sardılar bütün bedeni üzerine beyaz çarşaf koydular. Myrmidonlar ağlayarak etrafında döndüler. Kimileri Pythia’lı olmadığı için Myrmidonlardan saymazdı Patroklos’u. Ergenlik döneminde yanlışlıkla kuzenini öldürdüğü için Pythia’ya sürgüne gönderilmişti. Kral Peleus’un yanında oğlu Akhilleus’la beraber büyümüş, onunla yetişmişti. Myrmidonlar Patroklos’u kendilerinden sayardı.

Akhilleus yerdeki toprağı, ateşin sönen tarafından külleri alıp yüzüne, hoş kokulu gömleğine sürdü, yerde toz toprak içinde yuvarlanmaya başladı. Benim gibi cariye olarak getirilip burada yaşayan kadınlar göğüslerini dövüyordu. Akhilleus bütün dostlarından daha üstün sayardı Patroklos’u. Troyalılara karşı zafer kazandıktan sonra ülkesi Opeis’e götürecekti Patroklos’u. Babası Menoitios affederdi muzaffer oğlunu.  Amansız düşmana karşı tek başına gitmişti Patroklos, teke tek dövüşmüştü Hektor’la. Tanrı Apollon tutunca Hektor’un tarafını, Patroklos’un  Hades’e gönderilmesi kaçınılmaz olmuştu. Sonra Hektor almıştı Patroklos’un üstündeki zırhını, miğferini, dizliğini. Sadece çok ağır olduğu için Akhilleus’un kargısını yanına almamıştı Patroklos. Bütün bu savaş teçhizatını Tanrılar düğün hediyesi olarak Peleus’a vermişlerdi, Peleus da savaşa giden oğlu Akhilleus’a vermişti. Akhilleus da can dostu Patroklos’a vermişti Troyalıların üstüne giderken. Şimdi Hektor’un üzerindeydi hepsi.

Akhilleus’un gözyaşları boydan boya ıslatınca toprağı acısının büyüklüğünden ürperdim. Patroklos’u öldürmenin cezasını Hektor’a ve Troyalılara ödetecekti. Hektor’u öldürmeden toprağa vermeyecekti Patroklos’u. On iki Troyalı çocuğu öldürüp yanına koyacaktı. Troya toprağını kana bulayacaktı Akhilleus, taş üstünde taş bırakmayacaktı. Patroklos’un ölüsünün üstüne kapanıp sabaha kadar bağıra bağıra ağladı. Ben de onunla beraber sesiz gözyaşlarımı döktüm durdum.

Gün ışıdığında çın çın çınlayan silahları işittim. Myrmidonlar titredi bakamadılar parlak silahlara. Akhilleus’un annesi Thetis oğlu için yaptırmıştı onları Tanrı Hephaistos’a. Dün Akhilleus’un bağırışını duyanlar çoktu. Denizin dibindeki mağara titremişti. Thetis ve kardeşleri Glako, Thalia, Kymodoke, Nesaie, Speio, Thoe, büyük gözlü Halie, Kymothoe, Aktea, Limnoreia, Melite de, İare de, Agave de, Doto, Proto, Feruse ve Dynamene, Doris, Panope, ün salmış Galatea, Nemertes, Apseudes ve Kallianasa, Klymene, İanire ve İanassa, Maisa, Orithye, ve örgüleri güzel Amathye…

Aslında ellidir sayıları Nereus kızlarının, denizdeki güzelliği ve nezaketi temsil ederler. Kırmızı mercan taçları, altınla süslenmiş beyaz ipek elbiseleriyle dans ederler. Oysa dünden beri bütün Nereus kızları göğüslerini dövüyorlardı; feryat ve figan ediyorlardı. Akhilleus’un annesi Thetis talihine kahrediyordu. Yiğitlerin en yücesini dünyaya getirmişti. Güçlü kudretli savaşçıydı oğlu Akhilleus, ama onu bir daha Peleus’un savaşında göremeyecekti. Çünkü Hektor’dan sonra onun ölümü hazırlanmıştı.

Here ve Athene peşini bırakmamıştı Akhilleus’un yine. Here Troyalılara görünmesi için haberci İris’i göndermiş, Athene altın haleli bir ateş yüklemişti bedenine. Bu görüntüyle Akhielleus’un attığı üç nara Troyalıları çok korkutmuştu.

Akhilleus çın çın parıldayan kalkanını eline aldı. Gördüğüm en gösterişli kalkan karşımda duruyordu. Hephaistos bütün gece uğraşmış olmalıydı. Üst üste beş katın etrafına “üç katlı bir çember” yerleştirmişti. Yeri, göğü, denizi yapmıştı, yorulmaz güneşi, dolunayı, gökyüzünü saran yıldızların hepsini yapmıştı ateş ustası sanatçı Tanrı.

Benim Pleades-Ülker yıldızlarımı yapmıştı Haphaistos. Yedi kız kardeş derdim onlara. Annem yedi kandilli derdi.  Atlas ve Pleione’un yedi kızı olup sonradan yıldız halini almışlardı. Altısı tanrılarla evlenen bu kızlardan sadece Merope bir ölümlü ile evlendiği için utancından parlaklığını kaybetmiş ve bu yüzden bazan görünmez olmuştu. Şair kocam, yedi erişilmez yıldızı yüzümdeki benlere benzetmişti memleketimde. Ben göz kamaştıran nakışlarıma iğneyle işlemiştim parlak uzak bütün yıldızlarını Pleades’in.

İki güzel kenti yapmıştı Tanrı Haphaistos Akhilleus’un kalkanının üzerine.  Birinde düğünler,  ekinleri biçen ırgatlar, onların arkasında başakları toplayan çocuklar; koca salkımlarla yüklü bir üzüm bağı ve meyveleri sepetle taşıyan oğlanlar, kızlar; telli bir çalgı eşliğinde şarkı söyleyen bir genç; sığırlar ve ağıllar, sürüleri avlayan aslanlar, ‘parıldayan koyunlar için geniş bir otlak ve güzel bir vadi’; ince, uzun giysiler içinde dans eden kızlar ve delikanlılar.

Benim barış içindeki memleketimi anlatıyordu.

 Öteki kentte iki ordu vardı, kararsızdı ordular tıpkı Troya gibi. Parlak zırhlara sahip iki ordu kamp kurmuştu. İkisi de altın işlemeli ve altın giysilere bürünmüşlerdi, tanrılara yakışan zırhlarıyla büyük ve güzellerdi, nehrin kıyısında düzenli olarak savaşa başladılar ve ordular tunç mızraklarını birbirlerine doğrulttular. Yanlarında Nefret ve İsyan vardı ve Kader düşmüştü. Biliyorum Akhilleus Hektor’u yenecekti kendi ölümünü hazırlayacaktı.

Kalkanın üzerinde yaşam vardı. Bu kalkan, yaşamın kendisiydi. Biz insanlar yıldızlara kadar uzanan davetin içindeydik. Gerçek olana bağlılığımız kalkanın içindeydi. Kalkanın içindeki her şey canlıydı.