Geçmişten bugüne eril dili önceleyen Dünya ve Türkiye edebiyat tarihi, ne yazık ki, bir yıldız gibi kayıp giden kadın yazarların, kadın şairlerin de tarihi olmuştur. 

Oysa 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde toplumsal yaşamın her alanında “ben” oluyoruz, “biz” oluyoruz.

Edebiyatın, şiirin eril söylemine karşın, dişil söylemle var olan, var eden kadın yazının ortak deneyiminde çoğalıyoruz. 

Erkek egemen, patriarkal bir anlayışla yok sayan ikincilleştiren ayrımcı, otoriter sisteme karşın, öteki olan, dışarıda bırakılmış her şey ve herkes için bir ortak “dil” üretme çabasını taşıyoruz. 

Kadın deneyimiyle geçmişten süzüp bugüne taşıdığımız ortak hafıza pratiğimizle derinleşiyoruz. 

Gülten Akın’la, Emily Dickinson’la, Didem Madak’la, Füruğ Ferruhzad’la, Doris Lessing’le, Tomris Uyar’la, Ingeborg Bachmann’la, Leyla Erbil’le, Jîla Huseynî’’yle, Annie Ernaux’la Suat Derviş’le, Virginia Woolf’la, Sevim Burak’la, Katherine Mansfield’le, Flannery O’Connor’la, Mina Urgan’la, Aleksandra Kollontay’la, Selçuk Baran’la ve daha sayamadığımız çok sayıda kadın yazınıyla çoğalıyor, dilimizi kuruyoruz.

Birhan Keskin’in mısralarına döktüğü gibi, “…Uzağında da değiliz öfkenin…”

Özenle ve de mücadele ederek kurduğumuz, sarıp sarmaladığımız hayatlarımızı, her gün olduğu gibi 8 Mart’ ta da yaşamın öznesi kılıyoruz.

Kadın düşmanı, patriarkal, gerici erkek sisteme öfkemizi şiirlerimizde, öykülerimizde, romanlarımızda haykırıyoruz.

Korkmuyoruz, susmuyoruz, “biz” oluyoruz, “ben” oluyoruz.

Çoğalıyoruz…

Yaşasın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.

Yaşasın Kadın Mücadelesi.