Yurt dışından izine geldiğimde, İstanbul’ a uğrayıp yıllardır görmediğim teyzemi ziyaret etmek istedim. Bulunduğum şehirden sabah erkenden yola koyulsak da  İstanbul’a ulaştığımızda hava kararmıştı.

Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken arka koltukta oturan kızım Maviş, büyülenmişçesine ışıklar içindeki Boğaz’ı seyrediyordu. Benim de eski anılarım Boğaz’ın akıntıları arasına sürüklenmiş kurtarılmayı bekliyordu.

Arabalı vapurla Üsküdar’dan Sirkeci’ye birkaç kez gedip gelirken kimseye görünmeden biralarımızı içiyorduk. Yaşımız yirmi ya vardı ya yoktu. Sohbetlerimiz uzun sürer, biralarımız sohbetlere yetişmezdi. Yaz günü esen lodos rüzgârı içimizi ferahlatırdı.

Denizin rengi bir çakır mavi, bir camgöbeği olurdu. Boğaz’dan geçen dev gemilerin arasına giren Şirket-i Hayriye vapurlarını görünce heyecanla ha çarptı ha çarpacak derken kaptanların usta manevralarıyla sıyrılıp giderlerdi.

Okul dönüşü okuduğumuz kitapları tartışır, gittiğimiz tiyatro eserlerini birbirimize önerirdik. Daha iyi bir yaşam özlemiyle hayaller kurar, yolları arşınlardık.

Eylül ayında güneşli günlerin ardından havalar bozdu. Fırtına çıktı.” Çaylak fırtınası, Kara çaylaklar göç ediyor,” dedi babam.

-Gökyüzüne baktım, sayıları çok fazla değildi ama sesleri çok ürkütücüydü.

-Yırtıcı kuşları buradan görmezsiniz ama çok uzun gagaları vardır. Binlerce metre yüksekten en ufak karıncayı bile görürler. Böylece avlarını yakalarlar.

-Haydi, içeri girin fırtına şiddetini artırır.

Ben de fırtınaya yakalanmamak için çok uzaklara gitmiştim.

Yıllardır görmediğim İstanbul’da binaların katları yükselmiş, caddelerde lüks arabalar çoğalmıştı. Teyzem, halen Levent’e iki katlı evinde oturuyordu. Biz zili çalmadan heyecanla kapıyı açtı. “Haydi, buyurun içeriye,” dedi. Evden mis gibi yemek kokuları geliyordu.

Beş yaşlarında, sarı saçlı, küçük bir oğlan çocuğu teyzemin ardına gizlenmiş meraklı gözlerle bize bakıyordu. Teyzem, “Onur, Ayşegül’ün oğlu,” deyince birden Ayşegül’ün çocukluğu canlandı gözümde. Onu çok özlemiştim.

-Daha çok var mı gelmesine?

-Şükür, bir aydan az kaldı. Onur, her gün takvimden bir sayfa koparıyor.

Teyzemin yaralarını daha çok deşmek istemedim. Hazırladığı yemeklerin tadı damağımızda eski anılardan söz edip durduk. Sıra anneme gelince teyzemin gözleri yaşardı, ben de kendimi tutamadım.

Onur, bisiklet sürmek isteyince alt kata indim. Küçük adam da boyundan büyük adımlarla ardım sıra geldi. Alt kattaki salon kasvetli bir loşluk içindeydi. Teyzemin yaşından büyük mobilyaların rengi solmuş, koltukların minderlerinde yer yer çökmeler oluşmuştu. Duvardaki badananın rengi değişmiş, duvar kim bilir kaç yıldır boyanmayı bekliyordu. Salondaki tek yaşam belirtisi kafesinde pinekleyen yaşlı bir muhabbet kuşuydu.

Arkamızdan Maviş geldi:

-Onur senin oyuncakların nerede? Birlikte oynayalım mı?

-Olur, hepsi şuradaki kitaplıkta.

Ben bisikleti bahçeye çıkarken içeriden Maviş’in çığlık sesleri geldi. Eşim hemen koştu, ben de ardından gittim.

Maviş bir köşede ellerini yüzüne kapatmış çığlık atıyordu. Onur, kaşlarını çatmış Maviş’e bakarak. “Hüsam’ı uyandırdı!” dedi. 

Kitaplığın açılan kapağının ardında bir iskelet kafası bütün vahşiliği ile karşımızdaydı. Oyuk gözleri açık, ağzında sıralı dişleri ile sırıtıyordu. “Ne haber bak buradayım işte” der gibiydi. Sanki bizimle dalga geçiyordu.

Muhabbet kuşu bir yandan “Hüsam’ı uyandırdı, Hüsam’ı uyandırdı” diye tekrarlayıp duruyor, Maviş’i daha da çok korkutuyordu.

Eşim Maviş’i bir köşeye çekerek: “Ayşegül Ablan doktor, iskelet onun dersi için gerekli” dedi. Buna rağmen Maviş ağlamasını artırarak: “Ne olur buradan gidelim çok korkuyorum” diye karşılık verdi.

-Teyze yarın onlar alışveriş ederken ben yine uğrar uzun uzun sohbet ederiz.

Otele yerleştiğimizde Maviş bir köşeye çekilmiş hala somurtuyordu.

-Maviş ’cim hatırlıyor musun? Hani geçenlerde üniversiteye giderken yakalandığım Çaylak Fırtına’sını anlatmıştım sana. İşte, Ayşegül’ün de öyle bir fırtınada hayatı alt üst oldu…

 Maviş üzülerek bana baktı: “Yarın kocaman bir araba alalım, Onur’a götürür müsün?”

-Sen de gelirsen götürürüm.

“Hayır, gelemem kuru kafadan korkuyorum” deyince kahkahayı bastık.