“Ankara’ya gidelim” dedi annem. “Beni Ankara’ya götür Dilek, Hamdiye Hanım’ı görmek istiyorum.”
Ankara!
Dünyanın en güzel şehri Ankara!
Yahya Kemal’in anlayamadığı Ankara!
Annemin, babamın, kardeşlerimin, hepimizin kutsalı Ankara!
“Ailesinde var” demişti doktor annem için, “onun için aralıklı kontrol edilmesinde fayda var.” İki yıldır sorulan sorulara çok akıllıca cevaplar alıyordu doktorlar, gerek görmemişlerdi beyin filmine. Sonra nedense istediler o kahrolası filmi. Dediler “alzaymır başlangıcında!”
Annem Ankara’ya gitmek istiyor.
Peki anne!
Nuray’ı arıyorum. Kırk yıl önceki çocukluk arkadaşım. İlişki bir süre kesilse de feysler sağlamış gene görüşmeyi. Annem anneni görmek istiyor. Hangi hafta sonu uygunsunuz?
Harika, tam da mayıs ayı! Ne soğuk ne sıcak!
Anlaşma sağlanıyor.
Gidiyoruz anne!
Annem anlatıyor yol boyunca, Hamdiye Hanım’la nasıl altlı üstlü komşuluk yaptıklarını. Sonra karşı komşumuz Gülşen Teyze’yi, Hamdiye Hanım’ın karşı komşusu Ayten Hanım’ı. “Dört kadın o kadar güzel geçinirdik ki. Birimizin çocuğu, hepimizin çocuğu. Karnı acıkan çocuk istediği kapıyı çalar, girip yemeğini yer. Ama en çok Hamdiye Hanım’ı severdim. Çok iyi anlaştık. Hiç kırmadık birbirimizi. Sırdaştık.”
Annem anlatıyor, susmuyor. Sonra birden dönüyor, “Önce Hamdiye Hanımlara gideceğiz değil mi?”. “Hayır” anne. “Önce lojmanlara gideceğiz. Sonra Hamdiye Hanım’ın evine.” “Olur” diyor. Tamı tamına kırk yıl olmuş ayrılalı. Nereden duyduğumuzu hatırlamıyorum belki de Nuray bahsetti, kaynağımızı kurutmuşlar ama lojmanlar olduğu gibi duruyormuş. Göreceğiz.
Arabamız Yenimahalle yönüne sapıyor. Yandeks’ e Yahya Kemal Caddesi yazıyorum.
Gidiyoruz çocukluğuma.
Gidiyoruz annem! Gençliğine!
“Gerçekten annen mi?” diyor ilkokul öğretmenim. “Ne kadar genç.” Yirmisinde evlenmiş annem babamla, yirmi birinde ben doğmuşum. Ama annem olmayı bir türlü beceremiyor, yaşam boyu ablam zannedecek herkes.
Araba kıvrılıyor, Yahya Kemal’e çıkıyoruz. Çocukluğumda ne kadar genişti bu cadde. Artık ortasında refüj var! Daha ağaçlık, ağaçlar mı daraltmış bu caddeyi ne! Saatte bir araba falan geçerdi. Biz de caddeye çıkıp yakantop oynardık. Çift kaleli yakantop. Ne İzmirliler biliyor ne İstanbullular, iki çizgi çekip arasındakileri vurmaya çalışıyorlar. Bizimki üç çizgili, bayağı ciddi kuralları olan bir oyundu. Ankara çocukları hala oynar mı?
“Hatırlar mısın anne, caddedekini de sayarsak evimizin çevresinde beş yakantop sahası vardı. Güneşin durumuna göre gölgede olana doğru kaydırırdık oyunu.” “Hatırlıyorum tabii” diyor annem. “Sabah çıkardınız, gece yarısı girerdiniz içeriye.” “Bazen bizimle yakantop oynardın. Diğer anneler istemezdi ama sen gelirdin.” Dalgamı geçiyorum. “Üstelik de lojmanda kocası en kıdemli olan sendin.” Annem elini şakacıktan tehdit eder gibi sallıyor. “Alay edersin benle ha, kötü mü yaptım sizle oynamakla!”
Yahya Kemal’den yukarıya doğru araba yavaş yavaş ilerliyor. Apartmanlarda hiçbir değişiklik olmamış, inanılır gibi değil. Dört katlı, iki girişli, her katta dörder daireden on altı daireli apartmanlar. Soluk beyaz renkleri, bazısı açık kırmızıya, bazısı açık yeşile boyalı balkonları ile çocukluğum önüme seriliyor. “Anne her şey olduğu gibi duruyor, kırk yıl oldu halbuki.” Annem pırıldıyor, “öyle” diyor, “evet öyle”.
İşte diyorum. Lojmanlar. Askeri lojmanlar. Araba yavaşlıyor, park yeri aramaya başlıyorum. Park yeri mi? Tıkış tıkış olmasa da arabaların geçtiği Yahya Kemal’e hüzünle bakıyorum. Doğru ya, park yeri. Buluyoruz bir yer. Askeri lojmanlar, dört yatay dikdörtgen apartman, Yahya Kemal’e paralel değiller. Birinin yan tarafı diğerinin hemen arkasına doğru inşa edilmiş. Mimar neden böyle bir şey yapmış bilmiyorum. Ama hoşuma gidiyor. Çocukken de bayılırdım, bu farklı mimariye. Evler saklambaç oynuyor diye düşünürdüm.
İlk lojman Derya Apartmanı, yanındaki Karınca Apartmanı. Sonra Orbay ve Serdar Apartmanları. Karınca’nın önünde duruyorum, hava güneşli ama çok sıcak değil. Hafif bir esinti var. Ankara, Ankara kokuyor. Apartman bahçe kapısının üstüne sarılmış leylakları görüyorum. Tanrım, onlar da hala varlar. Annem küçük bir bebeği severcesine leylaklara yürüyor. “Aman da canım benim, ne kadar da güzeller.” Okula yürürken Yenimahalle’nin bahçeli evlerinin çitlerine asılı sıra sıra leylaklar dans ediyorlar. “Anne, okul yolunda öyle çok leylak vardı ki”. “Hep vardı leylaklar, hala daha nerede leylak görsem Ankara kokuyor zannederim” diyor annem.
Yakantop sahamızda bir dolu araba park etmiş. Subay ailelerinin de arabası var artık. Herkesin arabası var. Bir tane çocuk yok ortada. Arabalarla dolu bahçeye giriyoruz, annem önden koşturuyor. İkinci kattaki orta dairelerden sağdakine işaret ediyor. İşte bizim ev! Altımızdaki yüksek giriş katı Hamdiye Teyzelerin. Hiç çocuk yok. Balkonlarda kimse yok. Yoldan arabalar geçiyor.
Fotoğraf çekiliyoruz, uzaktan, yakından, sağdan soldan. Annem anlatıyor. “Nasıl güzel arkadaşlıklarımız vardı, anlatamam. Herkes birbirlerinin yardımına koşardı. Biliyor musun Gülşen Hanım, karşı dairesine bir albayın geleceğini duyunca pek üzülmüş. Şimdi yaşlı bir kadın gelecek, komşulukta yapamayacağım diye. Babanla benim aram on beş yaş tabii. Bakıyor ki kendiyle yaşıt birisi. Onların eşleri o sıralarda yüzbaşı. Ama bizi hiç etkilemedi rütbeler. O kadar güzel anlaştık ki. Çocuklar çok güzel oynarlardı. O zamanlar kimse tek çocuk değildi. Tek çocuklara acınırdı. Her evde en az iki çocuk vardı. Üç, dört, beşe kadar çıkardı. Ne güzel oynardınız değil mi Dilek?”
“Öyle anne”
Annem gittikçe gençleşiyor, gençleşiyor, kestane rengi, dalgalı saçlarıyla ikinci katın balkonunda beliriyor. “Dilek!” diye bağırıyor. “Dilek, kardeşlerini al da gel.” Öğle yemeği vakti. Her anne çıkıp böyle pencereden bağıracak. Herkes birbirine haber verecek. Öğlen yemekleri yenecek. Güneş biraz hızını kaybedince gene dışarıya. “Yazın sabahtan gece yarısına kadar oynardınız. İçeri girmek nedir bilmezdiniz.”
Apartmanın çevresini dolanmak istiyorum. Sağ taraftaki dut ağacı kurumuş galiba, artık yok. Arkaya geçiyorum. Ne kadar çok balkon. Daire başına üç balkon düştüğünü unutmuşum. Mutfak balkonu ufak, odaların açıldığı ise dar ve uzun. Bizim balkonlarımızı buluyorum. Annem, Gülşen Teyze ile orada sohbet ediyor. İkisi de ince ve güzel. Diğer anneler gibi evlendikten sonra kilo alanlardan değiller. Çocukken şişiniyorum annemle.
Annem anlatıyor, “bak şurada ateş yakardınız, evden patates verirdik, ateşin közüne gömerdiniz, sonra da çıkarıp yerdiniz. Şimdiki çocuklar sıkıysa böyle bir şey yapsınlar. Kimse karışmazdı o zamanlar. Sosyeteye karışıp adını kumpir olarak değiştiren o patatesleri siz taa o zamanlar keşfetmiştiniz.” Gülüyorum, annem de gülüyor, çok güzel gülüyor.
Evimizin arka balkonundan görünen pikniğe gittiğimiz tepe artık yok, yol olmuş, kamyonlar geçiyor. Şantiye gibi bir şeyler var, geçiş yok. Lojmanların arkasında sıkı bir eğimle aşağıdaki yola inen bir minik bayır var. Buradan kaya kaya aşağıya inerdik. En son lojmandan sonra bayırdan inip biraz daha yürüyünce kaynağımıza ulaşırdık. Eğilip akan sudan kana kana içer, birbirimizi ıslatır, bağrış çağrış oynardık. Koyunlarını sulamaya gelenler olurdu hep. Oyunlarımızdan birisi idi kaynağa gitmek. “Siz ortada olmayınca anlardık ki kaynağa gittiniz. Ne günlerdi, hiç merak etmezdik. Hiçbir şey olmazdı ki! Kaynak nerede?”
“Yok, artık anne. Kurutulmuş.” Dizini dövüyor, “gitti kaynak ha!”
Telefon çalıyor, Nuray. “Nerdesiniz?” “Yenimahalle’de.” “Annem yemek hazırladı, sizi bekliyor.” “Anne, Hamdiye Teyze yemek hazırlamış, bizi bekliyorlar.” O zamanın modasına göre kesilmiş albatros dalgalı saçları, makyajsız ve pürüzsüz teni ile annem yakantoptan çıkıp geliyor, “gidelim” diyor bir çocuk sevinciyle.
Hamdiye Teyzenin evi Ayrancı’da, Yandeks gene yolu buluyor. Ayrancı’daki apartmanlar da çocukluğumdan kalma. Ankara ne tarafa doğru büyüdü, yeni nüfusu nereye yerleştirdi, merak ediyorum.
Annem yıllardır görmediği arkadaşına kavuşuyor. Hamdiye Teyze’nin sağlığı çok iyi değil, zor yürüyor, bayağı bir hastalığı varmış. Annem onun yanında genç kız gibi. Nuray annemin sağlığını soruyor. “Vücutça çok iyi, hiçbir hastalığı yok. Ama doktorlar alzaymır başlangıcı dediler.” Balkondayız, Nuray sigara içiyor. Annem içerde eski dostu ile sohbette. Nuray anneme bakıyor, “hiç belli olmuyor” diyor. “Her şeyi çok net hatırlıyor, çok düzgün konuşuyor”. “Başlangıç dediler, nasıl gelişeceğini bilmiyoruz.” Anlatıyorum annemdeki durumu, başını sallıyor. Sigarasını içmeye devam ediyor.
Hamdiye Teyze’nin tarhana çorbasından sonra, etli taze fasulye, pilav, komposto Ankara kokusunu burnuma getiriyor yeniden. Yuvarlak masanın etrafına dizilmiş hem konuşup hem yiyoruz. Annem hiç susmuyor, eskileri soruyor, anlatıyor, torunları soruyor, kendininkileri anlatıyor.
Artık akşam oluyor, izin istiyoruz. “ Nerede kalacaksınız” diyor Nuray, otelin adını söylüyoruz. Başka bir şey sormuyor da söylemiyor da. Vedalaşıyoruz, çıkıyoruz.
Keklik gibi sekiyor annem Tunalı Hilmi’de.
-Ben Ankara’yı ne çok severim, bilir misin Dilek?
-Bilirim anne.
-Sana çok teşekkür ederim, beni buraya getirdiğin için. O kadar görmek istemiştim ki Ankara’yı.
Batmakta olan güneşin ışınları mor mor parlıyor. Tunalı Hilmi, Ankara kokuyor. İlkokulda söylediğimiz marş kulaklarıma geliyor. İnce ince söylüyor annem, katılıyorum ona.
“Ankara, Ankara güzel Ankara. Seni görmek ister her bahtı kara.”
Duruyor birden, “devamı nasıldı Dilek?”
Telefonda bakıcı kadınla konuşuyorum. Vicdanlı bir kadın şansımıza. Çok iyi bakıyor anneme. “Devamlı örgü örüyor”. Biliyorum, hep yirmi iki ilmekli renk renk atkılar. “Bir de son günlerde hep Ankara, Ankara deyip duruyor”. Ankara’dan ve son gidişimizden bahsediyorum. “Kaç yıl oldu?” diye soruyor. “Üç yıl önceydi.” Arkadaşınızın annesi nasıl peki?” “Bilmiyorum, hiç konuşmadık ondan sonra.”
Annemi istiyorum telefona.
“Ne yapıyorsun anne!”
“Örgü örüyorum.
“Ne renk örüyorsun anne?” Bir sessizlik.
“Geldiğin zaman görürsün.”
“Olur, anne.”
