Şehrin griliğine inat güneş, kırmızıya çalan rengiyle insanların çatlamış derilerinin üzerine vurdu. İnsanlar sıcağın, bahardan yazdan çalınmış güzel anıları hatırlatan ama duygusu bambaşka günlerin tutsağıydı. Defalarca doldurulmaktan eskimiş dipleri yosuna tutmuş iki su bidonuyla sırada bekliyordum. Güneşle kurumuş beyin damarlarım aklımı bulandırdı. Sıranın bana gelmesine birkaç kişi kalmışken görevlinin “Bitti yarın gelin,” diye bağırmasıyla çöktüm.
Su, sadece birazcık su istiyorum haykırışlarıma hemşirenin, “Yasak, olmaz, içemezsin,” diye bağırmak yerine “Şu an içmen sana zarar verir beklemen gerekli” demesi yeterliydi. On yaşında olabilirim. On yıl boyunca nezaketle söylenen cümlelerin iyi bir yere varabileceğini öğrendim.
O günlerde hemşire bağırmanın acıyı çoğalttığını, ruhumda asilik yaratıp bir alacakaranlık hayvanına dönüştürdüğünü bilemedi.
Çöktüğüm yerde geçmişten içime yüklenen alacakaranlık hayvanının fırlayıp ortalığı dağıtmasını, su yok diyen dilleri parçalamasını isterdim. Takati kalmamış bedenimi, kıpırdatmaya çalıştım. Bidonlarımdan birini alıp kaçan bir çocuk, çaresizliğimi ayyuka çıkardı. Günler sonra suya kavuşmuş, ufak bir şişesinin yarısını doldurmuş bir kadının merhametiyle dudaklarıma değen bir parça su tüm bedenimi güçlendirdi. Aklım hala bulanık, ilk susuzluğuma haykırdım. Seninki de susuzluk muydu be Zehra!
Su…Daha çok su… Ölümlü bir mahlûkatın yanık feryatları. Başucuma elinde tepsiyle giren kadın oturmuş yanındakine varis çoraplarından bahsediyor. Bunca hastanın içinde umarsızlık, hastaların yanında başka hastalıklar, kendi işe yaramaz hayatlarının hikayeleri yükseliyor. Defalarca tekrarlanan, varislerinden şikayetçi bir hemşirenin sınırlarını zorlayan susamışlığım merhametsizliğini tetikliyor. İmkânı olsa beni çimdikler, yüzümü tokatlar belki de vücuduma bağlı hortumları çeker. Tek çare yatağa işemek. Zor! Kaç saattir su içmiyorum, hatırlamıyorum, idrar torbamda birikenler belki de kurudu. Ha gayret saldım kendimi. Yatak ıslanmıyor. Aksine bacaklarımın arasından sıcacık bir akıntı ilerliyor. Kuru ve sıcak. Sonda olduğunu öğrendiğim hortuma bağlı poşette birikiyor idrar. Sıkıcı. Hemşirelerin başına iş açamıyorum. Bir anda yüzünde dünyanın sonu gelmiş bir ifadeyle üstünde kefene benzer yeşil bir kıyafetle annem giriyor. Gözleri yaşlı, yüzünde ölüme yakın bir hüzün. Halbuki ameliyata girmeden önce bir sedyenin üstünde onu tembihlemiştim. Korkma, hepsi geçecek! Geçmişti. Kıpırdanıyorum. Yatağa bağlıyım, uzaktan bakışıyoruz.
Kalkamadım yerimden. Kalan tek bidonumu yanıma sokuşturdu adamın biri, “Sıkı tut bunu da almasınlar.” İçi boş bidonla sarılıp yattık. Kurumuş toprağın tozu bulandı üzerime. Uzaktan görünen büyük bir aracın su kamyonu olması umuduyla koşturanların tozu karıştı turuncu gökyüzüne, ezilmemek için büzüldüm. Hamile bir kadının karnını koruması gibi bedenimin içine aldığım bidonumu korudum. Havasız kalmaktan, boğazıma yapışan kuru toprağın nefesimi kesmesinden korktum, cebimdeki tülbenti sardım ağzıma.
“Senin korkman gerekli,” diyor hadsiz bir hemşire. Neden korkmam gerekli henüz ölümü bile tanımıyorken sadece bisikletten düşmüş bir çocuğun parçalanmış dizlerinin acısından ötesini görmemişken bilmediğim ölümün kaygısını neden yüklemeye çalışıyor bana?
On yaşımda korku ve ölümü aklıma yükleyen hemşire geldi gözlerimin önüne. Ölmesi gereken o diye düşündüm. Tüm kötü düşünceli beyinler ölmeli, saksı gibi sulanmalı, ibretlik sergilenmeliydi. O zamanlar imkânım olsa onu bir saksıya döndürebilirdim. Hâlbuki şimdi anlıyorum, beyninden çok kalbi saksıya dönmüştü. Doğrulup kalktım. Yıllar öncesinden kalmış tülbentten annemin kokusunu çektim içime.
Yataktaki yarı ölü bedenime bakan annemin gözlerindeki damlaların parlaklığı, yüzüne yansıyan ışığı susuzluğumu arttırıyor. Bak diyor, işaret parmağını uzatarak o zaman anlıyorum bir bodrum katında olduğumu. Yürüyen, duran insanların ayaklarından başkasını göremediğimizi. Gerçeğin altındayım. Birkaç çömelmiş insanla bir sürü bacak, ayak var. Arada yere düşen izmaritlerle çömelmiş olanların kaygılı gözlerini görüyorum. Babam bakıyor, kafasına yansıyan ışık onu yaşlı bir adama dönüştürmüş. Sanki babamın babası gözlerini diken. İyileşip sokakta oynarken arkadaşımın “Deden bize bakıyor,” dediğinde anlıyorum babamın o gün yaşlandığını, saçlarının bir gecede beyazladığını.
Kurumuş bir ağacın dibine oturup bedenimi yasladım. Kalkan tozların yeniden yerlerine oturmasıyla şişenin dibinde kalan azıcık suyu içtim. Ellerimi kazınmış kafamda gezdirdim, babamın saçlarının beyazları vardı. Kafama düşen kuru otu savurdum. Ağacın yemyeşil olduğunu, dutların yetiştiğini, yeşil yapraklarında gezinen böceklerin ipeğe döndüğünü gördüm. Bir toz bulutuyla gözlerimde sarı kahve toprakların uçuşması kara koyu dalları gösterdi.
Yeşiller içinde gelip yeşiller içinde gidiyor annem. O günden sonra yeşili hiç sevmiyorum. Çocukluğumu alıp yetişkinliği mi verdi, mutluluğu alıp hüznü mü ya da ölümü alıp yaşamı mı? Hiçbir zaman bilemedim. Şimdi dallara bakınca renklerini görebilseydim sonsuz bir aşkla bağlanırdım yeşile.
Kaşınan bacaklarıma gitti ellerim, kaşıdıkça yara olan, elledikçe pütürleşen avuç içlerime baktım. Yaşama tutunmak için elimi göğsüme koydum. Kalbimin attığını duymak istedim.
Göğsümün arasında bir yara, üstü kapalı. Dokunamıyorum. Ağzımın içinde bir yükseklik, konuşamıyorum. Ellerimde hortumlar kalkıp hemşireyi boğamıyorum. Konuşabilsem, yarım yamalak su desem, ağız dolusu küfretsem rahatlar mıyım? On yaşında bir çocuğa öldürmekten çok karşılık vermek mutluluk getirirdi sanırım. Yaramı görsem gerçeği kabullenebilirdim belki. Sessiz sedasız susuz beklerdim.
Ellilerine gelmiş göğsümdeki yaraya dokundum. Bir damla su için öldürülen insanlar gördü. Şişenin dibindeki suyu paylaşan kadın az ileride öldürülmüş, bidonu çalan çocuk dövülüp bir kenara atılmış, su kamyonu zannettikleri koca aracın peşinden koşanlar izdihamla ezilmiş olabilirdi. Teselliyi geri kalmış olmakta bulup susuzluğumu yitirdiğim ilk gündeki gücümü aramak için ayaklandım.
Sonunda dudaklarımın kenarlarına pamukla su sürüyorlar. Hâlbuki kana kana içmek istiyorum. “Bu kadarı kâfi diyor doktor. Birkaç saat sonra istediğin kadar içersin.” Kâfi ne demek, içse ölecek gibi bir şey mi? Kâfi diyorum kâfi baban gibi yaşlanabilirsin bir an da kâfi.
Elliye merdiven dayamışken öğrendim kâfi ne demek. Ruhumdaki boğuntu gerçek oldu. Turuncu güne gri bir boşluk yüklendi. Çöken bulutlara karşı elimde bidonla yürüdüm. Rast geleceğim bir su kamyonu bulma umuduyla.
Odaya alıyorlar beni, günler geçiyor. Soluksuz. Gelen giden başka hastalar. Sandalye üstünde yaşamını sürdüren annem gün geçtikçe çoğalan oyuncaklar, çikolatalar. Ve ardı ardına gelen çocuk ölüm haberleri. Bugün yine ameliyatta biri ölmüş… Ve körfez savaşı çıkıyor. Savaş büyükleri de öldürüyor. Ekranda savaşın görüntüleri. Kişisel savaşıma dünyanın bir kısmı katılmış. Yaşama tutunmaya çalışırken ölümü gözüme gözüme sokuyorlar.
En çok çocuklar öldü. Yaşamı bile görmeden, anne karnında tutundukları suyun ilk ve son coşkun su olduğunu bilmeden.
Dikişlerim alınacak, sonunda yaramı göreceğim. Sargı kalkıyor, dünyanın sırrına vakıf olmuş bir ermiş artık ruhum. Ermemiş, kıpkırmızı yarayı görüyorum. İnce bir kan sızıyor. Şimdi çekilecek ruhum, ameliyat masasında başaramadıklarını burada becerecekler. Ne bombalar ne neşter, incecik sızan kan öldürecek beni. Ve gözlerim kapanıyor.
Ölüyorum.
İncecik bir ter sızdı alnımdan. Akan bir damla suyu parmak ucumla tutup ağzımın içine yerleştirdim. Bir damla, bir damla daha. Küçük bir huzur kapladı içimi. Yüzüme ağzımın içine yerleşen çamurlu damlaların mutluluğu doldu. Gülmeye çalıştım. Kuruyan dudak kenarlarım kanadı. Kırılmış bir porselen bebek parçası ilişti gözüme. Uzakta bir kamyon. İzdiham. Bir elimde bidonum, bir elimde kırık bir bacak. Avucumu sıktım. Biraz daha kırıldı. Kırmızı sıvı sızdı. Çölüme damla damla düştü. Bir adım, iki adım, üçüncü adım… Sere serpe uzandım kurumuş toprakların üzerine. Elimdeki bidonu sıkı sıkı tutarak kırmızı güneşe baktım. Kurak dünyanın kızgın güneşinde yaktım gözlerimi.
Oyuncaklarla dolu odamdayım, baygınlık, diyor doktor. Adını içimden söylüyorum kırmızı baygınlık. O odada öğreniyorum ölümü, o günden beri bekliyorum.
