Artık evine dönme zamanıdır bilge kralın. Güçlü kollarıyla nice kalkanlar parçalamış nice canlar almıştır, anlam veremediği bir neden uğruna. Aşkı göz ardı eden Athene’nin de Hera’nın da gözü vardır sanki yolcunun sevgili eşi Penelope’nin sabırlı dokumasında. Zamanı ören kadındır o. Gündüz örer gece söker dokuduğu kilimi. Yirmi yıla yaklaşmıştır eşi Odysseus ile uzaklıkları. Yollarını örer kavuşma anı ile birlikte ama içindeki tükenmişliği göremez.
Odysseus gözünü açtığında gemisinden arta kalan bir tahta parçasının üzerinde yarı baygındır. Adamları onu dinlememiş, koruyucusu Athene’ye verdiği sözde durmadıkları için cezalandırılmışlardır. Güzel tanrıça bilge kralı kollamıştır yine de. Kendisini bir adanın kıyısına sürükleyen dalgalara defalarca saygısını sunar İthaka lideri. Bekleyen Penelope’sine ve oğluna kavuşmak için on sekiz yıldır savaşmaktadır tanrıların öfkeleriyle ve kendisiyle. Geleceği gören ve sabırlı olarak bilinen ölümlü savaşçı kahraman olarak da anılmak istemektedir diğer krallar gibi. Kargısından, kılıcından fırlayan ölümle kaç yıldız sönmüş, kaç güneş kara bir taşa dönüşmüştür evrende. Onun yüreği halkı ve karısı için de farklı atmaktadır birliğe duyduğu sadakatin yanı sıra. Geleceği okuyabilen bu adam yirmi yıllık ayrılığı ve oluk oluk kanların akacağını hesap edememiştir.
Ayağa kalkar usta bir denizci kimliğiyle. Dalgalar onu kendisinin olmayan bir toprak parçasına sürüklemiştir bir defa daha. Mis gibi kokular karşılar onu bu dört tarafı denizlerle sarılı kara parçasında. Kendi toprakları olmadığını anlar ama çaresiz adaya çıkacaktır artık. Sapsarı kumlar ayağına yapışmakta ve tatlı bir duygu uyandırmaktadır Odysseus’da. Yolculuğunun sonuna gelmemiş olmak hüzünlendirmiştir onu gerçi. Karısı ve çocuğunu çok özlemiştir. Sevgili Penelope’sini elinden almak isteyen taliplileri duydukça kılıç keskinliğinde öfkeye bürünmüştür. Bu adadan da kurtulup son yolculuğa çıkacağından emindir yine.
İncecik kum gözünün görebildiğince uzanmaktadır kıyı boyunca. Adada bir orman karşılar bakışlarını. Gözlerinin ulaşabildiği yere doğru ilerledikçe kokuların çeşidi artmıştır. Troya önlerinde aldığı kirli kokuları anımsar. Buradakiler onu yeniden umuda bağlamış, on yıl öncesinin kirliliğinden arındırmıştır sanki. Ormanın içinde tatlı bir esinti kucaklar onu. Ağaçları, çalıları, çiçekleriyle ormanı mesken edinmiş olanlar onu sessizce selamlar ve yolundan çekilip, istemedikleri ayak izlerini bırakması için kaçışırlar. Bir su sesinin yaprakların hışırtısına eşlik ettiğini duyar ve oraya yönelir. Pırıl pırıl akan derede yaşayanlar onu coşkulu bir şekilde karşılar, birlikte yüzmeye davet ederler. Bir neşe, bir mutluluk rüzgarı esmektedir yüzlerinde. Kıramaz onları bilge adam. Arınmak ister denizin tuzundan ve yaşadığı olumsuzluklardan. Ruhunu temizlemek ister adeta. Bırakır kendini suyun huzurlu akışına.
Yok olan adamları için bir ateş yakar sonra. Bağlılıklarına saygısını dile getirir güneşin ışınlarına sarılıp gelen anılarına dokunarak. Göz yaşları dökülür ateşin üstüne. Uzun yıllar süregelen savaş süresince yok etmiş oldukları ormanlar aklına gelir bu güzel ağaçlara baktıkça. Bakışları buluşamaz güneş ışınlarıyla zaman zaman. Rengarenk kanatlı kuşlarla birbirleriyle oynaşan doğanın paydaşları onun ilerleyişine eşlik etmektedirler. Başka gözlerin de eşlik edip etmediğini bilmek ister ama etrafında bir şey göremez. Asma yaprakları arasından başlarını uzatmış olan salkımlardan taneler alır. Sincapların fırlattığı cevizleri toplar. Şimdiye kadar tatmadığı lezzet vardır yediklerinde. Ormanın derinliklerine girdikçe doğanın sesine insan sesleri karışmıştır şimdi. Sese doğru yönelir. Neşeli haykırışlar, kahkahalar sağaltır onu. Umut dolar yüreği yeniden.
Karşısına bir kulübe çıkar ve hemen kendisini çalılıkların arkasına atar. Az önce duyduğu, onu umutla besleyen sesler geride kalmıştır şimdi. Kulübeyi gözler. İçeriden çıkan kadın gözlerini kamaştıracak kadar güzeldir. Arkasından bir adam çıkar. Şimdiye kadar gördüğü en yakışıklı biridir. İkisinin tebessümü bu adaya ayak basmadan önce yaşadığı kötü duyguları siler. Birçok arkadaşını savaşta yitirmiş, geri kalanları da dönüş yolculuğunda fırtınalarla, canavarlara kaptırmıştır. Ona doğru seslenirler. Söylenileni anlamadığını sanır. Ama daha dikkatli dinleyince onları anladığını fark eder. Kendisini kulübeye davet etmektedirler. Çaresizce gizlendiği yerden kalkar ve işaret ettikleri yere doğru ilerler. Dikkatlidir. Gülümseyen çiftin üstlerinde tehlike oluşturan hiçbir şey yoktur. Sorun olursa her ikisini de yenebilecek güçte olduğunu düşünür ve iyice sokulur yanlarına. “Hoş geldin.” İkisi aynı anda söylemiştir bu sözü. “İçeri gel yabancı. Aç olmalısın. Soframızda üçümüze yetecek kadar yemek var.” Gerçekten açtır. Önce tereddüt eder. “Tanrıların oyunu mu yine?” diye geçirir aklından ama tebessümlü bakışlara duyduğu güven yükselmiştir. Güneş ışınlarının aydınlattığı bir odadır. Ortadaki bezin üstü kendilerine yetecek kadar yiyeceklerle doludur. “Benim geleceğimi nereden biliyordunuz?” “Uçan dostlarımız söyledi.” “Nasıl yani. Onların dilini biliyor musunuz?” “Senin dilini de biliyoruz.” “Evet doğru ya. Başka diller de biliyor olmalısınız.” “Seninle aynı dili konuşuyoruz ama daha çok doğanın dilidir bizi mutlu eden.” Bu söze şaşırır. Kendi topraklarını düşünür. Troya’dan buraya gelene kadar yaşadığı maceralar yeniden üşüşürler başına. “Kimsin sen? Nereye gitmektesin?” peş peşe gelen sorular onu düşüncelerinden uzaklaştırır. Gözü kulübenin ötesindeki karanlık bölgededir. Adaya ayak bastığından bu yana gördüğü ve yaşadığı olumluluk yüklü yaşam bu çifti de içine almıştır. Sözlerini duymazdan gelerek aklına gelen ilk soruyu sorar “Orası neden karanlık?”
Ancak birbirlerine bakışlarındaki huzur onu büyülemiştir. “Biraz sonra orayı da görebilirsin. Yaşam alanımızda anlaman gereken birçok şeyin tanığı oldun. Yemekten sonra o karanlık bölgede bırakırız seni istersen.” Odysseus iki ayrı dünyanın sınırında olduğunu anlar. Burası ona iyi gelmiştir ama hep daha fazlasını isteyen doyumsuz kralların özelliğini de taşımaktadır. “Şarabımızdan da iç lütfen. Sonra seni oraya götürürüz.” Yanlarında kalmak istemediğini anlamışlardır.
Odysseus onların karanlık bölgeden çok uzak bir yermiş gibi söz etmelerine şaşırır. İki üç adım ötedeymiş gibi gelmektedir ona. Bu arada kuşların cıvıltıları savaşta yitirdiği Akhilleus’u anımsatır. Gözyaşlarını tutamaz. Ormanda çok zaman yitirdiğini düşünür. Burada zamanın yavaş aktığını bilemez. Kendisini bekleyenler düşer aklına yeniden. Tanrıça Kirke sözünde durmuş ve onu serbest bırakmıştır nasılsa. Artık gitmeli ve yolculuğunu tamamlamalıdır. Şarabını bitirir ve yerinden kalkar. Ev sahipleri de ayağa kalkar ve ona yanında götürmek üzere biraz yiyecek verirler. Yakın gibi görünen karanlık bölgeye ulaşmaları ertesi günü bulur. Önde yürümekte olan Odysseus vedalaşmak için arkasını döndüğünde kimseyi göremez. Kralın kararlılığını görünce gözden kaybolmuşlardır. Şaşkınlığı kısa sürer ve adımını karanlık bölgeye atar.
Troya’nın surlarını anımsatan duvarlar karşılar onu. Nöbetçiler içeri girmesi için kapıyı açarlar. Ellerinde kalkan ve kargılarla onu bir odaya sokarlar. Üzerini arayacaklardır. “Ben İthaka kralı Odysseus’um,” der ama yüzleri tamamen örtülü nöbetçilerle odadaki komutan buna aldırış etmez. “Beni kralınıza götürün,” diye sert bir çıkış yapar ama aynı sertlikte yanıt alınca susar ve beklemeye başlar. Pencereden dışarıya baktığında büyük bir meydanda silahlarına kuşanmış insanların savaş hazırlıkları yapmakta olduklarını görür. Kıyasıya bir talim sürmektedir. En son geldiği yerde kulaklarını dolduran yaşamın güzel sesleri yerini alışık olduğu savaş naralarına, kılıç, kalkanların çıkardığı ürkütücü seslere bırakmıştır. Mücadelenin en ateşli anında askerler birden birbirlerinden ayrılıp selam dururlar. Taht üzerinde biri getirilmektedir. Komutanlardan biri olduğunu anlar merakla izlemekte olan Odysseus. Kendisinin bekletildiği binanın önünde indirirler zırhlara bürünmüş adamı. Sert bakışlı komutanla karşı karşıyadır. Şimdi içinde olduğu ortam yaşadığı savaşlar, katliamlar ve bencillikleri anımsatır. Olumsuzluk rüzgarı esmektedir burada. Komutanın da yüzündeki maske nedeniyle sadece gözleri ve kaşları görülmektedir. Karanlığın ayırdığı tarafta bıraktığı insanlar gibi yumuşak değildir bakışları. “Kimsiniz? Nereden gelip nereye gidersiniz?” Yanıtını bildiği soruları sorar rütbeli asker. “Sizden duymak isterim,” der. Odysseus kendini tanıtır ve bunca süredir yaşamakta olduğu olayları bir çırpıda anlatır. “Evet. Duyduk o savaşı. Aslında kimsenin sağ kalmamış olacağını düşünmüştük bunca yılın ardından. Adamlarınız da yok.” “Hepsini kaybettim.” “Tamam. Birkaç gün karantinada kalacaksınız burada. Vebarüs salgınının içinden çıkıp gelmiş olmalısınız. Şanslısınız. Hastalık size bulaşmamış.” Bu odaya alınırken üzerine dökülen kokulu dumanın nedenini şimdi anlamıştır Odysseus. “Hastalığın sürmekte olduğunu sanmaktalar,” diye düşünür. “Evet ne yazık ki birçok savaşçıyı hastalık nedeniyle kaybettik.” “Anlaşıldı. İki gün sonra kralımız sizi kabul edecek. Bu arada adamıza uğrayan gemiciler hastalığı bize de taşıdılar. Birçok yurttaşımızı kaybettik sorunu çözene kadar.” Komutan odayı terk ettikten sonra görevliler İthaka Kralını yeniden tütsülerle dezenfekte ederler.
Odysseus hemen ötedeki kulübe yaşantısında bu sorunla karşılaşmamıştır. Orada karşılaştığı yüzlerdeki mutluluk ifadeleriyle, duyduğu seslerdeki coşkular gelir gözünün önüne. Tuhaf gelir ona. Şimdi bulunduğu yer ona göre daha gelişmiştir oysa. Silahlar, evlerin yapısı, dokuma tezgahlarının gelişmişliğine rağmen vebarüs gibi bir hastalığın burayı kırıp geçirmiş olmasına şaşırır. Pencerenin önünden geçip giden insanları gördükçe yüzlerindeki mutsuzluğun nedenini çözmeye başlar yavaş yavaş. Yaşamın hızı ve aletlerin gelişmişliği mutlu olmak için yetmemektedir demek ki. Ülkesine dönebilirse herkesin başına gelen ölümden önce bütün bu yaşadıklarından ders çıkarıp yönetecektir halkını. En azından şimdilik öyle düşünmektedir.
Karantina süresince eşinden ve yurdundan uzakta geçirdiği günleri düşer aklına. Elini başına her sürüşünde saçlarının azaldığını hisseder ölümlü adam. Oğlu büyüyüp kocaman biri olmuştur şimdi. Çocukluğunun mutluluğunu onunla yaşayamamış olmanın hüznü kaplar içini. Savaşların yarattığı ayrılıklara kızar. Tanrıların onun gibi ölümlüleri oyunları için kullanmış olmalarına öfkelenir duygusal kral. En iyi adamlarını da yitirmiş olmak ayrıca üzmektedir onu. Bu savaşın kazananı mı kaybedeni mi olduğunu sorgular göz yaşları arasında.
Penelope’nin kokusunu özlemiştir. Ağlamaya başladığı anda bulunduğu odanın kapısı açılır. “Toparlan haydi. Kralımız seni bekliyor.” İki günün bu kadar çabuk geçtiğine şaşırır ve göz yaşlarını silerek açılan kapıdan çıkar. Gözleri açık kalacak şekilde yüzünü örtecek maske takarlar ona. Bu arada onların çirkinliklerini duyumsar görmese de. Sokak aralarından ilerlerken karşılaştığı insanlardaki mutsuz yüzlerin nedenini hastalığa yorar. Çocuklar oyunlarını birbirlerine dokunmayacak tarzda olanlardan seçmişlerdir. “Ne kadar az çocuk var sokaklarda,” diye geçirir aklından. Köşe başında kör bir adam lir çalmaktadır. Hüzünlü bir şarkıdır. Lirden yükselen nağmeler onu gerilere, savaş yıllarına götürür. Gözleri dolar ama ağlamasının önüne geçer bu defa. İki nöbetçinin açtığı kapıdan içeri girerler. Yedi kat yerin altındadır saray. Hastalıktan korunmanın yolunu bu şekilde bulmuştur kral ama yine de karısını ve iki çocuğunu ölümden kurtaramamış olduğunu anlatır ona eşlikçiler. Yiyecek ve içecekler depolanmıştır her katta. Bir başka nöbetçi grubu büyük bir kapıdan içeri alır onu tütsüledikten sonra. Poseidon’un desteğini almış genç bir kral sofrasının başında beklemektedir. Bir gözünden kan damlamaktadır sanki. Yemek ve şarap sunarlar konuğa. Agamemnon gibi ölümün kendisini karşılayacağını sanmıştır oysa.
Ev sahibi kral hastalık nedeniyle yitirdiği babasından duymuştur Odysseus’un saldığı ünü. Komşu İthaka hemen ötede, şafağı haber veren yıldızın ilk parıldadığı yerdedir. Akha’ların savaşına katılmayan ender krallıklardandır karşısındaki adam. “Toprağına kavuşmak için can atarsın, bilirim.” “Evet genç kral,” diye yanıt verir yolcu. “Verimli topraklarımı, karımı ve oğlumu çok özledim. Çisil çisil yağan yağmurunda yıkanmayı da öyle. Bırak beni gideyim. Ne istersen veririm sana ulaştıktan sonra yurduma.” “Özgürlüğüne karşılık Penelope’yi isterim.” İsteğini dile getirirken gözünden akan kan hızlanır. Odysseus’un başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi olur. Yerinden fırlayıp onu boğmak ister ama güçlü kolların omuzuna bastırmasıyla oturur yerine. “Sana istediğin kadar altın veririm. Yeter ki bırak beni. Orada karımın peşine düşmüş olan hainler var. Onlar kılıcımdan çıkacak ölümü bekler.” “Beni tehdit mi ediyorsun? Götürün bunu. Dağın tepesinde bir kuru ağaca bağlayın. Kartallar, akbabalar yesin ciğerlerini. Sonra gözleri oyulmuş kafasını bana getirin.” Öyle buyurdu olumsuzluk yüklenmiş genç kral. “Keşke bu karanlık bölgeyi merak etmeseydim,” diye geçirdi içinden yolcu.
Pişmanlığın denizine bir damla daha düşmüştür şimdi. “Oysa erken doğan gül parmaklı şafak bir adım ötede beni bekler. Ah benim aptal kibrim. Poseidon’un tek gözlü oğlunu kör edene kadar sakladığım kimliğimi hiç açıklamasaydım keşke,” diye geçirir içinden. Nöbetçiler karısı yerine canını vermeye hazır olan krala gülerek bakarlar. Kollarını yeniden bağlayıp ayağa kaldırırlar. “Sanma ki seni korur bu yedi katlı dünyan. Ölümlüsün sen de en nihayet. Saldığın ihanet rüzgarı gün gelir seni de siler süpürür.” Son sözler ölümün kendisinden uzak durduğunu sanan genç kralın kahkahaları arasında yitip gider. Yeryüzünü kana bulayan birçokları gibi sonsuza kadar yaşayacağını sanmakta olan ölümlüyü şaşkınlıkla izlemektedir nöbetçi kılığına girmiş olan Odysseus’un koruyucusu Athene. “Yeri titretip, denizleri coşturan Poseidon sözünde durmadı demek ki. Ama asla pes etmeyeceğim. Olimpos tanrıları sözlerini tutacaklardır. Bilge kral adasına gidip eşine kavuşacaktır. Savaşı bırakmayacağım.”
HAMİT ERGÜVEN
