Şehrin göbeğinde, göğüs göğüse ilerleyen insanların arasında yere düşemeyen bir iğne gibiydim. Kalabalığın uğultusu, koşuşan insanların telaşı, batmakta olan güneşin uzatamadığı gölgeleri, birbirine karışan kokuların karmaşası içindeydim. Geçen ve geri gelmeyecek zamanı düşünmek için durmak istedim bir an. Yalnız geçen zamanı… Birkaç kişi çarparak, dirsek vurarak, kalabalığı yararak yanımdan geçti. Duramıyordum, zorla sürükleniyordum. Oysa gönlümün istediği sessizlikti. Sakinlikti. Durmaktı.

Neden mi gelmiştim? Hayallerim, umutlarım vardı. Şehir ya, bir şeyler daha iyi olur diye gelmiştim. Kendi köyümün ekilemeyen tarlalarından, kaybettiğim canlarımdan, ölen doğasından kaçıp gelmiştim. Kaloriferi olan bir evde, musluktan akan suyla elimi yıkamak, kendi odamda kapıyı kapatıp yatağımın üzerine bağdaş kurup elime bir kitap almak, daha da keyiflisi radyomu açıp şarkıları dinlemek gibi basit hayallerim vardı. Gençtim. Gücüm yerindeydi. Kafam çalışıyordu. Okulda iyiydim. Cesaretim de vardı. Anamın babamın kıymetlisi olmasam da, en azından aç açık bırakmamışlardı. Kendi yazgımın peşinden gitmeyi, onu yaratmayı seçmiştim. İş bulmuş muydum? Kim kaybetti ki ben bulayım. Şöyle bir baktım elimdeki kağıtlara. As yoktu. Ama dokuzlu, onlu neden olmasın?

Çıktım geldim. Amcaoğlu daha önce göçmüştü. Biraz yol yordam biliyordu. Taksi şoförlüğü yapıyordu. Biraz onun yanında kalır, iş tutar, o arada belki bir çıkış yolu bulurdum. Kimseye yük olmak gibi bir niyetim yoktu. Gelmeseydim dünyam küçücük kalacak, denizi görmeden, şehri tanımadan ömrüm geçecekti.

Tanıdım da ne oldu dedim içimden. Bu şehirdeki, bu ülkedeki karanlık dayanılır gibi değildi. Yine akan kalabalıkla birlikte ilerlemeye başladım. Güneş birazdan batacak, ben de elimde çantam, her zamanki gibi eve yollanacaktım. Bahçe içinde iki katlı evlerin olduğu sakin, güzel bir yerdeki evime. Yıllarca şimdi elimde olanları kazanabilmek için çalışmıştım. Gece yarıları hesap defterlerine gömülmek, insanların peşinden koşmak, dosyalarla boğuşmak, sürekli değişen yönetmelikleri izlemek, maliyenin çalışanlarıyla başa çıkmak hiç kolay değildi. Kendi işimi kurana kadar yıllarca suratsız bir patrona katlanmak zorunda kalmıştım. Getir götür işleri, fazla mesailer, gıdım gıdım yapılan zamlar, çocukların masrafları, karımın…

Bırak şimdi onu dedim içimden. Canım yandı zaten. Gideceği varsa göreceği de var. Çoğu ayrılıktaki gibi çocuklar beni düşman bellemişlerdi. Aslında öyle belletilmişti belki de… Her neyse. En azından onları da okutmuş, büyütmüş, arkalarında durmuştum. Şimdi yurt dışında iş bulup, vatanı terk etmişlerdi. Ara sıra arayıp sorsalar dünyalar benim olurdu. Ama yalnızca çocukluk resimleri, bakışları, gülüşleri, hatta oyuncakları vardı şimdi önümde. Yavaşça kapıyı açtım, paltomu astım, çantamı koltuğun yanına, yere koydum. Koltuğa gömülüp gözlerimi kapadım, biraz daha avundum çocuklarla, hayallerle, evliliğimin güzel zamanlarıyla. Köyüme bile gittim. Anamın yaptığı taze ekmeğin kokusunu aldım, örgülü saçlarıyla bağırış çığırış koşuşturan kız kardeşlerimi gördüm. Babamın güneşten yanmış yüzündeki gülümsemeyi, traktörden el sallayışını, cigarasını yakışını gördüm. Akciğer kanserinden gitmişti. O zaman şimdiki kanser ilaçları da yoktu. Zaten köy yerinde geç anlamıştık hastalığını. Çabucak toprağa vermiştik.

Bu kadar başarılı bir iş hayatının ardından elimde ne kaldı ki diye düşündüm. İçimdeki hüznü silkeleyip atmam gerekiyordu. Kararımı verdim. Seyahate çıkacaktım. İş seyahatlerimi düzenleyen acenteyle konuşmak, sekreterime ve yardımcılarıma talimat vermek, acil e-postalarımı gözden geçirmek, bavulumu hazırlamak… Düşünmesi bile iyi geldi. Kendime bir kadeh viski koydum, yalnızlığımı ve yaşam savaşımı düşünüyordum hala. Bu savaşta beni ayakta tutan, beynimi ve ruhumu sağaltan, dinlediğim şarkılardı. Şehre ilk geldiğimde aldığım transistörlü radyoyu, eski pikabı, o zamanlar biriktirmiş olduğum plakları hep saklamıştım. Şimdi antika olmuşlardı ama o plakları zaman zaman koyup dinlerdim. Taş plaklar, 45’likler, albümler. Geniş bir müzik yelpazesiydi. O plakların cızırtısı bile hediyeydi. Gençlik yıllarıma gidiyor, gülümseten anıları tekrar tekrar yaşıyordum. Siyah ince çizgileri titizlikle korunmuş plaklardan birini kabından çıkardım. Kırmızı kadifeden bir bezle şöyle bir tozunu aldım. Üzerindeki yazıları her zamanki hayranlıkla okudum. Zor bulunan bir Enrico Caruso kaydıydı.  “Caruso’nun şarkısı” isimli öyküyü hatırladım. Bir aile öyküsü, arkadaşlık ve sıcaklık öyküsü. Son yıllarda özlemini çektiğim sıcaklık ve yakınlık gibi. Plağı özenle yerleştirdim, kolunu ayarladım, başlattım. Tekrar koltuğuma gömüldüm. Muhteşem ses tüm benliğimi doldururken, gözlerimi kapattım.

Kapının ziliyle birden yerimden fırladım. O ne! Bütün büyü bozulmuştu! Kapının gözetleme deliğinden, elindeki kağıda bakıp bir şeyler arayan genç bir kız gördüm. Rahatsız bir şekilde kapıyı açtım, soran gözlerle, biraz da ters ters kıza bakarak konuşmasını bekledim.

“Ayy. Ben birini arıyordum ama yanlış geldim galiba. Çok özür dilerim. Esat Bey burda mı oturuyordu acaba? Siz değilsiniz. Yan tarafa da baktım ama kimse açmadı, yanlış oldu. Hay Allah!” Kızın o kadar saf, şaşkın ve beceriksiz bir hali vardı ki, gülmekten kendini alamadım.  Kız iyice kızardı, eli ayağı dolaştı. “Özür dilerim. Burayı bilmem de. Hava da karardı, numaranızı yanlış okudum galiba. Üstelik geç kaldım…” Kekeleyip duruyordu. İkimiz de gülüyorduk şimdi.

“Esat Bey yandaki evde. Pardon. Şimdi hatırladım. Bu akşamki toplantısı uzamış. Size de ulaşamamış. Bir akrabam gelecek, göz kulak olur musun diye aramıştı. Nasıl da unutmuşum! Lütfen içeriye buyurun.”

Kızın gençliği, kocaman mavi gözlerindeki pırıltı, içtenliği, hatta beceriksizliği bana kendi gençliğimi hatırlatmıştı. Taze bir esinti gibi. Kız kısa bir tereddütten sonra “Bilmem ki. Eğer rahatsız etmezsem…” dedi. “Teşekkür ederim.” Küçük bavulunu çekinerek bir köşeye bıraktı, salondaki yemek masasının sandalyelerinden birine ilişti. Sonunda evi bulmuş, bu sefer de ev sahibini bulamamıştı. Sessizce etrafına bakıyor, şimdi ne yapması gerektiğini düşünüyordu.

Davetsiz misafirin yorgun ve çekingen halini göz ucuyla izledim. Üstü başı sade, düzgündü. Görgülü ve nazikti. Düşünceler insan karakteri okumaya alışkın kafamdan hızla geçti. Huysuzluk etmeyi bırakıp gerçek bir ev sahibi gibi kızla ilgilensem iyi olacaktı.

“Bir ihtiyacınız varsa söyleyin lütfen. Yiyecek bir şey? Elinizi yıkamak? Su?”

“Teşekkür ederim. Elimi yıkasam iyi olacak”

“Soldan ikinci kapı. Bu arada, müziğime dönebilir miyim?”

Koltuğuma doğru gidecekken durdum. Müzik beklerdi. Esat bir iki saate geliyordu. Kıza adını bile sormadığım aklıma geldi birden.

“Ben Sami. Siz?”

“Ben Mine.”

Kız bir an duraladı, açıklamak istedi.

“Esat Bey’le uzaktan akrabayız. Notlarını bilgisayara geçirmek için birini arıyormuş. Aklına ben gelmişim.”

“Demek öyle. Esat Bey yeni bir kitap çalışmasına başlamıştı sanırım. Yavaş gidiyordu.”

Merakla kızın karşısındaki sandalyeye oturdum. Kimdi bu kız? Bir hikayesi vardı…

Kız anlattı, konular açıldı, benim de ilgim arttı, sorular sormaya başladım, bir hayat film şeridi rulosu gibi açıldı önümde. Babası iflas etmişti, zaten iş arıyordu, Esat Bey’in teklifini hemen kabul etmişti. Doktorasını bitirmeye çalışıyordu. Zorluk, umut, çaba, şans, hepsi bir aradaydı. Zaman zaman gözleri doluyor, zaman zaman mavi ışıklar saçıyordu. Sanki tüm bu yaşadıklarını paylaşmayı hep istemişti, içinde biriktirmişti de dinleyecek biri yoktu. Bir taraftan onun yaşadıkları, bir taraftan kendi geçmişim gözümün önünde canlanıyor, kah dalıp giderek, kah tüm dikkatimi toplayarak dinliyordum. Zamanı unutmuştum.

Esat geldi. Her zamanki rahatlığıyla bana takıldı. “Ooo. Bakıyorum sohbeti koyulaştırmışsınız.” Mine utangaç, gülümsedi. Esat da biraz oturdu, konuşmalar uzadı, saat neredeyse gece yarısı oldu. Sonunda kalktılar. Bahçe kapısından çıkarlarken Mine arkasına döndü, yorgun, mutlu, el salladı.

Kendi kendime gülümsedim. Koltuğuma döndüm, yeni bir dostluğu kutlar gibi viskimden bir yudum aldım. Caruso’yu tekrar başlattım, gözlerini kapattım…

Füsun Uzunoğlu