Öğretmen karşısındakinin söylediklerini anlayamıyordu. Öğrencilerinden Refik’in velisiydi konuşan kişi ama kullandığı dili bilmiyordu. Yardım istemek için sağına soluna bakındı. O dili anlayan bir öğrenciyi aradı gözleri. Kadının memleketlisi olan bir çocuğu buldu en sonunda. Refik birkaç gündür okula gelmiyordu. Bugün de haber almasaydı okul idaresiyle birlikte ya arayıp soracak ya da kaldıkları sığınma evine gideceklerdi. Sınıfındaki farklı ülkelerden çıkıp gelen çocuklarla güçlükle de olsa anlaşabiliyordu ama velilerle bu iş olmuyordu.

Kantinde toplanmıştı 8 D’nin ele avuca sığmayan çocukları. Başka şubeden de katılanlar olmuştu. “Bu işi bitirmemiz gerek artık. Refik sınırı aştı,” diyerek söze başladı grubun lideri pozisyonundaki Rüstem. İri yarı, öfkeli bir çocuktu. “Ne yaptı ki?” Karşı çıkmaya çalışan Aysun ile Refik’in iyi arkadaş olduklarını herkes biliyordu. Veteriner olan babası gibi o da sokak hayvanlarıyla ilgilenir, çevreye duyarlı davranırdı. Aysun her seferinde babasının göçmen kuşları avlayanlarla nasıl kavga ettiğini, onları durdurmak için her yola başvurduğunu gururla anlatırdı. “İtiraz etmezsen şaşardım zaten. Daha ne yapsın?” Rüstem bağırarak karşılık vermişti. Grubun en güçlülerindendi. Asla konuşarak çözmezdi kendince sorun gördüğü olayları. Yumrukla girişir, karşıdakinin söyleyeceklerini dinlemezdi bile. Herkes onun evde şiddet gördüğünü biliyordu. Hatta babasının zaman zaman annesini dövdüğüne tanık olmuşlardı. “Bizim mahalledeki fırıncının çırağıyla on üç yaşındaki Ayça’yı taciz etmişler ya. Ekmek almaya gitmiş zavallı oraya.” “Fırıncının çırağı mı? Esat Abi yani?” “Evet, o. İkisi de aynı ülkeden gelmediler mi buraya?” “Nereden biliyorsun? Esat abi öyle şeyler yapmaz.” Rüstem’in ayağa kalkıp iddialarına karşı çıkmayı sürdüren Aysun’un üzerine yürümesini arkadaşları engellediler. “Ne yani sen babamdan daha iyi mi bileceksin?”

Emekli bir polis olan Rüstem’in babası, Cafer, birkaç gündür mahalledeki kahveleri gezerek bu olayı anlatmaktaydı. Emekli maaşı yetmeyince çerçilik yapmaya başlayan altmış beş yaşlarındaki adam göç alan ülkesine herkesin gelmesini istemeyenlerdendi. Doğup büyüdüğü topraklardan kaçıp buraya gelmek zorunda kalanlar konusunda ülke ikiye ayrılmıştı sanki. “Nitelikli insanlar gelsin buraya,” diyerek evi ve parası olan göçmenlere sesini çıkarmayanlar grubundan olduğunu söylüyordu son zamanlarda. Kendi ülkesinin nitelikli olanlara sırt çevirmesine ya da hapislerde çürütülmesine seyirci kalanlardandı o da. Ülkelerindeki açlık sorunu ya da savaşlardan kaçıp gelen ve üstlerine geçirecek giysileri bile olmayanlar aleyhine kışkırtıcı konuşmalar yapmayı kendisine görev edinmişti. Her fırsatta yolda karşılaştıklarını durdurur istenmiyor olduklarını ima eden davranışlarda bulunurdu çoğu arkadaşı gibi. Mahallelerinden gitmelerini istiyorlardı. Hatta ülkeyi terk etmeleri için olmadık tehditler savuruyorlardı. Sokaklarında açılan işyerlerinde farklı dilde asılı olan tabelaların önüne geçmişlerdi tehditler sonucunda. “Emin misin?” Ona tam destek vermeye çekinen fabrika işçisi Ali’den gelmişti soru. Son kahve toplasında Cafer’in iddia ettiği taciz ile ilgili konuşmasını keserek yapmıştı çıkışını. “Gitsinler istiyorsun ama onlar sayesinde ülkeye avrolar, dolarlar yağıyor.” Biraz daha ileri gitme cesaretini gösteren işçiye yanıt gecikmeden gelmişti. “Kız kaç gündür okula gitmiyormuş bu yüzden. Şu fırıncıyı da oğlumun sınıfındaki Refik’i de parçalayasım geliyor zaten.” “Ama bazıları için öyle demiyorsun. Onların varlıklı olması yeterli senin için. Ülkelerini terk etmelerinin nedenini hiç düşünmüyorsun.” Cafer, Ali’nin bu sözü üzerine ona saldırmak istemiş ancak zor durdurulmuştu.

Ayça birkaç gündür okula gitmiyordu. Okuldan gönderilen çağrılara da ailesi yanıt vermeyince fırıncı çırağı üzerine yayılan söylenti bazıları üzerindeki şüphe bulutunu dağıtıyordu. Bu durum Cafer ve arkadaşlarını ekmeğine yağ sürmüştü. “Valla onu bunu bilmem siz gelmezseniz ben gidip o fırının altını üstüne getirecek, Esat’ın anasından emdiği sütü burnundan getireceğim.” Fırın sahibi de başka bir ülkeden kaçıp gelmiş, yanında getirdiği parayla bu iş yerini açmıştı. Kısa sürede ev ve araba sahibi olmuş şanslı göçmenlerdendi. “Fırından ne istiyoruz ya. Esat’ı dövelim. Kampta kalmıyor mu?” “Hayır, birkaç aile ile birlikte mahallenin son sokağındaki yıkık dökük evi kiraladılar.” “E tamam işte, oraya gidip Esat’ı haklayalım.” Memur emeklisi, şimdilerin pazarcısı Ramazan’dan gelmişti bu teklif. Kapı komşusu Cafer’in gözüne girmek için her şeyi yapardı. Kahvede onaylayıcı homurtular yükselmeye başlamıştı. Ali ve birkaç kişi daha kararsız karşı duruşlarını sergilemeyi sürdürmeye çalışıyordu. “Emniyet güçlerine söyleyelim. Biz niye bu işe bulaşıyoruz.” “Onların dokunulmazlıkları var bilmiyor musun? Zaten devlet bizim vatandaşlardansa onlara para yardımında bulunuyor, biz çocuklarımıza iş bulamazken onları işe yerleştiriyor.” “Hastanelerdeki duruma ne demeli. Öncelik hep onlara.” Öfke doruğa çıkmış, yazın sıcaklığı da eklenince kızgınlık daha da artmıştı. Ali kendisiyle yandaş olduğunu sandığı arkadaşlarının daha da suskunlaştığını görünce o da sessizliğe bürünmek zorunda kaldı. Yanından eksik etmediği bez mendille ensesini silmeye çalıştı. Sıcak ve nem ortamın gerilmesi için birbirileriyle yarış içindeydi sanki.  

            Refik’in okula neden gelmediğini zar zor anlatıyordu annesi karşısındaki öğretmene. “Dövmüşler mi?” Öğretmen kısa cümleler kullanmaya özen gösteriyordu. “Kimin yaptığını biliyor mu? Adlarını versin bana.” Anne tercümanlık yapan çocuğa adlarını söylemeye korktuğunu, asıl nedenin dayak olmadığını anlatmasını istedi. “Neymiş asıl neden peki. Yoksa söylenenler doğru mu?” Öfkesini kontrol ederek sormuştu soruyu. Anne gözyaşlarını tutamıyordu artık. Başını sallayarak öğretmene hayır yanıtını verdi. “Ne o halde. Nedir sorun?” “Kendisine vuranlara müdahale etmeyip izleyen bir arkadaşından söz ediyor, öğretmenim.” Dedi tercüman çocuk. “En çok ona içerlemiş.” Kadının oturmasını sağladıktan sonra bir bardak su vermek üzere sebil su makinasına yöneldi sıcaktan bunalan öğretmen.

            “Hayır komiserim. Çocuğumun üzerine yemin ederim ki ben yakmadım. Ne fırını ne de evi biz yakmadık.” Emekli polis mahalledeki yangınların ardından sorguya çekilmek üzere karakola götürülmüştü. Eşi kaygılı gözlerle izlerken, Rüstem gurur duyarcasına ama biraz da endişeli bir şekilde seyretmişti polis otosuna bindirilen babasını. “Cafer Bey kahvelerde yaptığınız konuşmaların kayıtları var. Fena kışkırtmışsınız ortalığı.” “Evet. O doğru ama vallahi billahi benim haberim yok kimin yaptığından.” Mahalledeki karakolun üst katından sokaklardaki hareketlilik rahatlıkla görülebiliyordu. Kamplardan çıkıp şehre yerleşmiş göçmenler baskılara direnmeye çalışmıştı. Ama son olaylar nedeniyle yetkililerin de isteği üzerine evlerini boşaltıyor ve emniyet güçleriyle askeri birlikler eşliğinde kamplara geri gönderiliyorlardı. Cafer bu durumdan memnundu ama yakma olayı kafasına takılmış bir türlü rahat nefes alamıyordu şimdi.

                                                                                                                              HAMİT ERGÜVEN