Burası Azrail’in gardırobu. İçerisi tabii ki iskelet dolu. Tam da İlahi Komedya’nın ilk kantosu: Yaşam yolumuzun ortasında, karanlık bir ormanda buldum kendimi.”

Azrail, omuzundaki insan bedenini, kalabalıkla karmaşanın üstüne kayıtsızca bıraktı.  Devasa rafların sardığı odanın ortasında, herbirine göz gezdirdi. Eğildi, rastgele bir bedeni kucakladı, karşısındaki rafa yerleştirdi. Ardından bir diğeri. Hareketleri hızlı. Başlar önde ayaklar geride. Sırt üstü yatırılan bedenleri sıkı sıkıya dizerek, sayısız kere eğilip doğruldu. Kapı dışından gelen iniltiler…

Boğazım gıcıklanıyor. Azrail’in dikkatini çekmemek için parmaklarımı harflerden çekiyorum. Öksürmeye çekiniyorum. Dudaklarımı kilitliyorum. Gırtlağımı rahatlatacak sessiz hamlelerde bulunurken düdüklünün öten ibiğiyle sıçrıyorum. Pıııssşışışı.

“Hassiktir!” Annemden kalma refleksle başparmağımı ön dişlerime yerleştiriyorum. Üst damağımı üç kere yukarı ittirip suratıma hafif tokat atıyorum. Ayağa kalkarken istemsizce masayı sarsıyorum. Şarap kadehi çalkalanıyor ama bilgisayarın üzerine, masa ya da halıya dökülmüyor. Ayık kafaya gelmiyor ki bu meret cümleler. İllaki ayyaş seviyorlar. Sabah kahvaltısına şarapla başlamam ondandır esasen.

Bu sabah, taptaze öykü yazma şevkiyle oturdum bilgisayar başına. Son günlerde aklımdan çıkmayan, sırrını çözemediğim görüntüler dönüp dolaşıyordu zihnimde. Sonu nereye varacak diye çok düşünmedim üzerinde. Kabaran yazma iştahımı doyurmak istiyorum sadece. Yazmak, bu açlığı dindirmek için tek çare. Kabaran başka açlığımı doyuracak bir soluk olmayınca yanımda… Bu arada karnımın ne zaman acıkacağı belli olmadığından yemeğimi sabah koyarım ocağa. Yine öyle yaptım.

Şarap kadehini aceleyle kafama dikiyorum. Dibini görünce bırakıyorum. Kaynamaya başlayan kuru fasulyenin kokusu evi iyiden iyiye sarıyor. Hayhuyla geçen yıllarda, pişirdiği yemek için “Eline sağlık” her sabah işe giderken “Hoşça kal” diyebileceğim biri olsun çok istemiştim ama çabalamamıştım bu yönde. Çocuğum yok. Orta yaşlı kadınların hayallerindeki müzmin bekar erkeğin ta kendisi olduğum söylenir. İşin aslıysa; okuduğu kitapların, yazdığı öykülerin sonunu getiremeyen müşkülpesent bir yazarım.

Ocağın altını kısıyorum, ibiği aşağı indirip düdüklünün sesini kesiyorum. “Kapı dışından gelen iniltiler, iniltiler…” neydi bu cümlenin sonu? Asansörsüz apartmanın beşinci katına çıkarken yaşadığım yorgunluk gibi düşünmek de yoruyor beni.

Kalktığım masaya dönüyorum. Bilgisayar ekranında yazdıklarıma bakıyorum. Bıraktığım cümleden devam edeyim derken, varlığımın, yaşadığım evin varlığına nasıl armağan olduğuna göz gezdiriyorum. Toplanmayan yatak, bulaşık dolu tezgâh, çoraplarıma yapışan tozlar. Bu bunalımdan çıkmak için her şeye razıyım aslında. Patlayan düdüklünün, başıma açabilecekleri gibi.

Yarım bıraktığım cümlenin sonunu hâlâ hatırlayamıyorum. Pes edip siliyorum. Oluşturmaya başladığım metni akışına bırakıyorum.

Azrail’in gardırobunun önünde, boyun eğen, oluruna bırakan, başkaldırmayan, kaderine razı olmuş insanlar kefenli, kefensiz bekleşiyordu. Katlana katlana üst üste yığılmışlardı. Şiddet, öfke, yakınma, acı, ağıt yoktu. Kharon, kayığıyla getirmişti sanki hepsini.    

Titrek bir mırıltı zar zor duyulurken, diğer titrek mırıltı aynı anda cevap verdi.

“An-ne, an-ne.”

“Oğlum, bur-da-yım. Eli-mi, eli-mi hissediyor musun?”

“Hıı, hıı.”

“Gü-zel, çok güzel yav-rum.”

“Uy-kum var anne.”

“Sakın, sakın uyuma!”

“Yata-ğım, ya-tağım gibi değil burası. Yer ne-den bu kadar yum-uşak anne?”  

Aklının erdiği kadar cevap vermek istedi annesi, lakin verecek aklı kalmamış ki sessiz kaldı. Ne diyecekti sabisine? Avuç içi kadar yavruya “Yarı ölü bedenler ayaklar altında, bize toprak oluyorlar.” denir miydi? Soğuk, çok soğuktu. Azrail’in soğuğu hiçbir şeye benzemiyordu. Anne, fısıltısını sadece oğluna duyurmak istedi. Avucundaki minik elin izini takip etti. Öncelikle yüzünü sonra kulağını buldu. Dudaklarını kulağına dayamadan önce iyice eğildi. Kokusunu almak istedi. Olmadı. Ürpermiş sesini iyice küçülttü.

“Canım, senden bir şey istiyorum.”

“Hı hı”

“Hani küçükken dizlerinin üzerinde giderdin ya, işte öyle emekleyeceğiz seninle.”

“Ta-mam.”

“Şişşt! Yalnız geri geri gidelim olur mu? Elimi sakın bırakma.”

İlerisi, gerisi neresiydi bilmeden, görebildiği tek şeyden; gardıroptan uzağa, çok uzağa gitmek istedi. Dizlerinin üzerinde geri çekilmeye başladılar. Göremedikleri kalabalıkların arasından ufak ufak sıyrıldıklarını bilmeden. Zaman zaman nereye çarptıklarına anlam veremeden. Geri, biraz daha, biraz daha. Belirsiz istikamette öylece devam ettiler. İki büklüm, dört ayak. Avuç içlerinin pembe derisi kırmızıya boyandı. Farkına varmadılar. Sezgisini kaybetmiş bedenin körlüğüyle ilerlediler. Sonra, öncekine göre yavaşladı kollarıyla dizleri. Yorgun hissettiklerinden değil. Altlarındaki bedenlerin suya atılmış battaniyeler gibi ağırlaşıp şişmesinden ötürü. Kabuslarda bile görülmemiş karanlığın içinde, hiçliğin dehşetiyle devam ettiler. Sözcükleri soğuğa alışmış gibiydi. Sonsuza dek canlarının yanacağından habersiz çocuk, sızlandı.

“Anne yaa, çok pis kokuyor burası.”

“Şişşttt! Ağzından nefes al.”

Genzimi yakan kuru fasulye kokusuyla kendimi pencerede buluyorum. Evi havalandırsam onlar da rahat nefes alacakmış gibi hissediyorum. “Ağzından nefes al, ağzından nefes al!”  Camları açıp tekrar koltuğuma oturuyorum. 

“Çişim var, tutamıyorum!

Anne, titreyen elleriyle önce oğlunun sonra kendi pijamasını sıyırdı. Sesindeki endişeyi kelimelerin arasına sıkıştırdı. Derin bir nefes aldı. Oğlunun korkularına sıcak bir sığınak olmaya çalıştı.

“Yap hadi.”

“Çok karanlık.”

“İyi işte kimse görmez. Ben de işiyorum, merak etme.”

“Çişim titriyor, hissediyorum. Çişim donar mı?”

“Donmaz merak etme. Bitti mi?”

“Bitti.”

“Güzel, benimki de”

“Yer çok yumuşak anne!”

Korkuları donmuştu. Dizlerine inmiş külotlarıyla birlikte pijamalarını kalçalarının üzerine çektiler. Parçalanmış üzerindekiler, farkında değillerdi. Oysaki daha geçen hafta alınmıştı. Bedenleri parçalanmış kıyafetlerle çevriliydi etrafları. Anlamadan, bilinmeyene doğru kaçışa devam ettiler.

“Annee, yer çok yumuşak diyorum!”

“Sessiz ol. Tamam dedim!”

“Eve gidelim ya!”

Anne başını çevirdi. Karanlığın neresinde olduğunu bilmeden, dolabın haresini belli belirsiz seçebildi. Nasıl şeymiş bu dolap diyorsanız anlatayım size.

Azrail’in gardırobunun kapısı çoğunlukla açıktır. Sıkıcı gündelik hayatına gömülü insanların aşina olduğu alandır aslında. Farkında olmadan sık sık ziyarete gider gelirler. Kirlilerle temizler karışıktır. Bazıları günlerce yıkanmamış çorap gibi kokuşmuş gelir. Kimisi kirli sepetindeki gömlek, kimisi terden sırılsıklam olmuş atlet gibidir. Kar beyazı, lekesiz olanlar az değildir ama arada pek fark edilmezler. Ortalık epeyce dağınıktır anlayacağınız. Temizi, kirliyi ayırmak Azrail’in işi değildir. Raflar tıka basa dolunca kısa süreliğine kapısı kapanır, derin temizlik yapılır onun bile haberi olmadan. Dolabın arka kapısından geçmesine izni olmayan Azrail, hep merak içindedir ama yine de görevini kusursuzca yapar.

Anne, sessizliğin ardındaki, varlığından şüphe duyduğu sesleri anlamaya çalıştı. Yaşam belirtisi olma ihtimaline sevinirken gök kubbede korkunç ışık yarığı belirdi. Ortam saniyelik aydınlanıverdi. Yüzünü saran parıltılı ışıkla gördüklerini oğlu görmesin, yüzleşmesin istedi. Gözlerini kapadı. Yerin yedi kat altından gelen sarsıntıyla evladını kucakladığı gibi bağrına bastı. Dermansız kalan dizlerine hakim olamadı. Çöktü, bekledi. Kalkmak istedi, takati yoktu. Elleriyle güç aldı altındaki bedenin yumuşaklığından. Ölü bedenler katılaşır demeyin hemen! Azrail’in gardırobuna girmemiş kimseye henüz ceset denmez, bilmez misiniz?

“O neydi?”

“Şimşek çaktı canım! Sakin ol emi.”

“Çok büyüktü ya.”

Anne, dolaptan epeyce uzaklaştıklarını düşündü.

“Korktun mu?”

“Hıhı!”

Annenin çaresizliği, benim acizliğim, çocuğun korkuları, klavyede sessiz çığlık oluyor. Kıyametin acımasızlığında küçük bir ışık lazım hepimize. Masa lambamı yakıyorum.

Annenin aklına çocukken dinlediği, yarım yamalak hatırladığı masal geldi.

    “Aslında bu gece Musa’yla Hıdır yine oyun oynuyor.”

Kim onlar?”

“Bizim evin arkasında ki dağda yaşayan iki yaşlı. Aslında çok iyi insanlarmış. En büyük eğlenceleri yılda birkaç kez Ay’ı gökyüzünden alıp karşılıklı top oynamakmış. Ay topunu, o tepeden bu tepeye fırlatır dururlarmış. Onlar ay topuyla oynarken gökyüzü kızar, sinirlenir, kara kapkara olurmuş. Karardıkça yıldızlar içlerine kapanır, uzayda saklanırmış. Bizim iki ihtiyarın bu eğlencesi civar dağlarda yaşayan insanları da rahatsız edermiş. Çünkü oyun sırasında, ay bazen dağlara bazen ovalara çarparmış. Yer gök titrer, toprağa, ağaçlara, hayvanlara, insanların evlerine zarar verirmiş. Hem de tek gecede, üç beş dakikada. Evsiz, hayvansız, yiyeceksiz kalan insanlar isyan eder, oyunları biter bitmez, Musa ile Hıdır’ın evinin önünde toplanıp haykırırlarmış.”

“Kötü onlar, çok kötü. Oyun oynamasınlar, şimdi gidip geberticem onları!”

“Biz de bu gece o insanları bulmaya, Musa ve Hıdır’ı ikna etmeleri için yardıma gidiyoruz. Artık ayaklarımızın üzerinde duralım ve yürümeye başlayalım. Yer sertleşene kadar gidelim olur mu? Sakın elimi bırakma.”

Anne, sarp, çetin, korku dolu yolda olduklarını biliyordu. Karanlıkla soğuk ağır, çok ağır yüktü. Bakışlarıyla bulamayacağı yol için kulaklarına güveniyordu. Gerçekle sanrı arasında; acıdan kıvrananların umutsuz çığlıklarını, yakınmalarını duydu. An bulanıklığından kurtulmayı dileyip durdu. Aralarındaki bağ kopsun istedi.

Kapı zilinin sesi derinden gün yüzüne çıkıyor. Gelen kimse elini üzerinde unutmuş olmalı. “Sabah sabah kim lan bu manyak?” Kapıdakiyle bağım çabucak kopsun istiyorum. Söylene söylene, sertçe açıyorum kapıyı.

Allah aşkına, nefes nefese kaldım! Asansör yaptırmadınız şu binaya!” Cümle kurarken virgül yerine derin nefes, nokta yerine iki derin nefes koymakta üstüne yoktur kendisinin.

“Benim dememle oluyor sanki.”

“Ortalık yıkılıyor yine, sen nerdesin yahu? Telaşlandım!”

“Evdeyim işte! Hayırdır?” 

Komşum, berjere bırakıyor kendini. Yutkunmasını unutturan nefes alışverişleri ayrıca yormuş bira göbekli bedenini.

“Ne hayırı be ne hayırı? Kıyamet kopuyor, haberin yok! Ne bu koku? Kuru fasülye mi pişiriyorsun sabah sabah?”

“İster misin? Beş dakikaya pişmiş olur.”

 “Yok istemem. Gaz yapıyor. Ayrıca iştah mı kaldı insanda!”

 “Sen bi söyle bakiyim hayırdır?”

“Bak hala, hayır diyor! Deliricem? Yahu bilirim televizyon izlemezsin, telefonunu da kurcalamadın mı hiç? Gerçi aradım kapalıydı.”

 “Bakmadım, öykü yazıyorum. De artık ne diyeceksen be adam, delirtme insanı!”

 “Deprem olmuş çok fena. On ilde çok büyük yıkım var! Ah! Gitti insancıklar!”

Düdüklü tencerenin artan gürültüsü konuşmasını bölüyor. Azrail’in gardırobu ve ölü insanlar eşliğinde mutfağa geçiyorum. Sağ kulağıma üflüyor Azrail. Sendeliyorum. Hissetmiyorum kulağımı. Dokunuyorum, soğukluğundan elim yanıyor. Ocağı zor bela kapatıyorum. Tir tir titriyorum. İçimde tenha bir kıyamet kopuyor. Tencereyi soğutmadan, ibiğini kaldırmadan kapağı açıyorum. O an, yüzüme patlayanın sadece düdüklü tencere olmadığını iyi biliyorum. Yaşam yolumun ortasında karanlık bir ormanda buluyorum kendimi.

Özlem Budak