
Sosyal medyadan yeni açılan bu mekânın adını duyduğumda ilgisiz kalamadım. Bir yandan Bulgurlu’da oturan biri olarak bizim semtle alakası var mı? Derken bir yandan da bulgurun palası nasıl olur diye merak uyandı içimde. Meğer binayı ilk yaptıran kişiden kaynaklanıyormuş ismi. Tahıl ticareti yapan Bolulu Habip Bey’in, o yıllarda en çok bulgur satışından kazanç elde etmesiyle konak yapılmasına karar verdiği için “Bulgur Kralı Habip Bey Konağı” olarak adlandırılmış. Habip Bey’in öyküsünün hazin olması dışında konak çok güzel. Kaynaklarda, yaptırdığı halde oturamadığı yazıyor.

Yıllarca Osmanlı Bankası’nın arşivi olarak kullanıldıktan sonra İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin satın almasıyla restore edilerek, kütüphane ve sergi salonları olarak hizmete açılmış. Avrupa yakasını pek bilmem doğrusu. Arkadaşlarımla gitmeye karar verince nasıl gideriz diye önceden giden arkadaşlarımıza sorduk soruşturduk. Farklı güzergâhlar duyunca Marmaray’dan Sirkeci’ye oradan da tramvayla Haseki’ye gitmeyi tercih ettik. Haseki doğduğum hastanenin semt adı aynı zamanda. O gün çok yıllardır gitmediğimi fark ettim. Tramvaydan inince Cerrahpaşa tarafında olduğunu bilerek saptığımız sokak boyunca emlakçısından diğer esnaflara kadar birçok kişiye sorduk, ancak onların bizden ilk kez duyduklarını görünce şaşırdık. Neyse ki bakkalın önündeki kişi biliyordu da onun tarifi ile yol alabildik. Yaklaştığımızda kulesi göründü. Girişteki görevli gençlere, bazı sokak başlarına tabela konulsa diye öneride bulunduk, onlar da umarım yetkililiklere iletirler. Sonradan öğrendim ki aslında iki girişi varmış. Daha çok bilinen kapısı Yenikapı’ya yakınmış, Marmaray’dan inince yürüyerek gidiliyormuş.
Bahçe kapısından girdiğimizde daha ilk merdivenlerde telefonumu çıkarıp fotoğraf çekmeye başladım. Birkaç basamakla çıkılan binanın içi de dışı gibi görkemli, çift taraflı merdivenler, yüksek tavanlar konakların en belirgin özelliği sanırım. Sanki çizgi filmlerdeki şatoya girmiş gibiydim.

Cumbalı bölümleri sade ve şık olarak dekore edilmiş. Arkadaşlarımla katları dolaşırken bir ara birbirimizi kaybedince kimse kimseyi rahatsız etmeden birkaç aile yaşayabilir diye de aramızda şakalaştık. 3 katında birbirine geçmeli odalar ve salonlar var. Büyük salonlar kütüphane olarak düzenlenmiş, kitaplıkların ortasında büyük masa ve çevresine kanepe ve koltuklar konulmuş. İnsana huzur veren bir ortam sunulmuş bence.
Restorasyonla binanın içinde asansör de düşünülmüş, açıldığı ilk günlerde henüz hizmete girmemişken gezenlerin merdivenlerden yorulduklarını duymuştum. Biz asansörü çıkarken kullandık ama inişlerimizi merdivenle yaptık. 2. katta asansörden indiğimizde insan kalabalığını görünce burada da mı sıra dedim. Son zamanlarda haberlerde çok sık gördüğüm temel ihtiyaç olan ekmek ve et kuyrukları canlandı gözümde. Kahve kuyruğunda ikram edilen kahvelerimizi alıp kütüphanede dinlenme molası verdiğimiz sırada İBB sosyal medya görevlileri tanıtım videosu için çekim yapıyordu. Diğer kütüphanelerde olduğu gibi yeni çıkan kitaplar da dâhil ayda 3 kitap alınabiliyormuş, Kitap almak için görevli aradık ama bulamadık. Daha yeni açıldığı için yakın çevresinde de pek duyulmamış daha çok başka semtlerden merak edenler gelip geziyorlar, mahalle halkının da faydalanacağı yer olur diye umuyorum.
Odalar arasında dolaşırken, arkadaşım binanın İtalyan tasarımı olduğunu söyledi, Türk vatandaşı olan İtalyan Mimar Giulio Mongeri, Karaköy’deki beğendiğim Halk Bankasının binasını da tasarlamış. İstanbul dışında başka şehirlerde de önemli eserlere imza atmış olan mimarın St. Antuan Katolik Kilisesi’nin de tasarımcısı olduğunu bu vesile ile öğrenmiş oldum.
En üst katta, İstanbul’un 7. Tepesinden diğer 6 tepeyi de görebilen seyir terası panoramik görüntüye sahip, tıpkı Galata ve Kız Kulesi gibi. O gün balkon kısmı sanırım hava şartlarından kapalıydı. Biz de sadece tarihi bina ile uyumsuz PVC pencerelerin arkasından görebildik manzarayı. Ne yazık ki çarpık yapılaşmanın görüntüsünü beğendiğimi söyleyemesem de 110 yıl öncesinde yapılmaya başladığını düşününce mutlaka yeşil ve maviden başka renk yoktur diye gözümde canlandırmaya çalıştım.

Her katta kütüphanelerin yanı sıra “Magnum İstanbul” adlı fotoğraf sergisi de vardı. Kalabalıktan fotoğrafları rahat göremedik. Birçok yabancı fotoğrafçının yanı sıra Ara Güler ve Emin Özmen’in objektifinden çekilmiş İstanbul fotoğrafları sergilenmişti ancak fazla inceleyemedim. İskeledeki kadının geminin içinde kamara camından bakan adama zarf uzattığı Ara Güler’in “Galata rıhtımında ayrılık” adlı fotoğraf gözüme takıldı. Gemi yolculuklarımızın anılarıyla, tekrar görme planları yaparak ayrıldık.


Özlem Gemici
