Güneş, ormandaki ulu ağaçların yüzünden kafileye ulaşamamanın intikamını alırcasına yakıcı sıcaklığının ayarını en sonuna getirdi. Bir yandan, gözleri kör edecek parlaklığa ulaşsın diye ışınlarını törpülemeyi hızlandırdı. Bulutlar, bugün neler olacak korkusuyla saklandı.

Ormanı geçmeleri o kadar zor gelmemişti. Komşularından yaşlı bir adamın bir ağacın dibine çöküp “Siz gidin, dayanacak gücüm kalmadı artık,” demesiyle oğlunun onu sırtlaması geldi aklına. İçi titredi; o yeşili, yaprağı, çiçeği, daldan dala atlayan sincapları anımsayınca. Kaç gün kucak açmıştı orman onlara hesap edemediler. Sadece yürüdüler göklere varan ağaçlar boyu. Mola verdiklerinde; orman meyvelerini yiyeceklerine, yeşilin tonlarını gözlerine, gönüllerine katık ettiler. Geceleri karanlıktan korkuları, peşlerine düşen var mı endişesindendi.

Her şey, sonlanan yeşille bitti. Sudan çıkmış balığa döndüler bir anda. Sığınacak yerler bulmak için önlerinde çok yol vardı. Uzaklarda görünen dağ, tüm heybetiyle onları beklerken uçsuz bucaksız bozkır, bir karışlık kurumuş bitki topluluklarıyla işiniz çok zor mesajı verdi.  Gözü gittikçe uzaklaşan kafilede olan kadın, artık sürünmeye başlayan ayaklarına söz geçiremedi. Arayı bu kadar açmamalı, onlara yetişmeliydi. Topraktaki yer yer çatlaklardan “Yalnız kalma, başına neler gelir sonra, ha gayret!” fısıltıları yayıldı. Çekiştirdi beş yaşındaki kızının kolunu “Su ana, su ver,” demesine aldırmadan. Köyündeki kuyudan çektiği suları oraya buraya ne çok harcadığı, kıymetini bilmediği pişmanlığı ile dudakları büküldü. Yudum yudum içilince on beş gün dayanmıştı su. “Su ana, su,” tekrarlarına kulaklarını tıkamak, yavrusunun sesini duymak istemiyordu.

O gün, o sesleri de duymak istemezdi. Komşu köyden koşarak gelen onlu yaşlardaki bir çocuk meydanda avaz avaz bağırmıştı. “Kaçın kaçın geliyorlar!” Boyun damarları şişmiş, terden sırılsıklam olmuş çocuğu tanıyan kadın, “Kim, kim onlar?” diye sorunca yeğenine sarılacak vakti bile olmadığını anlamış, telaşla evine dönüp ne bulduysa bir torbaya tıkmıştı. Oysa çocuklarını doyurmuş, kahvaltısını bitirmiş, birlikte kahve içecekleri komşusunu bekliyordu daha yarım saat önce. Sırtında bebeği, elinden tuttuğu kızı ile evini gözyaşları arasında terk etti. Köy karışmış, herkes bir yerlere koşuşturmuştu. Yeğenini o karışıklıkta göremeyince telaşa düşse de köy meydanında toplanma gerçekleşince rahatlamıştı. Elbet bir yerlerdeydi yeğeni. Vakit geçirmeden yola çıkmış, nereye gideceklerini bilmeden orman yoluna sapmışlardı.

O gün torbaya aceleyle atılan peynir, zeytinden oluşan azık biteli çok oldu. Kendi, belki günde üç yudum su içtiğinden sütü de kesildi. Sadece yaşadığı korku bile yetmişti sütünün azalmasına. Ormanda geçirdikleri günlerde tekrar gürleşmişti ama bu kıraçta bu susuzlukta bir damla bile gelmedi sıktığı meme uçlarından. Yolda erken doğum yapan arkadaşını düşündü. Belki o kadınla bebeği kendilerinden daha şanslıydı. Keşke sorsaydı benim bebeğimin sütannesi olur musun diye kıvrandı zihni. Sırtında uyuyan bebeği kucağına aldı. Günler önce dolgun olan memelerinin sönmüş haline acıyarak bakarken bebek çoktan onlardan birine asıldı. Çok geçmeden ağlamaya başladı. Pışpışlar fayda etmedi. Su şişesinin dibinde birkaç damla vardır belki diye baktı. Yoktu. Kuru kupkuru bir dip. Bebeğini ne yapsa susturamadı. Bu arada küçük kızının ağlamaya başlamasını, eline tutuşturduğu kuru ekmekle engelledi. Annesinin beyaz elbisesinden yırttığı parça ile başını örttüğü çocuğun al çiçekli elbisesini soldurmaya ant içmiş güneş, ailenin kurumuş dudaklarını bir kat daha kurutmaya devam etti.

Ağlamaktan yorulan bebek, uykuya geçti. Kafileye yetişmesi imkânsızdı. Kimse de dönüp ardına bakmadı, onları merak eden olmadı. Mahşer günü dedikleri bu olmalıydı. Herkesin kendini kurtarma derdine düştüğü gün. Kaçmayanların başına neler geleceğini bilerek kaçmaları gerekiyordu. Ormanda, “Beni bırakın,” diyen adamın çorakta alelacele gömülüşü geldi gözünün önüne. “Kaçın, kaçın o canilerden! Bu ilk değil. Gözleri dönmüş onların. Soyumuzu tüketmek istiyorlar. Bol bol çocuk yapın!” diyerek yumdu gözlerini. Dayanamazdı yaşlılar bu göç yollarına.

Yirmi bir yaşında bir kadındı. Dayanırdı dayanmasına da bebeğini, kara kızını düşününce çökmüş omuzları daha çok çöktü. Şehre çalışmaya giden kocası yanlarında olsaydı üzüntüsü gönlünü biraz daha bulandırdı. Yeğeninin anlattıklarını anımsayınca adımlarını hızlandırmak için bacaklarını zorlamaya başladı.

 “ Birden bire geldiler. Köyü çevirdiler. Atlarının üstünde ellerinde kılıçları ile bağırmaları ürkütücüydü. Genç kızları alıkoydular. Sınıf arkadaşımı gördüm bir ara. Bir adam saçlarından tutmuş sürüklüyordu. Engel olmaya kalkanların başlarını kılıçla gövdelerinden ayırdılar. Anam beni bir sandığa saklamıştı dışarıdaki sesleri duyunca. Anam, babam hiçbir şey demediği halde onları da kılıçtan geçenlerin arasına attılar. Köylülerden bazıları yığılıverdi olduğu yerde. Yaşlıları, küçük çocukları saldılar çabuk gidin yoksa biliriz ne yapacağımızı diye. Esir edilenler, ana babalarının, çocuklarının ardından bakakaldı. Nasıl kaçtım, nasıl kurtuldum bilmiyorum teyze,”

Güneş, onlarla kedi fare misali oynasa da yeğeninin anlattıklarını yaşamadığı için şükretti. Ah bir ağaç gölgesi olsaydı. Küçük kız ayakta uyumaya başlamıştı. Ne kadar dururlarsa o kadar haşlanacaklardı. Minik adımlarla da olsa yürümeliydiler. Tekrar çekiştirdi kızının kolunu. Yetişmeliydiler öndekilere. İmkânsız olsa da bu başarılmalıydı. Sonra ne yapardı bu kuş uçmaz, kervan geçmez yerde. Kuş uçmaz demek ne kadar doğruysa. Büyük bir kuş, onları takip edip duruyordu epeydir. Bebeğin ağlaması onu çağırdı belli ki. Belki de körpe bedenciği cezp etti akbabayı. Durakladıklarında tepelerinde dolandı hep. Tek faydası iki metreyi bulan kanatları ile güneş ışınlarının onlara gelmesine ara ara da olsa engel olmasıydı. Cıvıltılı orman yolculuğundan sonra çevrede hiç görmediği kocaman bir kuşla karşılaşmak kadını tedirgin etti. “Durmak yok!” dedi genç kadın. Eskiden beri bu tümceyi yol arkadaşı yapmıştı kendine. Hele biraz büyüsün o kuaförün yanına tekrar girerim hevesiyle büyütecekti bebeğini. Belki de ilerde şehirde bir dükkân açarım, yanıma çırak kızlar bile alırım hayalleriyle çabalayacaktı. 

Uzakta ufacık bir ağaç gördü. Gölgesine sığınacak, biraz ferahlayacaklardı. Artık yürüyemez hale gelen kızını kucağına alarak zar zor ulaştıklarında karşılarında dikenli devasa bir bitki vardı. Toprağın olmayan bereketini tekelinde toplamış, ağaçlaşmaya yol almış. Uzun dikenlerden sakınarak gölgesine sığındılar. Kız, kuru ekmeğin sonuna geldi. Bebeğin bezi değişmeliydi. Baygın gibi yatan bebeğin altını açmasıyla bağırması bir oldu annesinin. Kıpkırmızıydı. Sıcak ve çiş bacak aralarına kadar kavurmuştu yavruyu. Üfledi birkaç kez. Eteğinden yırttığı parçayla olabildiğince altını bağladı. Son bir ümitle memesine dayadı ağzını. Bebek hemen sarıldı memeye. Umduğunu bulamayınca ağlamaya başladı. Ardı arkası gelmeden devam etti. Hoplattı, zıplattı kadın oğlanı. Başparmağının ucunu soktu ağzına emsin diye. Susmadı. Susturamadı. Akbaba turlarını hızlandırdı. Küçük kız da annesine sarılıp sızlanınca genç kadın, “Bir zehir olsa, ah bir zehir olsa,” dedi. “İçsek, hepimiz kurtulsak!”  Kucağındaki bebeğin ağlaması katılmaya döndü. Biraz sonra annesinin kollarında hareketsiz kaldı. Kınalı ellerine baktı kadın, sonra kızının boynuna. Hani bir sıksa boğazlanacak boynuna. Sonra kendimi nasıl öldürürüm diye düşündü. Beline dek gelen saçlarının her teli bir yere savrularak avazına eşlik etti. Haykırışı uzak dağın kulaklarında yankılanarak geri döndü. Dizlerini döven elleri, toprağa yönelse de toprak katılığından ödün vermedi. Akan gözyaşları da yumuşatamadı onu. Üstünü başını yırtmaya başlayan annesinden korkan kız uzaklaştı. Güneş, sanki daha koruyucu gibiydi onun için. Kızını öyle görüp hışımla yerinden kalkmaya çalışan kadının sırtını bir diken derince sıyırdı. Tam da yüreğinin hizasından, boydan boya. O acıyla kendine geldi. Kızını kucakladı. Uzaktaki dağa bakıp o an kararını verdi. Bebeğini yeniden daldığı uykusunda bırakmaktan başka çaresi yoktu. Kızını da feda edemezdi bozkıra. “Sana emanet yavrum diken,” sözleriyle son kez kokladı gölgeye bıraktığı yavrusunu. Kızını sırtına alıp bir süre başı arkada yorgun ayaklarını sürüyerek uzaklaştı. Akbaba onları takip etmeyi bıraktı.

Ceyda Sevgi Ünal