Yaz bitiyordu, henüz tatile gitmeyi bırakın, bundan şikayet etmek aklıma bile gelmemişti. Laboratuvarımda bir yandan tahlilleri çalışıyor, bir yandan da gelen telefonlara cevap veriyordum. Ne hikmetse günü birlik bile olsa bir yere gitmeye niyetlendiğimde o gün ya işyerimde birisi hastalanır ya da olmadık bir işi çıkar. Olanca yük üzerime kalır, gittiğim yere endişeli ve üzerimde elektrik yüküyle dolu giderdim. Bu sefer de öyle olmaması için sakin kalmaya çalışıyordum.
Telefon devamlı çalıyor, en olmadık tıbbi tahlil sorularının yanı sıra, uzun zamandır aramayan eş dost, arayıp hal hatır soruyor, tamamıyla boş bir vakitte keyifle yapılacak sohbetleri her arayan da bugün yapmak istiyordu.
Bu arada son açtığım telefonda ’’ toparlan birazdan çıkıyoruz’’ diyen eşim yeniden telaşımı artırdı. Bir kaç saatlik mesafedeki eski bir arkadaşımız akşam arayıp’’ Birlikte bir şeyler yer vakit geçiririz hatta bizde kalırsınız’’ diye davet edince. Geliriz, ama akşam geri dönmek zorundayız, yapmamız gereken işlerimiz var, demek zorunda kalmıştık. Öyle çok zaman olmuştu ki, şehirden ayrılmaları, hatta karısını doğru dürüst tanıma fırsatımız bile olmamıştı. Telefon haricinde görüşememiştik. İki oğulları peş peşe doğup, neredeyse okullu olmuşlardı. Çalışırken bir yandan düşünüyordum, yemeğe misafir, üstelik yatıya da kalın ne kadar rahatça edilen bir teklifti. Bizim koşturmalı yaşantımızda ne mümkün rahatça eşe dosta böyle içinden geldiğince zaman ayırmak diye düşündüm.
Son tetkikler de hazır olunca raporları yazıp, mailleri yolladım. Telaş içinde yola çıktığımızdan hala aklım işyerindeydi. İnşallah bir şey unutmamıştım. Üstümü alelacele değiştirirken , ayakkabı değişikliği yapmayı unutup topuklu ayakkabıların ayağımda olduğunu yolda fark ettim. Bağlık bahçelik yerlerde hiç rahat edemeyecektim. Epey bir süre ayakkabılara lanet okurken, yolda arabayı eşim kullanıyor, ben de bir yandan ruj sürüp, saçımı başımı toparlıyordum .
Cumartesi günleri, İstanbul trafiği malum, gittiğine gideceğine pişman edene kadar zorlayacak belli olmuştu. Eşim navigatörle didişip ‘’Sen de iyicene şaşırdın, ne işim var köprü yolunda ben nereden uydum bu aptala keşke kendim bildiğim gibi gitseydim. Bak bak trafik ilerlemiyor, hiç kimse bir gayret içinde değil öyle bekliyorlar kendiliğinden yol açılsın diye. Belki de bir kaza oldu. Yok biz buradan gidene kadar bugün akşam olur. Aman Allahım bir de şimdi bak hangi yola soktu beni, bu yokuşlar beni nereye çıkaracak, gittikçe hedefimden uzaklaştım ben de, ah ben nereden dinledim bunu.’’ Diye sürekli söyleniyordu.
Yola çıktığımız bir saati geçiyor, bildik bilmedik ne çok yokuş, ne çok bulvar geçtik, bilmiyorum. Bütün istediğimiz bir kaç saat şehirden uzakta, biraz temiz hava, biraz sohbet, hoşca vakit geçirmekti. Bazen, devamlı görüştüklerimizle konuşacak şey bulamazken, bazen de yeni tanıdığımız biriyle konuştukca sözler bitmezdi. İnşallah bugün de samimi ortam olurdu, bu kadar eziyetli gitmeye de değerdi.
Yavaş yavaş şehrin çok katlı kasvetli binalarından, az katlı ve çok yeşillikli alanlara doğru ilerlerken tabelalar da azalmıştı. Şehrin gürültüsü arkada kalıyor, farklı sesler dikkati çekiyordu, ağaçların hışırtıları, arada bir geçen traktör sesi, bazı kuşlar. Yollar gittikçe bozuk engebeli ve toz toprak olurken arabada sarsıntı arttı.
Her ne kadar kızıyor olsak da bir yandan yol bildirici çalışıyor, fakat kuzey batı yönde ilerleyin, sola dönün, sağa dönün demiyor, arada cılız bir ses düz gidin diyordu.
Bir müddet sonra iki farklı köyden daha geçip, niye acaba burada oturuyorlar diye düşündüğüm yol üstünden çok içeride, tuhaf bir köye geldik, bol ağaçlı yollardan biraz daha gidince hedefimiz sağdaydı. Uzun zamandır görmediğimiz eşimin arkadaşı bizi karşıladı. Biraz değişmiş, hem yıllarla biraz yaş almış, hem de artık beyaz yakalı ve kravatlı değildi. Rahat bir tişört ve paspal bir pantolon giymiş, elinde maydanozlar vardı. Şunları mutfağa bırakayım, geçin istediğiniz yere oturun dedi ve gitti. Bahçede bir tahta masa, etrafında farklı farklı sandalyeler, kimi eski kimi yeni, henüz masada bir örtü ve hazırlık yoktu, ama mis gibi kokular geliyordu. Birazdan iki yaramaz oğlan göründüler, birinin diğerinin elindeki elmayı kapıp ısırması, ufaklığı bir müddet ağlattı. Ama hemen muzipliklerle bizi çok güldürdüler. Evin hanımı bir müddet sonra görüntü. Gayet sıradan ve yalın birisi olduğu belliydi. Üzerinde bol bir kazak, altında bir tayt, elleri ıslak ve bir yandan çocuklara seslenip bir yandan da umarım yaramazlıkları size tuhaf gelmemiştir diyerek, direk içten bir şekilde sarıldı. Biraz havadan sudan konuşmalardan sonra, yardım edeceğim bir şey var mı der demez. ’’Şu içerdeki dolaptan masaya bir örtü koyalım, tabaklar mutfakta ki rafta’’ diye sayıyordu. Sanki yıllardır birlikteymişiz gibi davranması beni şaşırttı, Bir kaç örtüden birisini seçip serdim, bahçenin yan tarafından mutfağa doğru yöneldiğimde yerde bir mama kabının içinden iki köpek itişmeden, sakince yemeklerini yiyor, arada bir onları izleyen kedilere bakıyorlardı. Derken duvarın üzerinden bir tavuk adeta uçarak önüme atladı. Sonra tavuk ve horozlar bir hayli çoğaldı. Mutfağa doğru yaklaştığımda ev sahibemiz pür neşe, bir yandan şarkılar söyleyip bir yandan çorba karıştırıyor. ‘’Et suyuna çorba sever misiniz ?’’ diyordu. Artık çok geçti bu soru için, o nedenle severiz dedim. ‘’Şunu biraz sen karıştır ben şuradan biraz salata için bir şeyler toplayayım’’ deyip, bahçenin önündeki mini tarlaya gitti. Geldiğinde kolları mis gibi domates, salatalık ve naneler ile doluydu. Dilinde neşeli bir şarkı, yemekte size ne şarkılar söyleyeceğiz gitar eşliğinde derken. O arada kocası gelip, ekmek sepetini aralayıp ‘’eyvahh hiç ekmek yok, çocuklar yemiş hepsini‘’ deyince’’ ‘’Dur ben şimdi yapıveririm’’ diye sakince cevabı beni iyice şaşırttı. Mutfakta bir tasın içine un su tuz koyup hiç acelesi yokmuş gibi yoğurmaya başladı, kocasına sesleniyor ‘’biraz çalı getir şu fırını tutuştur, ben şimdi ekmeği hazırlarım.‘’ Sözüyle benim şehirdeki misafir davetim, eksiklerim karşısında paniklerim, hele hele masa hazırlanırken üstelik misafir varken ekmek olmamasının bende yaratacağı gerilimin ne kadar anlamsız olduğu geldi aklıma. Neden her şey zamanında ve hep aynı düzende olmalıydı. Varsın bir gün ben ekmek yapmayı denerken, masadakiler beni bekleseydi. Neydi bu eksiksiz, hep dakikası dakikasına, eksik olmamasına özen gösterdiğim sofralar. Bir ekmek için değer miydi bu kadar gerilime? Ben de deneyecektim, karar verdim o gün değişmeye.
SERAP ALSIRT
