“Hayatım” dedi Esra “yani medeniyet var, doktor var, psikiyatr var artık, öyle yirmi yedi yıllık bir evlilikten sonra boşanmanın sıkıntısıyla kendi başına boğuşulur mu? Şimdi sana numarasını veriyorum. Hale Hanım ayrılık depresyonuna bire bir. Ben ilk randevunu alırım, çık artık canım şu halet-i ruhiyeden, hayat devam ediyor.”

Esra bir iş insanı, üzerinde şık döpiyesi ile gelmişti Bağdat Caddesi Krallığı’ndaki bu şık kafeye. Çok işi var, salatasını yiyip acilen dönmesi gerek. O kadar işi arasında, yıllar sonra kocası tarafından silkelenmiş eski okul arkadaşına yer ayırması, işin sosyal sorumluluk kısmı olarak çok önemli tabii. Salatasının yarısını tabağında bırakıp kafede baba ve koca parası sayesinde oturduğuna inandığı kadınlara bir zamanlar benim de onlardan biri olduğumu aklına bile getirmeden küçültücü bir bakış fırlattı. Sonra, “keşke sen de çalışmış olsaydın” dedi, koşa koşa bol paralı, dar yaşamlı işine gitti.

Divan Pastanesi’nin yan sokağından saptım, yanından elinde finosuyla Kraliyet’in gelecekteki vatandaş adayı bir kız geçti, pıt pıt pıt fino, çıt çıt çıt kız. Eski bir alışkanlıkla finoya gülümsedim. Kraliyet’te hayvan sevgisi kutsal bir uygarlık göstergesidir. Hayvanseverlerin, gezdirirken minnoşlarının bıraktıkları dışkıları toplamadan gitmeleri ve insanların üzerine basmalarına izin vermeleri hayvanın bu kutsiliğinden olsa gerek.

Psikiyatrın muayenehanesi sokaktaki bir apartmanın giriş katında. Bir zamanlar seçmek için günlerimi adadığım o markalı, ultra lüks ve hiçbir şekilde hak etmeyecek kadar pahalı koltuklardan birine oturdum.  Bana ayırdığı süreyi bir dakika bile geçirmeden Doktor Hale “evet,” dedi “doğal olarak bir depresyondasınız ama hallederiz, önce yirmi gün kadar Zanax kullanın, diğer ilaç etkisini göstermeye başlayınca keseriz.” “İlaç kullanmam şart mı?” “Korkacak bir şey yok canım, beyninizde eksilen maddeyi yerine koyuyoruz sadece, grip olunca C vitamini almak gibi.”  “Hımm, Zanax C vitamini gibi suda erir mi?” Hale Doktor’un yüzünden bir ’tutsaydın elinde kocanı kızım’ bakışı mı geçti ne! Meslek alışkanlığı ile çabucak toparladı, alışkın vurgun yemiş sarışınlara.

“Canım” dedi Candan. “Bu senin deneyimin.  İçinde bulunduğumuz bu yaşam yolculuğunda bir aydınlanma fırsatı belki de. Öyle ilaç falan kullanıp bedenini çöplüğe çevirme. Gel seni Şaşkınbakkal’daki yoga ve meditasyon merkezine götüreyim, bak nasıl iyi gelecek.” Yumuşacık. “Keşke daha evvel başlasaydın demeyeceğim çünkü keşkelere yer yok hayatımızda!”

Candan ile çocuklarımız okul arkadaşıydı, o da aslında bir iş insanıydı, hırsları daha düşük olanlarından. Kendini ev kadını sınıfından çıkaracak kadar çalıştıktan sonra emekli oldu, kocasından kalan malların geliriyle gül gibi geçiniyor. Sonra da bu işlere daldırdı, bana önerdiği yoga merkezinde şifa dağıtıcılığı yapıyor. Son zamanlarda Kraliyet’in hızla artan şaman takımı kadınlarından.

“Kabullenme,” dedi yoga hocamız “hayat hakkında bütün kararları kendin vermek zorunda hissetmeyip verdiğin kararların gerisinde daha büyük bir iradenin olduğunu idrak ettiğinde, insanın sırtından çok büyük bir yük alır. Çıktığınız bu içsel yolculukta en önemli merhalelerden biridir.” He valla, Cadde’nin finolu genç hatunlarından biri kocanı yürütecek, sen de kabulleneceksin! “Hadi” dedi hoca ellerinin içini göğsünün önünde dikine birleştirerek şimdi hep beraber “ommmm. Ommmm!”

“Şekerim” dedi Alev, kendini tutmaya çalışıyor ama hareketleri tepinme boyutunda. “Ne ilaçlar ne şifalar, sen doğru bir psikoloğa gidiyorsun, ilaçların etkisi geçince tekrar nükseder, o yogalar falan hikaye, iyi bir psikolog derine inerek sorun morun bırakmaz sende. Her zaman bilimle olmakta fayda vardır. Zaten o heriften o kadar az para ve bir-iki gayrimenkulle boşanılır mı? Ah ben olacaktım da neler yapardım, o karıya geç gitsin diye boşanmanın dibine vurur, donuna kadar da alırdım.”

Alev, evlendiğimde Suadiye’de ilk oturduğumuz evden komşum. Uzun zamandır ev kadını, bir vakitler beş yıl gibi bir süre akademisyenlik yaptığı için bilimsel takılıyor, ayda bir-iki kitap bitirdiği için de kendisini Bağdat Caddesi Kraliyeti’nin entellerinden sayıyor. Sessiz kocasının canına okumak en önemli hobisi.

Psikoloğun danışanlarına hizmet verdiği yer Caddebostan’da denize inen sokakların birinde. Yeni bir danışan olarak bu yeni moda kelimeye bayıldım. Danışalım bakalım. “Evet, sorununuz çok derinde” dedi psikolog. “İçinize attıklarınızı tek tek açığa çıkararak, sizi yüzleştirerek götüreceğiz bu çalışmayı.” “Biraz evvel gelirken rastladığım eski kocamın yeni genç karısı yüzleşme sayılır mı?” “Ah, çok esprilisiniz hanımefendi, ha ha ha, rahat çalışacağız sizinle.”

“Tatlım” dedi Arzu botoksun şişirdiği kaşlarının altından bakarak. “Doğrudan yoga çalışmasına gidersen böyle olur tabii, önce nefes çalışmasını yapman gerekirdi. Şimdi doğru Göztepe’deki benim gittiğim nefes merkezine gidiyorsun. Bak nasıl rahatlayacaksın. Sonra da inadı bırak, sana da bir botoks yaptıralım, yenilenmiş bir yüz yeni bir hayat demek değil mi? Ah keşke evliyken de yaptırsaydın, biraz daha da ince olaydın…”

Arzu da Bağdat Kraliyet nüfusunun ana grubu olan üniversiteli ev kadınlarından. Onunla da çocuklarımız okul arkadaşıydı. Orasını burasını yaptırmaktan bir hal oldu. Böylece zengin ve yakışıklı kocasını finolulardan kurtarmayı umuyor.

Sırtüstü uzandığım salonda, kapağına yakın yerden enlemesine kesilmiş ve ağzımın içine kapak tarafından yerleştirilmiş küçük boy plastik su şişesi ile nefes almaya çalışıyorum. Karartılmış odada dırım dırım dırım bir müzik.  Nefes hocası yanıma geldi, diyaframıma öyle bir bastı ki acıdan kasıldım. Kadına derdimi anlatmaya uğraşsam da boşuna, ağzımda bir garip kesik şişe. Baskı devam edince son nefesimi veriyormuş gibi çırpınarak kurtulabildim elinden. “Blokajlarınız çok fazla, çakralar tıkalı” dedi uluslararası ünlü bir profesör doktor edasıyla. Ağzımdan kesik plastiği çıkarttım. “Yaşayacak mıyım doktor, bu tahtadan sağ kalkabilecek miyim?” Profesör’ün cam elbisesi yere düştü, parçalandı. Gene de kuyruğu dik tutmağa çalışarak “arkadaşlarımızın konsantrasyonunu bozmasak” dedi. Çok doğru, bari onlar sağ çıksınlar. El ve spor çantamı alıp Kraliyet Cadde’sine fırladım. İlk gördüğüm taksiyi çevirdim, binerken yanımdan geçen kocaman, siyah Labrador köpekli çifte “köpeğinizin dışkıları yolda kalmasın tamam mı?” dedim, sonra onların yüzlerine yapışan şaşkınlığı beynime kazıyarak şoföre “Harem otogara” talimatını ilettim.

Son çeyrek yüzyılımı özel arabalar ve uçakların zırhında geçirdiğim için Harem bana Mars’tan inmiş gibi geldi.  Savaş meydanı biraz daha düzenli hale gelmiş olsa da, Mars’ta da değişmeyen şeyler varmış meğer. Muavinler hala daha çığır çığırdılar. Gebze-İzmit-Adapazarı-Kırıkkale-Yerköy-Yozgat, biliyorum bu isimleri. Bir tanesi yanıma yanaştı, kara, kuru ve kavruk. Nereye abla, yardımcı oliim. Ben bulurum, merak etme. Ankara, Aksaray, Ulukışla, Pozantı, Mersin. Bunları da duymuştum. Sen söyle abla, bulurum ben sana otobüs, ille yardımcı olacak, yok çocuğum hallederim ben. Gebze, Düzce, Akçakoca, Alaplı… Alaplı?! Otobüs firmasının bürosuna girdim. Zamanın donduğu Mars’ta yalnızca her taraf daha temiz. Bir de bilgisayarlar eklenmiş. Alaplı’ya ilk otobüs ne zaman. Üç saat kadar sonra. Tamam bir kişi lütfen, peki bayan yanı. Hayır yalnızca gidiş.

Üç saat sonra pencere kenarındaki yerimi aldım. Yanıma benim yaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim mütevazi giyimli bir kadın, kucağında küçük bir kız çocuğu ile oturdu. Mırıl mırıl seviyor.  Kadına döndüm, Alaplı kaç saat sürer?

Şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Hiç bilmez misin orayı, gitmedin mi daha evvel?”

Hakkaten ya, Alaplı neredeydi?!

Asil Şenol Topçu