Gözümü açmaya çalıştığımda yüzünün yarısını kaybetmiş olan adamın kucağında olduğumu fark ettim. Sık ağaçlıklı ormanın patikalarında, nehrin kıyısını izleyerek yalnız yaşadığı kulübeye doğru yönelmişti. Dün gecenin sert geçen sevişmesinden sonra kulübesinden kaçmıştım. Onun bu kadar saldırgan olabileceğini düşünememiştim. Oysa Cem’i havaalanında gördüğüm andan itibaren onunla sevişmenin ilginç olacağını düşünmeye başlamıştım. Adamın yarım yüzü ve çarpık çenesi bende farklı bir heyecan uyandırmıştı.
Anlamadığım bir nedenle beni odaya kilitlemişti. Oradan kurtulmanın yolunu pencereden atlayıp kaçmakta bulmuştum. Sık ağaçlar ve derimi parçalayan çalılarla, maki bitkileri arasında ilerlerken çıkış yolunu bulamayıp öleceğimi düşünüyordum. Bir yandan da Cem’in sesini duymamak için kulaklarımı kapatıyordum. “Nereye gideceğini sanıyorsun? Çıkış yolu bulamaz, hayvanlara yem olursun!”
Haklıydı. Gerçekten çıkış yolunu bulamıyordum. Giderek gücümü de yitiriyordum. Bir çalılığın altına girip saklansam mutlaka bulurdu beni. Yine de şansımı denemek istedim. Sonrasını anımsamıyorum. Şimdi onun kucağındayım, sesimi çıkaracak gücü kendimde bulamıyorum.
Böyle bir şeyle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Aklımda kalan ve son bir yılda insanın başını döndüren notları gönderen Cem aslında gayet nazik biriydi. Dünyaya bakış açısı, olayları kavrayıp yorumlayışıyla hepimizi hayran bırakırdı. Belki de hala öyle ama dün gece sergilediği hoyrat tutum tüm olumlu düşüncelerimi alt üst etti. Kucakta yolculuğum ne kadar sürdü bilmiyorum ama gözlerimi yeniden açtığımda kilitlendiğim odadaydım. Bu defa kapı sonuna kadar açıktı. “Umarım yaptığı hatayı anlamıştır.” Aklımdan geçen umut dolu düşünceye sarılmak beni rahatlattı. Dışarıdan odun kırma sesi geliyordu. Gecenin soğuğuna hazırlıyordu kendini.
Yine şömine başında oturmak zorunda kalacağız. Oysa havaalanından kulübesine gelene kadar ne hayaller kurmuş ardından da kendi yaptığı şarap eşliğinde iyi sohbet etmiştik. Sonrasını anımsamak istemiyor, dünün tekrarının olmayacağını umut ediyordum. “Çiziklerin acı veriyordur şimdi sana. Masanın üstüne koyduğum merhemi kullanabilirsin. Acılarını hafifletir.” Cem’in masaya bıraktığı merhemi yaralarıma sürdüm. Çok acıkmıştım. Yemek şöminenin yanındaki masada hazırdı. Karanlık, ağaçların sıklığı nedeniyle etrafımızı erkenden sarmıştı. Güneş enerjisi ile sağladığı aydınlatma her şeyi yeterince görünür kılıyordu. Karanlığın yenilmesine şömine ateşi de katkıda bulunmaktaydı. Hemen hemen her mevsimde ateş kokusunu duyabilirdiniz. Cem elinde bir yığın odunla içeri girdi. Yüzüme bakmadan “Haydi bir şeyler yiyelim,” diyerek beni masaya oturttu. Sessizce karnımızı doyurduk. “Merhem sürdüysen yaraların iki güne kalmaz geçer.” Bunlar şarap kadehimi doldururken söylenen sözlerdi. “Umarım öyle olur. Gitmek istiyorum. Beni havaalanına ne zaman bırakabilirsin?” İtiraz etmedi Cem. Ya da öyle görünmek istedi. Aklımda bir kadına nazik davranılacağını bilen biri olarak kalmıştı. Hınç dolu yaklaşımının farkına varmasını istedim. “Perşembe günleri pazar kuruluyor. Alışverişimi oradan yapmak daha iyi olduğu için işlerimi de o güne göre planlıyorum. Hem biraz da topladığım bitkilerden satıyor, ihtiyaçlarımı karşılıyorum.” Hay aksi şeytan. Daha dört gün vardı. Dünkü olay yaşanmasaydı sorun olmayacaktı. Aslında amacım daha uzun süre kalmaktı. İçimden geçenleri anlamış gibi konuşmasını sürdürdü. “Sen istemedikçe sana dokunmayacağım. Korkmana gerek yok.” Bu sözleri gözlerimin içine bakarak söylemişti. Oysa ben bana dokunmamasını değil yumuşak dokunuşlarla yaklaşmasını istiyordum. “Daha erken olamaz mı?” Sorumun yanıtının evet yerine hayır olmasını tercih eder gibi sormuştum. Gerçekten bir yanım onunla daha fazla zaman geçirmek istiyordu. “Olmaz. Özür dilerim.” Ayağa kalkmıştı. Masayı toplamaya başlayınca ben de yardım etmek için kalktığımda omuzumdan bastırarak beni yerime oturttu. “Hallederim. Ama yarının ev işleri senden. Ben ormanın derinliklerine gidip mantar toplayacağım. Çok lezzetlidir. Doğal ortamda yetişince kendini parmaklarını bile yememek için zor tutuyorsun. Biraz da odun toplarım. Onları da satıyorum.” Bu iyi bir haberdi. Kendi başıma kalacaktım. Cem erken kalkacağı için iyi uykular dileyerek hemen odasına çekildi. Sofrayı toplamış ama her nedense ekmek bıçağını masada bırakmıştı. “Beni öldürebilirsin!” Bunu mu düşünmüştü acaba. Yatarken bıçağı yastığımın altına koydum. Evet öldürebilirdim. Aynı acıları yaşamak istemiyordum.
Yaşamımı birlikte geçirmeyi tercih ettiğim adamı geçen yıl bir kazada kaybetmiştim. Ölümüne üzülmüştüm ama daha da kötüsü kazada bir kadının, eşimin yanındaki koltukta olan kadının, varlığı beni çok üzmüştü. Birbirimizi çok sevdiğimizi ve beş yıllık evliliğimizde beni hiç aldatmadığını sanıyordum. Arkadaşlarımız yanlış düşündüğümü, ısrarla Erkan’ın beni aldatmış olamayacağını söylemişlerdi. Bu düşünceleri aklımdan kovmaya ve uykuya odaklanmaya çalıştım ama bir türlü olmuyordu. Kadının yüzüyle Cem’in yüzü birbirine karışmış şekilde düşüyordu usuma. O zaman daha da öfkeleniyordum.
Cem, Erkan ve ben üniversitedeyken çok iyi arkadaştık. Aşkı Cem’de değil Erkan’da bulmuştum. Eşim düzenli yaşamayı seven, herkes tarafından kabul edilmeyi önemseyen biriydi. Evliliğin yaşamın renklerini eksilteceği konusunda kaygılarımız olmasına rağmen yaşamımızı birleştirmiştik. İlk zamanlar bu kaygıları aşar gibiydik. Erkan’ın iş yoğunluğu onu yorgun düşürmüş, bu güzel gidişata çomak sokmaya başlamıştı. Ben evden çalışıyordum. Çok şey öğrenip bildikleriyle övünen Cem evliliğimizin ilk altı ayında bize sık sık uğrardı. Bazen neşemize katılmakta zorlanan adamın yüzündeki ifadeye anlam veremezdik. Sonra ortadan kaybolmuş, hiç kimse ondan haber alamaz olmuştu. Erkan’ın ölümünün üzerinden bir yıl geçtikten sonra kayıp adam ortaya çıkmış ve beni yaşadığı yere davet etmişti.
Yaşantımı gözden geçirirken gözlerim kapanır gibi oldu ama bir tıkırtı duyunca irkildim. Kalkmış bana doğru geliyor olmalıydı. Bıçağı yastığın altından çıkardım ve yorganın altında, elimde olacak şekilde tuttum. Gözlerimi kapadım. Uyuduğumu sansın istiyordum. Cem ağacın birinde asılı kalan bir kuşu kurtarmak için tepesine tırmanmış ama ters bir hareket sonucu kendini yüz üstü yerde bulmuştu. Yüzünün sağ tarafı paramparça olmuş, saatlerce baygın kalmıştı. Kendine geldiğinde zor da olsa bir hastaneye ulaşabilmişti. Odaya elinde bir battaniye ile girip uyumakta olduğumu sanarak üzerimi örtüp çıktı. Bıçağı bıraktığımda elimin ağrıdığını ve ter içinde kaldığını hissettim. Geceyi çok tedirgin geçirdim.
Sabah kalktığımda Cem’in olmayışı rahat hareket etmeme neden oldu. Salona geçip benim için bıraktığı kahvaltı masasına oturdum. Madlen kurabiyesi pişirmişti. Yitik zamanını düşünmüş olmalıydı. Üçümüz Proust’u ne çok konuşurduk. Erkan sonunu getiremez uyurdu. Cem’le baş başa kalırdık. Meğer bakışlarının ve dokunuşlarının ardında yatanı anlamamışım. Ama yiten zaman bana ait değil ki. Ben tercihimi yapmış Erkan’ı seçmiştim. Evet evliliğimizin ikinci yılından itibaren ilişkimiz donuklaşmıştı ama Cem ortalıkta yoktu. Ya da ben öyle sanıyordum. Çaydanlık şöminenin kenarında fokurdayınca kendime geldim. Kahvaltı sonrasında elimde çay bardağı ile evi incelemek için kalktım. Önce Cem’in odasından başladım. Duvarda asılı fotoğrafları görünce içim burkulur gibi oldu. Üniversite yıllarında üçlü olarak çektirdiğimiz fotoğraflarda eşimin olduğu bölümler yok edilmişti. Bana gönderdiği notların birer örneğini de duvarlara bantlarla tutturmuştu. Evlendiğimiz günden bu yana yazdığı notlardı. Hepsinin üzerinde tarih ve saat yazılıydı. Bazıları gönderilmek üzere sıralarını bekliyordu. Göndermiş olduklarının kopyalarını da korumuştu. Duygu yüklü sözlerin arasına gizlenmiş öfkeyi anlamamak olası değildi. Yine de küçük harflerle yazılmış notlar beni büyülüyordu. çiçeğin yüzünü güneşe dönmesi gibi yüreğim sana dönük. Ama yaşam bu. Tercihim o olmamıştı. Üzülmem Erkan’a ihanet anlamına gelirdi. Gerçi o da bana ihanet etmişti. Ya da ben öyle düşünüyordum. Odadan çıktım. Bir an için bunaldığımı hissettim. Kendimi dışarı atıp kapının yanındaki iki kişilik koltuğa oturdum. Tertemiz havayı içime doldurunca bunalımı atlatır gibi oldum. Ormanın derinliklerinden gelen gürültü beni ürküttü. Sese doğru baktığımda ağaçların dallarının eğilip kalkmakta olduğunu gördüm. Rüzgâr hava boşluğunu doldurarak geliyordu. Bir çığ düşmesinin sesini biliyordum ama bu farklı ve hoş bir duygu uyandırıyordu. Uğultu arkasında rüzgârı bırakarak geçip gitti. Giderken de içimi temizlemiş, birçok olumsuz duygularımı da alıp götürmüştü. Cesaretimi toplayıp kulübenin etrafını dolaşmaya başladım. Dilimlenmeyi bekleyen yığınla odunun yanı sıra hayvanlar için bırakılmış su kapları vardı. Arka tarafa göz atayım derken bir çıtırtı sesi soluğu kulübenin içinde almama neden oldu. Dışarıyı pencereden izlemeye başladım. Birbirini kovalayan tavşanları görünce rahatladım. Bu her türlü hayvanın olabileceği uyarısıydı.
Cem bir türlü gelmek bilmiyordu. Aslında gelmesini istiyor muydum bilemedim. Acıkmıştım. Mutfağa gidip atıştıracak bir şeyler bulayım dedim. En azından o gelene kadar açlığımı bastıracak yemek yemek iyi gelecekti bana. Mutfak penceresinden dışarıya baktığımda kulübenin arka tarafına konulmuş su kaplarına üşüşmüş tilkileri gördüm. Önce irkilir gibi oldum ama su içişlerine tanık olmak hoşuma gitti. Şehir hayatından ne kadar farklıydı. Demek Cem insanlardansa diğer canlılarla olmayı tercih etmişti. O gün gelmedi. Ertesi gün de ortalıkta görünmedi. Endişelenmeye başladım. Ne yapabilirdim ki? Telefonlar çekmediği için kimseyi arayamazdım. Yiyeceğim de tükeniyordu. Onu ya da en azından bu ortamdan çıkış yolunu bulmam gerekiyordu.
Üçüncü günün sabahında elime geçirdiğim küçük bir baltayla yola koyuldum. Yanıma sadece cep telefonumu, cüzdanımı ve bir şişe su almıştım. Araç izlerini takip ederek yola koyuldum. Yaptığından pişmanlık duymuş olmalıydı. Demek ki yaban yaşamın içinde olmak onu tamamen tüketmemişti. Eski Cem, yani insanın halinden anlayan ve her soruna çözüm bulabilen yanı kendisini koruyor olmalıydı. Sağdan, soldan gelen seslere aldırmadan tekerlek izlerini yitirmemeye çalışarak ilerledim. Beni ararken yaptığını bu defa ben yapmaya başladım. İsmiyle seslendim. Bazen geri dönen sesler bana umut oldu ama her seferinde umutlarım boşa çıktı. Karanlık olmadan bir şeyler olmalıydı. Geriye dönemezdim. Silikleşen izlerle birlikte umudum da sönümleniyordu. Tam ağlamaya başlayacağım sırada kamyoneti gördüm. Cem’in arabasıydı. Seslenmeme yanıt gelmedi. Hızla yaklaştım.
Arabanın etrafını sarmış olan böceklerin çokluğu beni ürküttü. Ön tarafına doğru geldiğimde açık olan kapıda daha çok böcekle karşılaştım. Kapının basamağında gördüğüm lekeler karşısında dondum kaldım. Cem kafası direksiyonun üzerinde, kolları iki yana sarkmış bir şekildeydi. Avuç avuç toprak atarak, kırık ağaç dallarını kullanarak böceklerin uzaklaşmasını sağladım. Suyumu tüketmek istemiyordum. Cem gözleri açık bir şekilde bana bakıyor gibiydi. Daha yakına geldiğimde bayılacak gibi oldum. Toparlanmam lazımdı. Bayılıp düşersem böceklerin saldırısına uğrayabilirdim. Cem’in kapı tarafına sarkmış elinde bıçak vardı. Bileğini üstten kesmişti. Diğer koluna baktığımda aynı şeyi gördüm. Aracın önünde büyük bir kaya vardı. Yol devam etmiyordu. Burası yolun sonuydu. Benim için de son olacaktı sanırım. Zavallı Cem. Beni, çok arzuladığı beni bulmuştu ama bu sefer kendini ve ben de var olduğunu sandığı duyguları kaybetmişti. O gece onun için sonun başlangıcı olmuştu. Aracını buraya bilinçli bir nedenle sürmüş olmalıydı. Benim onu bulmamı ama çıkışı olmayan bir yola saplanmamı istemiş olmalıydı.
HAMİT ERGÜVEN
