Hasta ile bu ilk yüz yüze gelişi olacaktı. Çiftliğin kapalı devre kamera sistemi ile yirmi dört saat takip edilen hastayı, kendi cep telefonuna kurulu sistemden de arada bir izlediği için yüzüne aşinaydı. Yatağın az ötesinde duran boş koltuğa oturdu, etrafı bir müddet oradan seyretti, sonra kalktı, kedi sessizliğinde odada gezindi. Bütün bunları şaşılacak bir rahatlıkla, hasta odada yokmuş, kendisi orada bir başınaymış gibi yapıyordu. Sonunda pencerenin önüne geldi, uzunca bir süre hareket etmeksizin uzaklara bakarak orada bekledi.

Odanın çift kanatlı penceresinin camı gün ışığını filtreliyor, güneşin içeri bodoslama dalmasına izin vermiyordu. Biçerdöverin geride bıraktığı dikdörtgen şeklinde saman balyalarını saymazsak boş görünen, yeni biçilmiş tarlalara baktı. Gönye ile çizilmiş gibi duran tarlaların bitiş çizgisinin devamındaki yerleşim yeri yaşadığı şehirdi. Binlerce lego parçası ile yapılmış gibi görünen evleri, önünde ahtapot kolları misali kıvrılarak uzanmış rayları ile demiryolu istasyon binasını, şehrin en yüksek rezidansının çatı katının tamamını kaplayan loft dairesini çıplak gözle bile seçebiliyordu. Sabah bavulunu o dairede hastaneye bakarak hazırlamış sonra buraya doğru yola çıkmıştı, tıpkı onun gibi diye geçirdi içinden göz ucuyla yatakta oturan genci süzerken, ama o geceden hazırlamıştır, belki günler öncesinden.

‘‘Yoruldum… Senin bunca zaman bu olanlara nasıl dayanabildiğine ise hiç aklım almıyor.’’ Şehri uzaktan, yarın yeniden doğacağı bu hastanenin penceresinden seyrederken kendi kendine söylenir gibi tel tel dökülmüştü ağzından kelimeler. Az önce gördüğü tarla gibi, bu çocuğun saç tıraşı da yeniydi. Onun kirpi oku gibi dimdik duran saman sarısı saçlarının üzerinde parmaklarını gezindirme isteği duydu. Eskiden kardeşinin saçlarına yapardı bunu, hatırlamak boğazında her zamanki gibi acı kavun asidi keskinliğinde ölümcül bir tat bıraktı. Nerden geldi şimdi aklıma diye biraz yeni biçilmiş tarlaya, biraz yeni tıraş olmuş çocuğa, biraz ölmüş kardeşine biraz da kendine öfkelendi.

Hasta, kulağına gelen sesle, söylenmiş olan sözle ne yapacağını, onu nereye koyacağını bilemez halde bekliyordu. Bir müddet hareketsiz oturduktan sonra iliştiği yatağın kenarını, ondan güç almak için yumruk yaptığı elleriyle aşağı doğru ittirerek kalktı. Son ameliyatından beri bir nesneden güç almadan yerinden doğrulamıyordu. Az evvel poşetinden çıkarıp giydiği hastane terliklerinin burnuna, ayak parmak uçlarını iyice ittirerek, yan duvarlarına parmaklarını açıp iyice esneterek ve bu hareketleri birkaç kez yaparak kendince oyalandı. Bunları yaparken başı hep öndeydi, zemindeki desenleri inceledi bir müddet. Ne diyeyim, yaşıyorum, en azından nefes alıyorum. İçimdeki askıda, o sıcacık ve güvenli yerde sizler için özenle koruduğum organlarım bedenimden birer birer sökülüyor, ondan betim benzim soluk, bu güçten kuvvetten düşkün hallerim bu kirli sarıya dönen ten rengim yavaş yavaş ölüşüm de ondan.

Ziyaretçi geleli yarım saat olmuştu. Odanın etrafında o yokmuş gibi dolanıp durmuş, dosyasını açıp uzun uzun incelemiş, sonra da bu saçma soruyu sormuştu. Nasıl mı dayanıyordu? Yapması gerekeni yapıp ötesini sorgulamayarak. Kâhya ile sabah erkenden gelmişlerdi, yatış işlemleri bittikten sonra kâhya onu bu kata çıkarmış, görevli personele teslim edip çiftliğe geri dönmüştü. Ziyaretçi gelmeden yatağının yanı başındaki plastik komodine çoraplarını, iç çamaşırlarını yerleştirmiş, üzerinden çıkardığı oduncu gömleği ile kalın fitilli kadife pantolonunu dolaptaki askıya asmıştı. Yüz havlusunu bir müddet inceledikten ve burnuna yaklaştırıp kokladıktan sonra pijamasını giymiş ve yatağına uzanmış, kolunu, alın bununla ne isterseniz yapın, sizindir artık, umarsızlığıyla yanı başında duran hemşirenin önüne uzatmıştı. Hemşire kan tüplerini laboratuvara gönderdikten sonra yanında biraz daha kalmış, hastasının mavi damarları iyice belirgin mermer gibi saydam ve soğuk ellerini avuçlarının arasına alarak ona sevgi dolu bakmıştı. Onu metaneti, ameliyata hazırlık işlemlerine gıkı çıkmadan katlandığı, üstelik bu işlemler sürerken hastane personeline minnet dolu gözlerle bakıp sürekli teşekkür ettiği için tebrik etmiş, bu devirde, içinde yaşadığımız 2045 yılında onun gibisinin kalmadığından dem vurup gönlünü hoş edecek tarzda birkaç söz daha söylemişti.

Yapacak başka bir iş kalmadığına ikna olduğunda hasta yatağına uzandı, hastanenin logosu ve adı işli pamuklu saten kar beyazı nevresimi belinin bir karış yukarısına çekti. Üzerine düşmüş olanı yapanların rahatlığıyla derin bir nefes aldı. Hastanede olmanın en sevdiği yanı, ütülü tertemiz çarşafın üzerine uzandığı bu andı. Gözlerini kapar, bedenini yatağa teslim eder, temiz çarşafın kokusunu içine çekerdi. İşte tüm bunları ziyaretçi gelmeden yapmış, odanın kapısı açılır açılmaz da yatağın kenarından güç alarak yeniden oturmuş, oturduğu yerden onu izlemeye koyulmuştu.

Hasta olarak tanımlanmak pek de doğru gelmiyordu ona. Öyle ya hasta dediğin iyileşmek için hastaneye gelir, onun sağlığı ise buraya her gelişinde daha kötüye gidiyordu. Onu tanımlayan kopya beden ya da yarınki ameliyat için bundan uygunu verici sözcüğü olabilirdi. Ziyaretçiye de asli beden ya da en doğrusu alıcı denilmeliydi bu durumda. Yarın tüm yorgunluğunuz, nefessiz kalmalarınız, yarı yolda bayılmalarınız bitecek efendim. Özür dilerim, heyecanımı mazur görün, hemen yarın değil elbette. İyileşmeniz muhakkak ki biraz zaman alacak, ama işin zor kısmı yarın bitiyor. Ameliyattan çıkınca hızla iyileşirsiniz, sonra zamanla evinizin yakınındaki koruda uzun yürüyüşler yapmaya başlarsınız, desem diye düşündü ama bunu yapmaktan hemen vazgeçti. Teselliye ihtiyacı olan tek kişi benim aslında dedi içinden.

Alıcı lavabodan sesleniyor, yanına çağırıyordu. Pencerenin önünden ayrılıp hangi ara lavaboya gitmişti? Dalıp gitmişim yine diye öfkelendi kendine. Çağrısına uydu, sendeleye tökezleye ulaştı o da banyoya. Geniş aynasının karşısındaydılar şimdi.

Alıcı şık spor giysiler içinde, yüzü solgun ama yine de sağlıklı görünüyor. Dik duruşu, belinde göbeğinde hiç yağ olmayışı buna işaret. Ama gelin görün ki eskiden maraton koşan delikanlı artık on adımda tık nefes oluyor. Hasta kalbi, deli deli atışı yetmezmiş gibi bazen de birdenbire yavaşlıyor, durdu duracak derken hastaneye zor yetişiliyor. Bu hastalıktan öylesine yıldı ki kalbini böyle anlarda delici keskin bir aletle deşip içinden çıkarmak ve fırlatıp atmak istiyor. Hasta yani vericinin hali ise hiç iç açıcı değil. Ayna karşısındaki yansımasını seyrederken bedenini dik tutmakta zorlanıyor, kaburgaları içine batıyor, sırtı kalça kemiği öyle çok ağrıyor ki, hangi pozisyona girerse girsin bu çilenin bitmesini sağlayamıyor. Öne ve yana hafif eğik bedeniyle yarısına dek yanmış bir kibrit çöpünden farksız, öylesine kırılgan, dokunmaya korkarsınız.

Dosyana baktım diyor alıcı, son iki yıl içinde organlarının neredeyse yarısını bana vermişsin. Verici bedenini doğrultmaya, dik durmaya çalışırken sırtından gelen çatırtılar arasında cevap veriyor. Bütün bunları bildiğinizi düşünmüştüm, sizin için üretildiğimi babanızın anlattığını varsaymıştım.

Geçen yıl verici olmayı kabul etmediniz, yani siz de biliyorsunuz konu sadece kalp olduğunda onay alınıyor sizlerden. Biliyorsunuz o olmadan… ‘‘Kalpsiz yaşanır mı diyorsunuz değil mi?’’ diye devamını getiriyor hasta. Geçen yıl esirgediğim kalbimi şimdi vermeyi neden kabul ettiğimi, onay formunu nasıl imzalayabildiğimi sormak için geldiniz galiba odama. Size sorunuzun cevabını vermeyeceğim, çünkü bu cevabı ben de bilmiyorum. Çok eski bir şarkının sözlerindeki gibi, Olacak, ne olacaksa/ olacak, kaderde ne varsa diyebilirim ancak size. Son olarak şunu söyleyebilirim; yoruldum ve artık dinlenmek istiyorum, acı çekmeksizin dinlenmek.

Oya Öztürk Kaya

Yazarım tüm yazıları:

https://pazartesi14.com/category/yazarlar/oya-kaya/