30 Ağustos yaklaşıyor, içimden bir ses “bir daha gitmeli” diyor, “bir daha gitmeli”. On sekiz yıl önce konusunda çok tecrübeli bir savaş alanları rehberinin eşliğinde yaptığımız gezi geçiyor gözlerimin önünden!
Üç yüz yıllık geri çekilmeyi terse döndüren Duatepe’deyiz mesela. Savaşın sürdüğü birçok tepeden biri o. Karşıdaki tepede Mustafa Kemal savaşı izliyor. Halide Edip’e “Gelin hanımefendi” diyor en sakin sesiyle “Harp ediyoruz”. Duatepe alınıyor.

Sakarya Savaşı’nın yönetildiği Alagöz Köyündeki karargâh binasındayız. Bina olduğu gibi korunmuşluğu ile içimizi açıyor. Sakarya Savaşı aynı zamanda klasik hat müdafaa savaş sisteminin yerine Mustafa Kemal’in satıh müdafaasını uyguladığı yer. Rehberimiz “vatan, millet, Sakarya” diye bu sıra dışı savaşın aşağılanmasına dayanamadığını anlatıyor.

Zaman ilerliyor, Sakarya Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçmiş. Mecliste neden bekliyoruz diye kıyametler kopmuş. Deha direnmiş, hazırlıkların ne zaman tamamlanacağını çok iyi hesaplamış. Önceki gece herkesin onu Ankara’da zannettiği bir sırada, elinde okuduğu Çalıkuşu romanını bitirip, Feride’nin örnek alınması talimatını verdikten sonra çadırından çıkmış. Sonrasını Nazım Hikmet anlatmış.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.
Şimdi Kocatepe’deyiz. Sınırlı askerlik bilgimize karşın, askeri dehanın yarattığı mucizenin farkına varmak zor değil. Binlerce askerin kimselere hissettirilmeden, o zamanın haberleşme koşulları altında düşmanın burnunun dibine kadar konuşlandığı taarruza hazırlanma sürecini izliyoruz. 26 Ağustos sabahı saat 4.30’da toplar yanı başımızda patlıyor.
Şimdi Çiğiltepe’deyiz. Albay Reşat Bey’in Mustafa Kemal’e söz verdiği sürede tepeyi alamadığı için, uğruna şakağına tabancayı dayayıp intihar ettiği tepe. Biz aşağıda Türk askerlerinin konumunda duruyoruz. Önümüzde tepe, üstünde doğal korumalı düşman. Üzerimize yağan top, tüfek arasında tepeye çıkıp ele geçireceğiz. Ah, albayım, nasıl alınır bu tepe! İntihardan birkaç saat sonra tepenin tutulduğunu bilmek ne büyük hüzün!

Şimdi Zafer Tepe’nin üzerindeyiz. Tepeler ele geçirilmiş, düşman Dumlupınar’da çembere alınmış durumda. Savaş artık boğaz boğaza. İzmir’e kadar sürecek amansız kovalamanın başlamasına çok az zaman kalmış.
Ve işte o istasyon, o küçücük istasyon! Kararmak üzere olan hava demiryolu boyunca uzanan eski evler ile olduğu gibi duran eski istasyon binasının üzerine yavaş yavaş çöküyor. Tarih 1922’ye geriliyor.
İzmirli Süvari Teğmeni Yıldırım Kemal, hastalandığı için Konya Hastanesine yatırılmıştı. Neşeli, sevimli, herkesin çok sevdiği bir delikanlıydı. Sıkıldığı için üç gün önce hastaneden kaçmış, savaşın başladığını, kolordunun cephe gerisine geçtiğini öğrenince, bir at ele geçirip Ballıkaya’dan Ahır Dağı’na dalıp, keçi yolunu bir başına aşmıştı.
Kolordu karargâhını ve Fahrettin Paşayı Küçükköy İstasyonuna yakın bir yerde buldu. Selam verdi:
“İyileşip geldim. Emrinizdeyim Paşam.”
Son zamanlarda İstanbul’dan Anadolu’ya kaçan askeri lise öğrencileri, kısa bir süvari eğitiminden sonra teğmen olarak kolorduya verilmişlerdi. Yıldırım Kemal de bu çocuk yaştaki teğmenlerden biriydi. Hemen dövüşe katılma isteğiyle yanıyordu. Paşa teğmeni öptü, eski alayına verdi. Alayı bu sırada Küçükköy istasyonunu ele geçirmek için demiryolu muhafızları ile çarpışıyordu. Teğmen atını dörtnala sürüp gitti.
İki saat sonra bu genç İzmirlinin şehit olduğu haberi geldi.
Diye anlatıyor Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler”de.

Bakışlarımız bu küçük istasyonun hemen yanı başındaki süvari teğmen Yıldırım Kemal ve arkadaşlarının şehitliğine kilitleniyor. Hava kararıyor.
Evet, bir kere daha gitmeli oralara!
Asil Şenol Topçu
(Fotoğraflar 2006 yılında çekilmiştir.)

Asil Şenol Topçu tüm yazıları:

Güzel bir yazı olmuş, teşekkürler